22 Mart 2010 Pazartesi

Haftanın Maçlarından Kısa Kısa


Perşembeden beri son zamanlarda hiç olmadığı kadar maç izledim, hiçbiri hakkında blog'a yazacak fırsat bulamadım. Yavaştan toparlayayım.

Fulham-Juventus: Maçtan sonra Cannavaro ile ilgili bir post atmıştım, maçla ilgili yazacaklarım da pek farklı şeyler olmayacak. Juventus Cannavaro kırmızı kart görmeseydi bu kadar "silik" bir futbol oynamazdı kesinlikle. Turu da geçerdi bana göre yenilse bile. Ama Juventus gibi bir takımın isterse 10 kişi olsun, bu kadar ezik bir futbol oynamaya hakkı yok. Rezaletti. Tabii Fulham'ın müthiş arzusu, baskısı da es geçilmemeli. Fulham yerine Fenerbahçe, Galatasaray veya Beşiktaş olsaydı, 10 kişilik Juventus'a karşı turu geçmek bir yana, oyun olarak üstünlük bile kuramazdı bence. Premier Lig'in önemi bu noktada ortaya çıkıyor.

Bremen-Valencia: Maçın gollü geçeceğini düşünüyordum, zaten ona göre de bahis oynadım ama bu kadarını da beklemiyordum açıkçası. David Villa faktörü olmasaydı Valencia turu geçemezdi. Gerçi kim elense yazık olacaktı, 4-4 biten bir karşılaşmada bana bu kadar gol izlettirdikleri için iki tarafa da kızamıyorum. :) Bremen'in defansı hücum hattının yarısı kadar iyi olsa bambaşka bir konumda olurlar.

Perşembe gecesi 8'de başlayan bu 2 maçta toplam 13 gol atıldı, gözler bir o ekranda bir bu ekrandaydı ve son zamanlarımın en güzel 2 saati geçti diyebilirim.

Liverpool-Lille: Karşılaşma Lille açısından aynı İstanbul'daki maç gibi geçti 2-0'dan sonra. Çünkü İstanbul'da nasıl bir gol onlara yettiyse, İngiltere'de de yetecekti. Maç boyu Liverpool üstündü, özellikle Torres formda olduğunu gösterdi. Lille çok pozisyona girmedi, İstanbul'daki maçtaki gibi 2. yarı dengeyi de kuramadı ama gole ve dolayısıyla tura çok yaklaştıkları bir an da oldu. Kale dibinde dokunamadı bir oyuncu topa, o gol olsa maçın gidişatı çok değişirdi. Liverpool hak ederek geçti turu özet olarak.

Anderlecht-Hamburg: Hamburg ilk maçta büyük avantaj yakalamıştı, turu geçeceğine kesin gözüyle bakıyordu herkes. Aslında ben de bahis oynamasam bu karşılaşmayı izlemeyecektim. Twitter'da bir arkadaş, "Anderlecht'in turu geçmesini bekliyorum daha da ileri giderek" demişti, az daha dediği oluyordu. Ben maça üst oynadığım için sadece ilk yarısını izledim, çünkü ilk yarının sonlarında ilginç bir biçimde 3 gol birden oldu. Çok bahsedilen mayıs 1993 doğumlu Lukaku'yu da ilk kez izledim, golünü çaktı. Drogba'ya da çok benziyor. İlk maçı 3-1 kaybeden Belçika ekibi, ilk yarıyı 2-1 önde kapamasına ve oyun içinde 4-2'lik skoru yakalamasına rağmen devamını getiremedi ve karşılaşma 4-3 bitmiş. Yine de unutulmaz bir maç olmuştur taraftarlar için. Hamburg'ta Boateng'in golü harikaydı, belirtmeden geçmeyeyim.

Kasımpaşa-Beşiktaş: Maç goller gelene kadar gayet sıkıcıydı bana göre. Gerçi maçın başında Holosko'nun kaçırdığı pozisyonlardan biri gol olsaydı oyunun gidişatı değişebilirdi. Sakatlıktan çıkan Moritz istenilen düzeyde değildi, ilerleyen haftalarda toparlanır inşallah. Tabata oyuna girmesiyle sonuca direkt etki etti. Kişisel görüşüm kalan maçlarda ilk 11'de oynamalı. Ne zaman izlesem iyi oynuyor. Özellikle Beşiktaş'ın yediği goller bireysel hatalardan kaynaklandı ama Yılmaz Vural'ın Kasımpaşası dışında bir takım olsaydı Beşiktaş öne geçmişken skoru korurdu. Maçın hakkı beraberlikti, skor da adil oldu.

Werder Bremen-Bochum: Thomas Schaaf ve öğrencileri yine yapacağını yaptı. Maçın üst olacağı o kadar belliydi ki.. İlk yarıyı 1-0 geride kapadılar. İkinci yarı baskıyı arttırdılar, beraberliği yakaladılar, ama savunmada yine açıklar verdiler ve 2. golü yediler. 2-2'ye getirdiler skoru, kaçırdıkları bir sürü golün yanında Bochum'un da atamadıkları var. 3.'yü de atıp gol şölenine son verdiler ama maç 5-3 gibi bir skorla da bitebilirdi. Mesut zaman zaman şov yaptı.

Frankfurt-Bayern Münih: Dönüşümlü izledim Bremen maçıyla bu maçı ama Trt3'te yayınlanmasının da avantajıyla gözüm daha çok bu karşılaşmadaydı. Van Gaal'in ekibi maçın başında öne geçti, sonrası da uzun süre sıkıcıydı. 1-0'ın üzerine yattılar eksiklerin de etkisiyle. 1-0'ın üzerine yatan takımları hiç sevmem ve hep karşı tarafı desteklerim. Van Gaal'i de severim ama 1-0'a yatınca Skibbe ve Halil'li Frankfurt'u destekledim çünkü gayet iyi oynadılar güçlerine göre. Üstün olan taraftılar. Üstünlüğe rağmen gol atamadılar son dakikalara kadar fakat ilahi adalet ortaya çıktı, son dakikalarda golleri attılar ve 2-1 kazandılar. Halil de gayet iyi oynadı ve daha fazla da atabilirlerdi. Bayern'de ise Robben geliyor geliyor, çok büyük yetenek ama işte son noktada saçmalıyor. Bu 90 dakika için çok rahatlıkla "Van Gaal < Skibbe" diyebilirim.

Fenerbahçe-Gaziantep: Bizim takımla ilgili bugün yarın uzunca bir şeyler yazarım ama bi özet geçeyim. Güiza'nın öyle mükemmel bir gol atmasına benim kadar sevinen az insan vardır herhalde. Alex'in iyi oynamadığı bir karşılaşmaydı, inşallah derbide her zamanki Alex olur. Alex'in vasatı aşamaması, Özer'in henüz "olmaması" ve Mehmet Topuz'un çizgiye inmek yerine sık sık içeri girmesi Fenerbahçe'nin oyununu etkiledi. İkinci yarıda da Emre çıkınca -bana göre gayet doğru bir davranışta bulundu Daum Emre'yi çıkararak- "bitse de gitsek" dakikalarına geçtik. Aynı Van Gaal gibi 1-0'a yattı Daum ve maç sırasında sık sık aklımda Frankfurt'un attığı goller geldi. Allah'tan Gaziantep de etkili olamadı ileri uçta. Galatasaray'ın kaybetmesi ve Beşiktaş'ın berabere kalmasıyla bu galibiyet 3 puandan da daha önemli bir hale geldi. Derbiyi kazanır isek -ben beraberlik bekliyorum, tabii şartlar değişirse başka yorum yaparım- en azından ilk 2 için çok büyük avantaj yakalarız.

Real Madrid-Gijon: Barcelona ve Real Madrid'in bu efsane kadrolarından iyice sıkılmaya başladım. Cumartesi akşamı da yine bir Real Madrid klasiği yaşandı. İlk yarı gol atamayan ve 2. yarı geriye düşen takım farka gitti. Evlerinde de puan kaybetmediler yine, 14'te 14 yaptılar. İçerideki maçlardan çok, deplasmanda yapacakları şampiyonu belirleyecek.

Milan-Napoli: Nette yayınla uğraşmak istemedim, Manu-L'pool maçı yerine bu karşılaşmayı izlemeyi tercih ettim. Zaten Napoli'yi son 2 yıldır çok yakından takip ediyorum. Milan cephesinde Pato maçın başında oyundan çıkmak zorunda kaldı ve bence bu Milan'ı çok etkiledi. Zaten zorlandıkları açık, Pato çıkınca Ronaldinho'yu ayrı tutarsak sıradan bir takıma dönüşüyorlar. Yalnız Pato'nun yerine Huntelaar'ı sokabilirdi Leonardo, son dakikalara kadar Hollandalı golcüyü oyuna sokmayarak hayal kırıklığına uğrattı beni. Napoli çok acayip bir gol attı, golün adı "İnzaghi" karşılık verdi. Maç neredeyse 1-1 başladı ama devamı gelmedi. Napoli deplasmanda olmasına rağmen üstün olan taraftı, oynadılar Milan'la resmen. Zaten Napoli'den 3 büyüklere 2'şer adam ver, takımlar çok değişirler. Ronaldinho zaman zaman şov yaptı fakat onu tutan futbolcu da gayet iyi oynadı. İnter'in de berabere kaldığı haftada kazanamayarak çok büyük bir avantajı tepmiş oldular.

Trabzon-Galatasaray: Maç Onur'un önemli kurtarışlarıyla başladı ve o pozisyonlardan biri gol olsaydı Galatasaray yenilmezdi bana göre. Ama futbol bu işte, deplasmanda Trabzonspor'a karşı yakalıyorsan atacaksın en azından bir tanesini. Zaten Galatasaray'ın deplasmanlarda oynadığı oyun ve yaşadığı puan kayıpları ortada. Trabzonspor'un golünde ise Umut'un presi -tabii diğer 2 oyuncunun da- çok önemliydi, Emre Güngör için üzüldüm açıkçası. Galatasaray oyunun geri kalan bölümünde baskı kuramayınca puan kaybı kesinleşmişti. Beraberliği yakalayabilirlerdi, iki taraf da çok pozisyona girdi, ama kaleciler gollere izin vermediler. Leo Franco çıkış içerisinde, derbide bu performansını sürdürürse skora etki edebilir. Onur'un ise ilk 11'de oynayacağı garanti değilse 3 büyüklere transfer olmaması lazım. Harcanmasını istemiyorum.. Şenol Güneş'in geldiğinden beri takıma çok katkı yaptığı ortada, Galatasaray cephesinde ise Rijkaard'a hala laf söyletmeyenler Skibbe gönderilirken neredeydiler merak ediyorum bir Skibbesever olarak.

Zaragoza-Barcelona: Maçı yarım yamalak izledim, dolayısıyla yorum yapmam doğru olmaz. Hatta 4-2 bittiğini az önce farkettim, son dakikalarda 3 gol birden olmuş. Fakat sadece iki noktada görüş belirtmek istiyorum. İbrahimovic'in kaçırdığı gol inanılmazdı. Şampiyonluk İbrahimovic'in yapacaklarına bağlı bence. Tamam, Messi, İniesta, Xavi ve takımın oyununa diyecek laf yok ama elbette gün gelecek bunlar duracak, İbrahimovic'in devreye girmesi gerekecek. Yükselişe geçmezse "bu iş zor yonca".

İkinci konu ise Messi'nin performansı. Küçükken izlediğim futbolcuların, efsanelerin yeri bende çok ayrıdır. Ama sanırım böyle devam ederse, 40'lı yaşlarıma geldiğimde çocuklara "izlediğim en iyi futbolcu Messi'ydi" diyeceğim. Anlatılmaz işler yapıyor. Gerçi ben hep onu Barcelona'dan alsak -aynısı C. Ronaldo için de geçerli- yine büyük ama işlerin iyi gitmediği bir takıma koysak ne yapar merak ediyorum. Örneğin, Diego'yu çıkarıp Messi'yi koysak Juventus'a, aynı Messi'den bahsedebilir miyiz?

2 yorum:

  1. valla iyi değil olağanüstü işler yapan bir futbolcuyu x takımından alıp y takımına koysak aynı şeyleri yapar mı? bu bakış açısı benim tuhafıma gidiyor, adamın yaptıklarını küçümsemekten başka bir çıkarım değil bence. ve evet messi, juventus'a gittiği zaman da 4 kişiyi arka arkaya çalımlar, serbest vuruştan gol atar, müthiş ara paslar atar.

    YanıtlaSil
  2. baldur: gördüğün gibi ben yazıda övdüm messi'yi hatta bu gidişle izlediğim en iyi futbolcu olacak belki de dedim. ama işte soru işaretleri var kafamda ve bu da gayet doğal bana göre. aynı şekilde o zaman guardiola'ya da dünyanın en iyi 2-3 hocasından biri demeliyiz ki bence küçük bir takımda başarılı olmadan istediği kadar kupa kazansın boş. mourinho'nun porto'yla yaptıklarına bakalım örneğin. adam hem uefa'yı kazandı, hep şampiyonlar ligi'ni kazandı porto gibi bir tkaımla.

    YanıtlaSil