10 Aralık 2009 Perşembe

Raptors: Bölüm 1

Toronto Raptors sempatizanlığım, upuzun yıllar önce (şimdi maalesef hayatta olmayan) kuzenimin bilgisayarında oynadığımız, 1.44 MB'lık floppy disklerden çalıştırılan, şimdilerde adını çoktan unuttuğum, belki de hiç bilmediğim bir NBA oyununa dayanır. Yıl 1996 idi sanırım. O zamanlar dinozorlara büyük bir ilgi besliyordum. Ayda bir aldığım bir dergi vardı, bir de T-Rex maketim, ama çete halinde gezen Velociraptorlara da saygı duyardım. Uzun lafın kısası, o gün o oyunda Raptor logosuna sahip o takımı seçtim ve o günden beri de kendimi sıkı bir Raptors taraftarı olarak tanımlar oldum.

Evet, yeni bir takımdık, evet, elle tutulur hiçbir başarımız olmamıştı (72 galibiyet alan Bulls'u ilk sezonumuzda yenmek dışında), ve evet, o gün abimin yeşil (oyunda açık yeşildi) renginden dolayı seçtiği Celtics'le değil kıyaslanmak, aynı cümlede anılmamız bile komikti. Evet, tuttuğum takım ligin en kötülerinden biriydi. Ama sevmiştim bir kere. Mor formalarına, kırmızı dinozoruna bayılıyordum. Sonralarda NBA ülkemizde iyice popülerleşmeye başlayıp Jordan, Bulls, Shaq, Lakers, Iverson... taraftarları (taraftarları diyorum, çünkü bir oyuncu hangi takımda oynarsa onu destekleyen insanlar var) ortaya çıktı ve bana da bir sürü soru sorulmaya başladı: "Onlar kim be?", "Nerden buldun o takımı?", "Çok aradın mı onları?", "Puhahahaha" (bu sonuncusu soru değil, biliyorum).


Neyse efendim. O dönemde takımda yıldız yoktu, onu andıran en yakın oyuncuysa Damon Stoudemire'dı. Yetenekli oyuncuydu, ele avuca sığmayan ufak tefek bir garddı, tek başına yetersizdi, sonradan marijuana falan derken kendine yazık etti. O yıllarda var olmayan tek şey Raptors'taki yıldız oyuncular değildi aslında, bizim evde de internet yoktu örneğin. 1998 draftında Vince Carter'ı seçtiğimizi (takasla) NBA Live '99 oyunundan öğrenmiş olmamı da buna bağlayabiliriz sanırım (yoksa 2000 miydi? Emin değilim).


Evet, Vince Carter... O gelmiş ve her şey değişmişti. Lokavtın damgasını vurduğu, henüz ilk sezonunda; yılın çaylağı seçilmiş, abuk sabuk smaçlar basmış, takımı en izlenmeye değenlerden biri kılmıştı. O sezonlar hakkındaki bilgilerim sonradan edinilmiş olduğu için kısa keseceğim. Ama 2000 smaç şampiyonasında kendisinin bastığı smaçların çok, çok düşük kaliteli videolarını o zamanlar yeni yeni tanıştığım 56 kbps'lik internetim sayesinde indirmiştim ve izleyip izleyip içten içe heyecanlanıp durduğumu hatırlarım: "and here's Vince Carter... with his first dunk! [smacı basar] Let's go home, let's go home ladies and gentlemen!.." Hâlâ da aklımdadır yani.


O zamanlar takımda bir de kara kuru, uzun boylu bir genç vardı, Carter'ın kuzeni olduğunu sanırım bir dergide okumuştum. Adı Tracy McGrady idi. Yetenekli çocuktu, ama adeta kaçıp gitti. Sonradan da "Vince de orada mutsuz" gibi açıklamalar yaptı. Bakın, daha o zamanlar varmış bir gariplikler.


Efendim... Yıllar geçmeye devam etti ve ilk %50'nin üstünde galibiyet yüzdesi (2000, 0,549), ilk play-off tecrübesi (2000, 3-0 elenmiştik Knicks'e ama olsun), ilk all-star'ımız (2000, tabi ki Carter), kazanılan ilk (ve son :/) play-off serisi (2001, bu defa 3-2'yle gülen taraf biz olduk) derken takım kendisini ispat etmeye başlamıştı artık. Üç sene üst üste play-off yaptık, Amerika'ya korku saldık (Vancouvver Grizzlies'ın 2001'de Memphis'e taşınmasıyla NBA'deki tek Kanada takımıydık artık). Hawks'la oynanan bir maçta NBA blok rekorunu kırmıştık, o maçı canlı izlemiştim. Keon Clark vardı, psikolojik sorunları vardı, bir-iki yıl önce hiçbir maça ayık çıkmadığını açıkladığında hiç şaşırmamıştım, inanın. O maçta 12 blok koymuştu, ne güzel günlerdi onlar.


Sonra ne mi oldu? Bu kısmı hızlı hızlı geçeceğim. Play-off yaptığımız son yılda Carter sakatlandı. O zamanlar 39 yaşında olan, bitmiş bir Hakeem Olajuwon'dan, play-off serisi son maçının son anlarında farkın kaç sayı olduğundan haberi olmayan oyunculardan (Chris Childs) medet umduk. Takımda sorunlar başladı, Vince hep "sakat"tı, Jalen Rose hiç kendinde değildi, kötü bir sezon geçirdik, Chris Bosh geldi, Carter sonunda adeta bir Big Mac menü karşılığında Nets'e takas edildi, saçma sapan draft tercihleri yapıldı, Chris Bosh kendini geliştirdi, Chris Bosh franchise player konumuna geçti. Garip isimli, tüysüz çaylak Villanueva'nın heyecan verici performansını da eklemek isterim. Bu yılların hepsi başarısızlıklarla dolmuşken, takımın genel menejerliğine, o yılların flaş takımı Phoenix Suns'ın arkasındaki isim olan Brian Colangelo getirildi. Draft lotaryasında da birinci sırayı kaptık ve Bargnani denen İtalyanı takıma kattık. Yıl 2006, sezon 2007.


2007 ölü sezonunda Colangelo, Bosh'a sorduğu "hangi oyun kurucuyla oynamak istiyorsun?" sorusunun cevabı olan TJ Ford'u, çaylak sezonunu henüz tamamlamış Villanueva karşılığında takıma dahil ettiğinde çok eleştirildi. Ayrıca takıma Avrupa'dan uzun kontratlar ile kattığı oyuncular (Parker, Garbajosa) da kafalarda soru işaretleri yarattı. Ancak yenilenen Raptors kendi ölçülerinde harika bir sezon geçirdi ve normal sezonda aldığı 47 galibiyetle takım rekorunu egale etti... Play-off'lardaysa "eski dost" Vince Carter'lı Nets'e, 4-2'lik bir sonuç sonucu elendiler, elendik.


Bir sonraki sezon ise, hakkında pek bir şey yazılmayı hak etmiyor. 41 galibiyet alıp Hidayet'li (ve Howard'lı...) Magic'e ilk turda 4-1 elenilmesi dışında belki. Bir de Jamario Moon denen inanılmaz atletik, ilk defa bu takımda NBA şansı bulmuş olan o zamanlar 27 yaşındaki adamın yarattığı ufak çaplı patlama vardı...


Son yıl ise berbattı. BC yılın başında hedef büyütmek adına Ford, Nesterovic ve draft hakkını gönderip birkaç yıldır müzmin sakat olan eski yıldız Jermaine O'Neal'ı kadroya katmıştı. Bu hamle hiç de bekleneni vermedi, sorunun O'Neal'da olmadığını düşünsem de. Takımda "kanat" diye tabir edilen 2 ve 3 numaralarda hiçbir iy -bırakın "iyi"yi, ortalama- oyuncu kalmamıştı çünkü. Anthony Parker yaşlanmıştı, Moon geçen yılki performansını mumla aratır olmuştu, Kapono NBA'in en kötü dış savunmacısıydı ve elinden gelen tek şeyi (üçlük atmak) yapmamakta direniyordu. Joey Graham kendisinden bekleneni vermemişti ve asla da veremeyecekti. 33 galibiyet alıp play-off'lara kalamadığımız bu yılın başında koçumuzu değiştirmiş (Sam Mitchell -> Jay Triano), ortasında da O'Neal'ı takas ederek karşılığında Marion'a "merhaba!" demiştik.


Yılın en sevindirici gelişmesiyse şüphesiz o zamana dek beklenenin yakınından geçmeyen bir oyun oynamış olan Bargnani'nin 2009 yılının başlamasıyla beraber bambaşka bir performans ortaya koymasıydı. "Yeni yıla nasıl girersen tüm yılın da öyle geçer" diye saçma bir laf vardır ya hani, kendisinin nasıl girmiş olabileceğini tahmin edemiyorum.


Yazının ikinci kısmında, yeni sezon öncesinde ve başlangıcında yaşananları ve takımdan ne gibi şeyler beklediğimi, bundan sonra neler olabileceğini yazacağım.

2 yorum:

  1. Yazı güzel olmuş ve bu arada
    http://zorturkler.blogspot.com/ blogunu Spor Blog'ları II ekler misiniz?

    YanıtlaSil