19 Ocak 2010 Salı

Selim Suner Söyleşisi



Bugün, dün demek daha doğru olur herhalde saat 02.22, çok can sıkıcı bir olay yaşadım, o moral bozukluğuyla bizim maçı doğru dürüst izleyemedim. Belki de sezonun seyir zevki açısından en süper maçlarından biriydi, zerre keyif alamadım bu yüzden.

Gün içerisinde (henüz moralim bozulmamışken) Galatasaray tribünlerinin sevilen isimlerinden -ki kendisini çok yakından tanımasam da, tanıdığım en iyi 3-5 Galatasaraylıdan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim- ve 5 yıla yakın bir süre Sabah'ta çalışan Selim Suner'le keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Futbola dair çoğu şeyden bahsettik. Tekrardan teşekkür ediyorum Selim Abi buradan sana.

Scugnizzi: Herkesin takım tutmasına vesile olan bir kişi/olay vardır. Örneğin; fanatik Fenerbahçeli dayım olmasaydı, büyük ihtimal ya Beşiktaş, ya da Galatasaraylı olacaktım. Çünkü babam Beşiktaşlı, annem Galatasaraylı. Senin Galatasaraylı olmanı sağlayan kişiler kimler? Yoksa hiç de azınsanmayacak bir bölüm gibi, aile fertleri yüzünden başka bir takımı mı tutmak zorunda kaldın küçükken?

Selim: Çocukluğumdan beri, Fenerbahçe'nin etkisinin yoğun olarak hissedildiği bir bölgede oturuyorum. Ancak yaşımın ufaklığından mıdır bilinmez, o dönemlerde semtimden dolayı hayatımda bir Fenerbahçe etkisi yaşamadım. Babamın amcası Gayrettepe'de otururdu. Hafta sonları da nedense sık sık onlara giderdik. Galatasaray maçlarına giden insanları gördüğümü hatırlıyorum bu ziyaretler sırasında. Tabii bahsettiğim yıllar 1985-1986 civarı. Kağıttan şapkalar sarı-kırmızı, davullar falan... "İşte o an Galatasaraylı oldum" diyebileceğim bir günü anımsamıyorum. Ancak o vesileyle oldu sanırsam.

Ailemde ise takım tutma durumu karışıktı. Rahmetli dedem çok koyu bir Fenerbahçeliydi. Emirgan'da oturmalarına rağmen, her Fenerbahçe maçında bizim oraya gelir, birkaç duble rakısını içip maça giderdi. Kadıköy'de maç kaçırdığını hatırlamıyorum. Hatta bir kere beni de götürmüştü. Senesi aklımda değil, bir Fenerbahçe-Denizlispor maçıydı. Fenerbahçe 2-0 kazanmıştı. Yani ilk gittiğim maç bir Fenerbahçe maçı. Babam ise Eskişehirsporlu. Hem Eskişehir doğumlu kendisi, hem de Es-Es'in efsane yıllarında büyüdüğünden olsa gerek. Gerçi İstanbul takımlarından Galatasaray'a sempati duyardı hep. Benden sonra bu sempatisi daha da arttı. Annem ise yabancı olduğundan dolayı, pek alakalı değildi bizim takımlarla benim çocukluğumda. Sonra ben her maça gitmeye başlayınca, beni de merak ettiğinden, maçları seyretmeye başladı. Şu anda çok iyi bir futbol izleyicisi. 8 sene önceki kadroları falan hatırlıyor hala.

Scugnizzi: O dedeye rağmen Fenerbahçeli olunmadı yani?

Selim: Olunmadı. :)

Scugnizzi: İlk gittiğin Galatasaray maçı hangisiydi? İlkler unutulmaz, önemli bir karşılaşma mıydı?

Selim: Önemli olmaz olur mu! 7 Haziran 1987. Galatasaray: 2 - Eskişehirspor: 1. 14 sene sonra şampiyon olduğumuz maç. Babam götürmüştü. Gerçi ben çok küçük olduğumdan net hatırlayamıyorum. İnanılmaz bir kalabalık vardı. Sadece statta değil, her yerde. Mecidiyeköy'ün kaldırımlarının sarı-kırmızıya boyandığını hatırlıyorum örneğin. Bir de o dönemlerden Ali Tanrıyar'ın "Galatasaray'ı sevmeyen ölsün!" demeci aklımda. Büyük gürültü kopmuştu sonrasında.

Scugnizzi: Galatasaray'dan yana şanslı bir çocukluk/gençlik dönemi geçirdiğini söyleyebiliriz herhalde rahatlıkla. Şampiyonluklar, kupalar, Avrupa başarıları. Gençliğin 14 yıl şampiyonluk bekleyerek de geçebilirdi. :)

Selim: Aşırı şanslıyım ben Galatasaray açısından. Takım tutmaya başladım, 14 sene sonra şampiyon olduk. Bu işlere en hevesli olunan dönemde 4 şampiyonluk, UEFA Kupası ve Süper Kupa. Ha şampiyonluk senin için ne kadar önemli dersen, önemli tabii. Ama ben Galatasaray adına en sevindiğim 10 anın arasında, Özhan Canaydın'ın gidip, Adnan Polat'ın başkan olduğu seçimi de gösteririm mesela. Dolayısıyla sadece şampiyonluk ve başarılar değil Galatasaray'dan görmek istediğim.

Scugnizzi: Polat-Canaydın konusunu ve günümüz Galatasaray'ını konuşacağız tabii ki ama ben şimdi başka bir şey sormak istiyorum. 3 büyük kulübün, bundan 20 sene öncesinde şimdiye oranla ne gibi farkları vardı? Bunu direkt olarak şampiyonluk/başarı bazında sormuyorum. Kulüp, camia yapısı açısından ne gibi değişiklikler var sana göre? Örneğin, Fenerbahçe'nin "halkın takımı" imajından "zengin takımı" imajına bürünmesi gibi zaman içerisinde.

Selim: Benim değerlendirebileceğim dönem son 24-25 sene. Ki bunun ilk 7-8 yılını da detaylı analiz edemem. Yine de deneyelim. Galatasaray'dan başlayacak olursak... Bu periyot Galatasaray açısından, sportif anlamda adeta bir peri masalı. 14 senenin yorgunluğuyla rekabette Fenerbahçe'nin çok gerisine düşülmüş. Ama birdenbire ibre tersine dönüyor. Her geçen yıl üstüne konarak gelen Avrupa başarıları... "Avrupa Fatihi" unvanıyla oluşan sinerji, sempati, özgüven... Sonra ligimizde çok sayıda şampiyonluk. Bunlarla orantılı olarak taraftar sayısının artması. Kulüp yapısı olarak da, çok daha kapalı, içine dönük bir yapıdan dışarıya açılma. Bu dönüşüme camianın Canaydın dönemi ile "es" vermeye çalışması. Ardından yeni dönemle birlikte bizim "ribaunt"u almamız. :)

Fenerbahçe'ye gelecek olursak... Galatasaray kadar iyi tanımıyorum tabii ki Fenerbahçe'yi. Ancak benim gördüğüm, o yıllardan bugüne, Aziz Yıldırım dönemiyle birlikte Fenerbahçe'nin sokaktan salona geçtiği. Bunun hem pozitif, hem negatif etkileri var doğal olarak. Fenerbahçe eskiden hep kaos kelimesini getirirdi aklıma. Şimdi her şey daha düzenli. Fenerbahçe başarılı veya başarısız, her zaman çok güçlüdür. Ve kim ne derse desin, Türk futboluna yön veren Fenerbahçe ve Galatasaray'dır bence.

Bu daha derli toplu hale gelme, Fenerbahçe'ye daha çok yarar mı sağlar, yoksa kimliğinden mi kaybettirir bilemiyorum. Veya bu değişim Fenerbahçelilerin hoşuna gidiyor mu, gitmiyor mu onu Fenerbahçelilere sormak lazım. Mesela, Galatasaray'a atfedilen birçok özellik, diğer takım taraftarlarına olumlu görünse de, ben ve benim gibi birçok Galatasaraylının tüylerini diken diken eder. Dolayısıyla, Fenerbahçelilerin bu değişime onay verip vermediklerini, sevip sevmediklerini bilemiyorum.

Beşiktaş ise herhalde bu dönem içinde yapı itibariyle en az değişiklik gösteren kulüp. Bir kere Beşiktaş'ın (aşağılamak için söylemiyorum bunu, zaten kötü bir şey de değil) semtiyle özdeşleşmiş bir "bölge takımı" olma durumu var. Dolayısıyla birçok konuda çok daha tutucular. Genel olarak futbolun geçirdiği evrime en çok direnen camia, Beşiktaş camiası. Bazen cılkı çıksa da, taraftarıyla iç içe. Yıldırım Demirören döneminin onlar için nasıl bir kabus olduğunu tahmin edebiliyorum. Ve eninde sonunda onlar da değişmek zorunda kalacak. Yine de buna karşı mücadele vermeleri kötü bir şey değil bence.

Scugnizzi: Ben de büyük ölçüde senin gibi düşünüyorum (Beşiktaşlılar kızacak ama). Fenerbahçelilerle Galatasaraylılar, bir sohbette, yemekte bir araya geldiğinde, "Türkiye'nin en büyük kulübü/camiası biziz" lafı geçmezse olmaz. Karşı taraf cevap verir, camiasının büyüklüğünü kanıtlamaya çalışır, muhabbet uzar gider. Tabii insanın bu konuda objektif olması zor, Beşiktaşlılara sorsan en büyük Beşiktaş'tır, örneğin Bursalılara sorsan 5. büyük onlardır. Yani çok küçük bir azınlık dışında, "biz daha küçüğüz, bunu kabul ediyorum" diyen duymadım. Sen ne düşünüyorsun Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti hakkında? Bir de 20-25 yıl öncesine göre dengeler büyük ölçüde değişti mi? Örneğin, o zaman da mı Galatasaray'ın daha büyük olduğunu düşünüyordun? Yoksa alınan kupalardan sonra mı Galatasaray demeye başladın?

Selim: İnsanlar bu konuda çok takıntılı. Tuttuğun takımın illa en büyük takım olması gerekmiyor ki sonuçta. Açıkçası çok umrumda değil benim, kimin en büyük olduğu. "Galatasaray Türkiye'nin en büyük kulübü" de demedim bugüne kadar hiçbir zaman. Ha rekabet konusuna gelecek olursak, burada tartışma yaratacak bir durum olduğunu düşünmüyorum. Fenerbahçe-Galatasaray rekabetinin Türkiye'de rakibi yok.



Scugnizzi: Kaç yaşından beri bütün maçlara olmasa da imkan bulduğun sürece maçlara gidiyorsun? Lucescu döneminde neredeyse bütün maçlara gittiğini biliyorum. :)

Selim: Düzenli olarak maçlara gitmeye başlamam, yani bir sezon tüm iç saha maçlarına gitmeye başlamam, Reiner Hollmann dönemine denk geliyor. Yani 93-94 sezonu. Tabii bundan önce de sık sık maçlara gidiyordum da, sektirdiklerim oluyordu. Lucescu'nun yönetiminde geçirdiğimiz iki sezonda ise deplasmanların da büyük kısmına gitmiştim. Özellikle Lucescu'nun ikinci sezonu, yani 3. yıldızı taktığımız sezon. Tahminen en çok sevindiğim sezondur. En güzel hatırladığım şampiyonluk da odur, Feldkamp-Cevat Güler sezonundan bile önce gelir benim için.

Sen sormadan Kadıköy maçları mevzusuna da değineyim. İlk defa kendi başıma Feldkamp'lı dönemde, 4-1 kazandığımız maça gitmiştim. Hep böyle kazanacağız, hayat çok güzel olacak sanmıştım tabii o maçtan sonra. Bu karşılaşmanın ardından çalışmaya başlayana, yani 2004'e kadar, Kadıköy'de maç kaçırmadım. Sonuçlara ise değinmeye gerek yok zaten. :)

Scugnizzi: UEFA Kupası'nı kazandığınız sezon oynadığınız maçlardan, senin için en özel olanlar hangileri?

Selim: Kopenhag'ı saymaya gerek yok tabii. 3-2'lik Milan maçı hayatımda gittiğim en güzel ve özel maçlardan biriydi. O sezon Beşiktaş ile İnönü'de 1-1 berabere kaldığımız maç da çok önemliydi, Halilagiç'in geri pasında Fevzi'nin topu ayağının altından kaçırdığı maç.

Scugnizzi: Çok küçük yaşlardan beri maçlara gidiyorsun, "tribün adamı" tabirini senin için rahatlıkla kullanabiliriz. Hep anlatılır eski tribünlerin farklı olduğu. Şimdiye oranla ne gibi farklar vardı, gözle görülen büyük değişiklikler ne zaman yaşanmaya başlandı? Sabahlamalar, deplasman efsaneleri, Fenerbahçe özelinde "efsane maraton", eski amigolar...

Selim: Şimdi öncelikle şunu söyleyeyim. O anlatılan günlere ben de yetişemedim. Bahsettiğimiz dönem en yoğun olarak 80'lerin hemen başında yaşanmış. Bunun son demlerinde maçlara gitmeye başladım ben, o zamanlarda da çok küçüktüm zaten. Dolayısıyla bu anıları dinlemek için benden 10 yaş kadar büyük birilerini bulman lazım. :) Ama tabii 80'lerin sonu, 90'ların başı ile günümüz arasında da büyük farklar var. Gerçi şimdi moda oldu, herkes nostaljik anılarla "endüstriyel futbol"u çarmıha geriyor. Bu muhabbeti yapanların yarısından fazlası da hayatında toplam 50 maça gitmemiştir. Gittiyse bile o yücelttiği biçimde gitmemiştir. Ha soracak olursan, ben de çok severdim o dönemki maçları. Koltuksuz tahta sıraların olduğu kapalıyı. 35 bin kişilik stada 40 bin kişinin girmesini. Kımıldayamayacak kadar sıkışık tribünleri. Poşette satılan suları. Kağıttan şapkaları. Ama bazen de soruyorum kendime, acaba sevdiğimiz sadece o maçlar mıydı, yoksa çocukluk yılları mı diye. Bugün biz aynı kalsak ama maçları eskiye döndürsek kaçımız o eziyetleri çekmeye tekrar razı olur acaba? Kaçımız kulübüne küfretmez "bu ne biçim bilet satışı" diye.

Değişim ne zaman gerçekleşti sorusunun cevabı da muğlak. Belli bir kırılma noktasından bahsetmek zor. Neticede bir anda olmuyor bu işler. Şartlar bir şeyleri gerektiriyor ve zamanla her şey değişiyor. Herkesin aklında Galatasaray'ın kombineye geçmesi ve Mapeza'lı Beşiktaş maçında Beşiktaşlıların kapalıda köşeye itilmeleri vardır mesela. Hatta Adnan Polat'ın kulakları çınlatılır çokça bu konuda. Ama hiçbir şey yoktu da Adnan Polat o maçta bunu uygulayınca mı her şey değişti? Öyle değil bu iş. Şartlar değişiyordu, futbol değişiyordu ve yavaş yavaş dönüşüm başladı. Mesela 90'ların başı ile bugün arasında Fenerbahçe tribünlerinde de muaazam farklar var.

Scugnizzi: Fenerbahçe tribünlerine gelmişken araya gireyim. Örneğin, ben bu tribün değişimlerinin en çok kapalı tribünlerin zenginlerin eline geçmesinden, tezahürat yapıl(a)mamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Beşiktaş'ın amigosu Alen Markaryan'ın da bir röportajında açıkça söylediği gibi, Çarşı Grubu'nun kapalıda olması çok ama çok büyük bir avantaj. Yeni açık veya eski açıkta olsalardı Saracoğlu'nda olduğu gibi, tribün etkisinden, desibel rekorlarından bu denli bahsedilir miydi? Bence hayır. Fenerbahçe tribünlerinde senin de dediğin gibi çok büyük bir değişim yaşandı özellikle stadın yapılmasından sonra. Belki de çok uzun yıllarca -yıkılmazsa tabii- Saracoğlu'nda kale arkaları haricinde topluca adam gibi tezahürat yapıldığını göremeyeceğiz. Verdiğin cevaplardan birinde endüstriyel futbola pek de soğuk bakmadığını gözlemledim, bu açıdan bakıldığında ne diyorsun?

Selim: Endüstriyel futbola soğuk bakmıyor değilim. Hoşuma gitmiyor şimdiki maçlar. Hatta şu an gittiğim maçların büyük kısmından da keyif almıyorum. Mesela 5-0'lık Neuchatel maçıyla (Denizli), 1-0'lık Eintracht Frankfurt maçıyla (Feldkamp'ın ilk dönemi), 5-0'lık Konya maçıyla (yine aynı sezon), 0-0'lık Manchester United maçıyla (Hollmann sezonu), hatta Tsyd derbileriyle kıyaslayamam bile bugünkü maçları. Ama benim keyif almam başka olay, hem futbolun, hem de taraftarların dönüşümü başka olay. Dedim ya, o dönemin şartlarında maçlara gidilse bugün, çok büyük kesim kulüpleri yönetimlerin başlarına yıkar. Kulüplerin yapısından bahsettiğimizde de söylemiştim. Bu değişime en çok direnen Beşiktaş. Hem kulüp dinamikleri hem de taraftarlarının mentalitesiyle alakalı olarak. Ama onlar da değişiyor, daha da değişecekler. Gerçek bu. Benim bu konuda en çok kızdığım nokta samimiyetsiz biçimde eski günlerin nostaljisinin yapılması. Toplasan 3-5 maça gitmiş adamlar, yok Livorno, yok St. Pauli, yok Barcelona, yok futbol sadece futbol değildir, yok Katalunya geyiği yapıyor. Bunlar yabancı hayranı versiyonu bizimkilerin. Daha yerel olanlar da eski tribünleri yadediyor.

Scugnizzi: Bu konuda sana tamamen katılıyorum. Hasan Çelik'i tanımayan adam, Lucarelli'nin ayakkabı numarasını, karısının/sevgilisinin adını, arabalarının modellerini vs. her şeyi biliyor.

Selim: Avrupa futbolunu takip etmek veya bir takıma, o takımın tarihine, tribününe, bir futbolcusuna veya duruşuna sempati duymak ayrı şey. Ama bambaşka bir hayat yaşarken, o yücelttiğin değerleri kendi hayatına uygulamaya maçan sıktığı için sadece hayran hayran izlemek ve devrik cümlelerle güzellemeler yapmak apayrı bir şey. Samimiyetsizliği sevmiyorum.

Scugnizzi: Anlatamadım tam olarak ne demek istediğimi. Elbette Avrupa futbolunu, futbolcuları takip edebilir insanlar. Ben de elimden geldiğince küçüklüğümden beri takip ediyorum. Fakat Lucarelli ve onun gibi bazı futbolculara gereğinden fazla anlam yükleniyor. Lucarelli'yle bir alıp veremediğim yok bu arada, futbolculuğunu bayağı severdim, Parma'yla küme düştüğü sene Fenerbahçe'ye gelmesini de istiyordum hatta. :)

Selim: Sol, sağ her neyse. Kime sorsan "sert çocukları" çok seviyor.

Scugnizzi: Konumuz yine Galatasaray. İzlediğin Galatasaraylı futbolculardan bir 11 kursan, hangi futbolcular o 11'de olur? Ek olarak, Galatasaray'dan ezeli rakibe transferiyle seni çok üzen hangi futbolcular? Tanju'nun kulağını çınlatacağımızı tahmin edebilmek zor değil. :)

Selim: Zoran Simovic - Sebastien Perez, Yusuf Altıntaş, Bülent Korkmaz, Hamza Hamzaoğlu - Uğur Tütüneker, Tugay Kerimoğlu, Gheorghe Hagi, Prekazi - Harry Kewell, Dean Saunders. Bu arada kadronun başkanı Faruk Süren, teknik direktörü Fatih Terim olacak.

Ezeli rakibimize gitti diye üzüldüğüm tek futbolcu Tanju Çolak'tır. Gerçekten çok severdim her Galatasaraylı gibi. İtiraf edeyim, çok koymuştu Fenerbahçe'ye gitmesi. Fatih Akyel'e de şaşırmıştım ama üzüldün mü dersen pek de üzülmemiştim. Emre Belözoğlu'na ise sevindim bile diyebilirim rahatlıkla...

Scugnizzi: "Bir UEFA Kupası kadrosu vardı, ne oldu ona?" demek istiyorum. :) Bülent ve Hagi dışında kimse yok. Galatasaraylı taraftarların çoğunda o dönemin futbolcularına karşı oluşan kırgınlık ve kızgınlık sende had safhaya ulaşmış görüldüğü kadarıyla. :)

Selim: UEFA Kupası'nı kazanan adamlara laf eden Galatasaraylı çarpılır, dolayısıyla fazla konuşmayayım bu konuda. :) "Bırakalım UEFA kadrosu aklımızda 17 mayıs 2000'deki fotoğrafıyla kalsın" deyip susuyorum. .



Scugnizzi: Fenerbahçe maçlarının üzerinden kısaca geçtin ama, ben biraz daha açmak istiyorum. :) En çok sevindiğin ve üzüldüğün Fenerbahçe maçları hangileri? 4-3'lük maç sırasında 9 yaşında olsan da iyi hatırlıyorsundur herhalde. 6-0'lık maç, sizin bizi 5-1 yendiğiniz maç, yine bizim sizi Terim döneminde deplasmanda 4-0 yendiğimiz maç. Yusuf ve Ali Güneş'in golleriyle 5. şampiyonluktan olduğunuz maç. Ha bir de klasik sorumu sorayım, deplasmanda 4-0 yendiğimiz maçtan sonra Terim kovulsun/istifa etsin dedin mi?

Selim: Açmak istersin tabii. :) En sevindiğim maç herhalde Souness'ın bayrak diktiği maçtır. Keza bir başka kupa maçı, Ümit Karan'ın son saniye golünde de çok sevinmiştim. Bir de Nonda'nın gol attığı ve 1-0 kazandığımız maç da hem şampiyonluk, hem de yeni yönetimimiz için çok önemliydi. En üzüldüklerim 4-3'lük maç dediğin gibi, sonra 5-2 kaybettiğimiz Hayrettin'in Tanju'ya saldırdığı maç, 6-0'lık maç ve Boliç'in son dakikada attığı 2-2 biten maç.

4-0'lık maçtan sonra Terim kovulsun, istifa etsin demedim. Genelde sonuçlardan dolayı istifa etsin diye çığırmam bir hoca için falan. Veya topa basıp düştü ve gol yedik diye bir futbolcuyu kapı dışarı etme taraftarı değilim. Terim'in çok çok sonra "her şeyin en iyisini sadece ben bilirim" tavrı daha çok rahatsız etti beni mesela. "Yine de Terim Terim'dir". Bizim için bir tanedir. "İstifa istifa!" diye bir tek Canaydın'ın istifa etmesini çok istediğimi hatırlıyorum...

Scugnizzi: Herkesin hayran olduğu futbolcular vardır. Tabii Galatasaraylı futbolculara ayrı sevmen normal de, Galatasaray'da oynamamış futbolculardan kimleri oynadıkları dönem içinde çok seviyordun/beğeniyordun? Türkiye ve Dünya futbolundan ayrı ayrı yazabilirsen iyi olur. Örneğin, bir Tanju daha gelir mi Türklerden, Rıdvan hakikaten söylendiği kadar var mıydı?

Selim: Sevmek ile beğenmek de çok farklı esasında. En çok sevdiklerimi 11'de yazdım zaten. İlla 1 numara soruyorsan kalbimdeki adam Bülent Korkmaz'dır. Beğenmek ise apayrı. Yine hızlı düşününce aklıma gelenler şunlar; Fenerbahçe'den Pierre van Hooijdonk, Beşiktaş'tan Metin Tekin, Trabzonspor'dan Hami Mandıralı. Bunlar hem beğendiğim, hem sempati duyduğum adamlar rakiplerden. Dünya futbolundan ise Batistuta ve Cafu'yu inanılmaz beğenirdim.

Scugnizzi: 10 numaralardan peki?

Selim: Bu da soru mu? (Aynen böyle yaz diyerek de uyardı beni)

Scugnizzi: Hagi'yi diyorsan ben onun dışındakilerden sormuştum, zaten ona olan sevgini biliyorum. :)

Selim: Biz diğer 10 numaraları hafızamızdan bile sildik be Emre'cim. :)

Scugnizzi: Bu konuyu geçenlerde konuşmuştuk gerçi ama Milli Takım'ın hala bir hocayla anlaşmaması, ismi geçen isimlerin dede diye dalga geçilen Aragones yaşında olması, başarıya doymuş olmaları, Türk teknik adamların isimlerinin geçmemesi, Yılmaz Vural'ın "ben de varım, beni unutmayın" vb. açıklamaları... Sen olsan, gelme ihtimali olan hocalardan kimi getirirdin Milli Takım'ın başına? Şayet bu isim yabancı olacaksa yardımcısı kim olurdu Türklerden?

Selim: Zor soru. Adamlar gelip başarısız olduktan sonra arkalarından sallaması daha kolay. Türk olarak ben Terim ve Denizli hariç kimseyi "iyi" olarak bile görmüyorum. Ki bu iki isim de artık gelmesin Milli Takım'a zaten. Bir de Milli Takım hocalığı kulüp hocalığından çok farklı. Gerçekten bilemiyorum kim iyi seçim olurdu. Allah kolaylık versin başa gelecek olana da, getirecek olana da...

Scugnizzi: Hem azımsanmayacak süre basında çalışman, hem de Galatasaray'ı yıllardan beri takip ettiğin için, yönetimlerle ilgili bayağı bilgilisin. Ki bana göre gayet objektif bir insansın, sevdiğin insanların hatalı yönlerini rahatça söyleyebiliyorsun. Adnan Polat'ı çok sevdiğini, Özhan Canaydın'la ilgili pek de iyi şeyler düşünmediğini (en uygun bu tabir olur herhalde) biliyorum. Süren döneminden günümüze dek geçen sürede Galatasaray yönetimlerini kısaca değerlendirebilir misin?

Selim: Ufak bir düzeltme. Adnan Polat'ı "çok" sevmem gibi bir durum yok. Ama başkan olmasından ziyadesiyle memnunum, o ayrı. Bunun sebebi de ondan önce başta olan zihniyettir. Galatasaray'ın yönetimlerini (başkan veya yönetim bazından ismen) değerlendirmekten ziyade, Galatasaray'ın içindeki mücadeleyi ve zihniyetleri değerlendirmek daha sağlıklı. Mevzu malum: Liseli, alaylı mevzusu. Daha doğrusu bu mevzuya sebep olan da biz değiliz zaten. Dikkat edersen bu konuda çok rahat "biz" ve "onlar" diyebiliyorum, zira bu konuda köprüler atılalı çok oldu her ne kadar "onlar" aksini iddia etse de. Bu savunmayı hep yapmak zorunda kalıyoruz karşı taraf demagoji yapmasın diye, o yüzden yine yapayım: Galatasaray Lisesi ile en ufak bir sorunum yok. Gayet samimiyim. Zaten Galatasaraylı birinin Galatasaray Lisesi gibi bir kurumla bir sorunu olması için sebep yok. Ancak Galatasaray Lisesi'nden mezun olup da, kulüpte tahakküm kurmak isteyen zümreyle çok büyük sorunumuz var. Benim de, birçok benim gibi düşünen Galatasaraylı'nın da...

Daha geçenlerde Mükerrem Taşçıoğlu saçmaladı yine okumuşsundur: "Maçlarda bağırmasından büyük zevk duyduğum tribündeki arkadaşlarımızın Galatasaray Kulübü üyesi olmalarını istemem." Böyle bir demeç olabilir mi? Ama yıllardır oluyor işte Galatasaray'da. Ve sorun da bu. İş kombine almaya, ürün almaya gelince herkes Galatasaraylı olacak, kongreye gelince kapının dışarısında bekleyecek. Yok öyle yağma...

Scugnizzi: Son yaşanan Cemal Nalga olayıyla ilgili neler söylemek istersin?

Selim: Fenerbahçe maçları, Cemal Nalga skandalı. Ne güzel konular seçiyorsun böyle. :) Valla söylenecek bir şey yok bu konuda. Her şey ortaya çıktı zaten. Galatasaray böyle bir skandala karıştı diye Galatasaray'ı daha az sevecek halimiz yok. Takım tutmak duygusal bir şey sonuçta. Galatasaray ne yaparsa yapsın hep çok seveceğiz.

Scugnizzi: Galatasaray'ın futbol takımının ilk yarıdaki performansını nasıl buluyorsun? Son yıllarda transferler doğru yapılıyor mu ve tabii ki en önemlisi Rijkaard-Neeskens ikilisi ile ilgili neler söyleyeceksin? Fenerbahçe'nin fikstür avantajı var, var ama bu gerçekten söylendiği kadar önemli mi? Bir de hangi bölgelere transfer yapılmalı?

Selim: Galatasaray sezona beklediğimden çok daha iyi başladı. Gerçi sonra sezonu erken açan her takım gibi bir düşüş oldu. Ancak şu an itibariyle genel gidişattan memnun olduğumu söyleyebilirim. Ha tabii benim bakış açım illa bu sene alınacak olası bir başarıya odaklı değil. Rijkaard-Neeskens ikilisinin ve gördüğümüz kadarıyla yaptıklarının çok önemli ve olumlu olduğunu düşünüyorum. Türk futbolunda artık "abiler, kardeşler" ve "hadi koçum! Aslansınız, kaplansınız" eşiğinin kırılması gerektiği kanısındayım. Evet, bazen kumaşı iyi bir jenerasyon ve kaliteli yabancılar geliyor ve beklenmedik başarılar yaşanabiliyor. Ki bu başarılar belki bir süre devam da edebilir. Ancak sonrasında ortaya çıkan tablo ne oluyor? Bu sorunun cevabı birkaç satır yukarıda bahsettiğin "Galatasaraylılar UEFA kadrosuna kızgın ve kırgın" cümlesinde de saklı esasında.

Aynı durumu Feldkamp-Cevat Güler sezonunda da görebiliyoruz. Parasız, hocasız şampiyonluk, abilik arkadaşlık falan. Hollywood filmi kıvamında güzel bir peri masalıydı, evet. Ağzımızda da çok ama çok hoş bir tat bıraktı. Ancak uzun vadede örnek alınması gereken model bu değil. Doğru olan bu değil. Dolayısıyla Rijkaard-Neeskens ikilisi ve Galatasaray'daki "Florya devrimi" bence çok önemli. Bu sezon gelebilecek veya kaçacak bir şampiyonluktan çok daha önemli.

Transfere gelecek olursak, Galatasaray'ın bu sezon için forvet hariç çok da acil bir transfere ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Baros'un uzun süreli sakatlığı ve Nonda'nın formsuzluğu can sıkıyor. Takım tek santrfor oynuyor ancak yine de çok kaliteli olmasa bile 3. bir ismin kadroda bulunması gerekiyordu. Baros gelene kadar muhtemelen Kewell-Nonda rotasyonuyla periyodik olarak işleyecek santrfor mevki. Onun haricinde Galatasaray'ın sorunu sık sakatlanan ve sakatlandı mı dönmek bilmeyen oyuncuları. Yoksa kadronun Türkiye standartlarının çok üstünde olduğu fikrindeyim.

Scugnizzi: Kapanışı Alex'le yapalım. Hagi-Alex karşılaştırması hakikaten bıkkınlık verdi. Hiç o olaya girmeyelim. Ben sadece Alex ile ilgili fikirlerini öğrenmek istiyorum.

Selim: Hagi ile Alex'i kıyaslamak da çok moda, Alex'e bok atmak da. Sana katılıyorum, baydı bu mevzular. Ki bence zaten ikisi de çok anlamsız. Alex'e çamur atmanın alemi yok. Son yıllarda Türkiye Ligi'ni domine eden en önemli oyuncu. Fenerbahçe'de olmasından hiç memnun değilim bir Galatasaraylı olarak. Gideceği günü ve yıllarca yeni Alex'i arayacağınız dönemi büyük bir hevesle bekliyorum. Hagi gibi baskın bir lider olmayabilir ama inanılmaz bir süreklilikle sonuca etki ediyor ve Fenerbahçe'yi taşıyor. Sizde devleştiği için Galatasaray'da görmek istemem kendisini. Fakat Fenerbahçeliler'in Alex sevgisini çok anlaşılır buluyorum, gayet mantıklı. Fenerbahçeli olsam ben de çok severdim...

Scugnizzi: Tüm sorulara samimiyetle cevap verdiğin için çok teşekkür ederim.

Selim: Ben de sana teşekkür ediyorum...

5 yorum:

  1. bence çok güzel olmuş devam edin, keyifle okudum. serkan

    YanıtlaSil
  2. mehmet vural19 Ocak 2010 20:37

    hasan çelik kısmı çok komik olmuş. :)

    YanıtlaSil
  3. Madem Besiktaslilar kizacak demissin "buyuk" konusunda, lafa gireyim. :)

    Ben bu buyuk olayini anlamiyorum. Dort Buyukler lafinin neden ciktigi belli, kriter net: Sampiyon olabilmislik. Benim gozumde kategorizasyondan oteye gitmeyecek bir laf. Ama nedense Fenerliler ve Galatasaraylilar arada Besiktaslilar'a "Siz buyuk degilsiniz, artik 2 buyuk var" gibisinden laf atma ihtiyaci duyarlar. Sonra gidip savunmalarini "3 Buyukler" uzerinden yaparlar.

    Simdi Premier League'de Big Four diye bir olgu var (Arsenal, Liverpool, Chelsea, Manchester United). Ben bunlarin birbirlerine "Liverpool da buyuk mu, sampiyon olamiyor, transferlerine bak", "2 Buyuk kaldi, Man U ve Chelsea" falan dedigini hic zannetmiyorum. Bu kulupler ligi domine eden kulupler oldugu icin bu lakabi aldilar, o kadar. Simdi Manchester City, Tottenham falan gidip inanarak "Biz 5. buyuk olacagiz" diye aciklama yapmiyor mesela.

    Bu bizdeki gereksiz polemik beni acayip delirtiyor o yuzden. "Besiktas buyuk degil" diyenlere "Iyi degil abi, bravo en buyuksun sen!" deyip geciyorum artik.

    Birileri daha cok satmak icin fitil atesliyor, bizim kor fanatikler de uzerine atliyor; olay bundan ibaret.

    YanıtlaSil
  4. shelbyl: abi sorun şu aslında. yani sen aslında haklısın, katılmadığım bir nokta yok gibi yazdıklarında. fakat kimsenin beşiktaş'a büyük değilsin dediği yok ki? :) hani bu konuda trabzonsporlular da çok alıngandırlar, tv programlarında 3 büyük dendiğinde, 4 büyük demelisiniz, ayıp oluyor falan derler. herkes eşittir, bazıları daha da eşittir diye bir laf var bildiğin gibi. burada da 4'ü de büyük, fakat bazıları daha büyük gibi bir nokta var. :)

    yorum için sağol ayrıca.

    YanıtlaSil
  5. football manager 2010'un editöründen değerlere bakmıştım, 4 büyüklerin reputation değerleri şu şekilde;

    - fenerbahçe (7.750)
    - galatasaray (7.750)
    - beşiktaş (7.250)
    - trabzonspor (6.500)

    benim demek istediğim de tam olarak bu olmasa da buna yakın. hani 4 büyük olayıysa hepsini aynı yapmalılar o zaman, en azından 3 büyükleri.

    YanıtlaSil