23 Mayıs 2010 Pazar

Trabzonspor 2009/2010: Bir Sezon Böyle Geçti


Sezonu Ziraat Türkiye Kupası ve onun kadar etkili olmasa da şampiyonu belirleyen takım olarak kapatan Trabzonspor, 2009-2010 sezonuna, tarihinin büyük bir kısmında olduğu gibi yine “şampiyonluk” parolasıyla girdi. 2008-2009 sezonunda kabuk değiştiren, bir kamyon dolusu oyuncu alarak bambaşka bir yüzle, biraz da yakaladığı sinerjiyle son haftalara kadar şampiyonluk yarışının içinde bulunan, olamasa da birkaç sezondur taraftarına unuttuğu bu heyecanı yeniden yaşatan Trabzonspor’da herkes takımın bu sezon oturan kadrosuyla çok daha iyi işler yapacağını umuyordu.
Sezon içerisinde Trabzonspor’un şampiyonluk ümitlerini bir başka bahara bırakan en önemli sorunlardan birinin başlangıcı daha bitmemiş eski sezona dayanıyordu. Hezimetle sonuçlanan Sivasspor maçından sonra Ersun Yanal’ın görevine bir nevi yönetim tarafından son verilmiş, Sadri Şener ve ekibine ilk büyük tepkiler o zamanlarda gelmeye başlamıştı. Hem bu tepkileri unutturmak hem de sözünü verdikleri şampiyonluk mücadelesini insanların içine sinecek bir teknik direktöre emanet etmek isteyen yönetim ilk önce, artık bir gelenek olarak Şenol Güneş ismine yönelmiş, Güney Kore’de sözleşmesi devam eden Güneş’ten kesin bir olumsuz yanıt alınca seyyahlığa başlamıştı. Bu gibi durumların bir klasiği olarak gündeme bir çok isim gelmiş, bu isimlerden en ünlüsü olan Sven-Göran Eriksson ismi taraftarları heyecanlandırırken, yine bir Trabzonspor klasiği olarak şapkadan çok alakasız bir isim, Hugo Broos çıkmıştı.
Belçika’da başarılı olan ama ülke dışındaki ilk ve tek çalışmasında bir önceki sezon bir Yunan takımını lig düşüren Hugo Broos ismi beraberinde bir ton soru işaretlerini getirmiş, Sadri Şener yönetimini iyice köşeye sıkıştırmıştı. Tam da bu esnada ortaya çıkan yerli yardımcı antrenör karmaşası sonrası daha sezonda topa resmen vurulmadan kazan kaynamaya başlamıştı. Sezonun ilk maçında, kendisine her zaman, iç sahada ise herkese ters gelen son iki sezonun flaş takımı Sivasspor’u 2-1 mağlup ederek lige başlayan Trabzonspor bu heyecanın hemen akabindeki hafta kendi sahasında Diyarbakırspor’a saçma sapan bir şekilde mağlup olup, bir de üç kulvarda da başarı sözü paralelinde Avrupa Kupaları’nda en azından gruplardan çıkmayı planlarken, çıkmayı düşündüğü o gruplara giremeyince sorumlular yağlı ilmeği yavaş yavaş boynunda hissetmeye başlamıştı. Her senenin klasiği olan kötü senaryo, bu sefer vizyona çok daha erken girmişti.
Takım sezonun ilk maçları oynanırken inişli çıkışlı bir grafik sergilemeye başlamış, bu yüzden zirve ile olan puan farkı yavaş yavaş açılmaya başlamıştı. Geçen sezonun birbirinin neredeyse sadece adını bilen futbolcu kadrosu, üstünden bir sene geçtikten sonra birbirine daha iyi alışacakken iyice yabancılaşmaya başlamış, bir önceki sezon takımı ayakta tutan mücadele gücünün ve hırsın çeyreğine bile ulaşılamamıştı. Durumun bir yerden patlayacağı alenen belli olmakta ama nerede ne zaman patlayacağı bilinmemekteydi. Ta ki 13. hafta oynanan Kasımpaşaspor deplasman karşılaşmasına kadar. Maça iyi de başlayan, hatta 1-0 öne geçen Trabzonspor, daha sonrasında rakibi tarafından sürklase edilmiş, basit hatalar sonrası 3-1 yenilmiş, bir o kadar golü yemekten de son anda kurtulmuştu. Kaynayan kazan artık taşmaya başlamıştı, bir şeylerin olacağı belli olmuştu ve o şeyler de saatler içerisinde olmuştu; Hugo Broos ile yollar ayrılmış, takımın as kadrosundan 5 oyuncu kadro dışı edilmişti.

Takımın, ilk 11’i sahaya çıkaracak oyuncu portföyü vardı ama hoca konusu acilen çözülmesi gereken bir sorundu. Sadri Şener yönetimi Broos kumarını kaybetmiş bir halde, 2 senelik görev döneminin en zor zamanlarını yaşamakta, ortalıkta hoca da takımın yarısı da olmadığından oluşan tüm tepkileri sadece onlar üzerlerine çekmekteydi. Bu esnada Sadri Şener acil durum düğmesine bastı. Bu onun son şansıydı, aksi bir durum bundan sonrası için kendisini “Trabzonspor eski başkanlarından…” ile başlayan ifadelerle karşı karşıya bırakabilirdi. O acil durum düğmesinin hemen üzerinde yazan isim belliydi; Şenol Güneş.
Sezon başında kendisini A planı olarak düşünen yönetim, bir B planı hazırlamayınca, Güneş’ten aldığı hayır cevabı sonrası afallamıştı ve yapılan amatör hatalar sonrası durum birkaç ayda içinden çıkılması zor bir hale gelmişti. Her şeyi resetleyecek, durumu az da olsa Haziran 2009’daki ana getirebilecek tek yol gecikmeli de olsa o A planını gerçekleştirmekti. Trabzonspor standartlarına göre hayret edilecek bir şekilde çok kısa sürdü her şey, bir hafta içerisinde Şenol Güneş’le anlaşma sağlandı, ülkede karşı ihtilal olmuş da sürgünde yer alan kral geri dönermiş gibi karşılandı memleketinde. Sadri Şener için kumar, artık son tura girmiş Rus ruletine dönüşmüştü, bir ikinci şansı olmayabilirdi.

Sorunlar dağ gibiydi, yarısına gelmeyen sezonda futbolcular Mayıs ayı boşvermişliği içerisindeydi. Herkesin kafası karışık, devre arası için gözlerini kapıya diken oyuncu sayısı fazlaydı. Takımın başına 4. kez geçen Güneş’ten beklentiler onu sıkıntıya sokacak derecede değildi bu sefer belki ama en azından bir kıpırdanma görülmesi de isteniyordu. Devre arası kampında Şenol Güneş’in ipleri iyice eline alacağı alenen belliydi ama en azından moral-motivasyonun yükselmesi için kalan maçlar, özellikle Fenerbahçe ile oynanacak lig ve Galatasaray ile oynanacak Türkiye Kupası maçlarında güzel sonuçlar alınmalıydı. Ancak takım gerçekten o kadar düşmüştü ki Şenol Güneş bile anlık yükselmeyi istediği şekilde gerçekleştiremedi; takım iki ezeli rakibine de mağlup oldu. Artık tüm gözler devre arası kampı ve dolayısıyla ikinci yarıdaydı.

Beklendiği üzere devre arası hazırlık kampında Şenol Güneş etkisini göstermeye başlamıştı. Ajanslara düşen görüntülerde ve açıklamalarda futbolcuların yüzlerinin tekrar güldüğü, sanki ikinci yarıya değil de yeni sezona başlar bir havanın oluştuğu görülmekteydi. Tam da bu esnada gündemin bir diğer önemli maddesi ise ilk yarı boyunca takım kadrosunda en çok eleştiri alan Gökhan Ünal’ın olası Fenerbahçe transferiydi. Transfer furyasının yaşandığı 2008-2009 sezonu başında alınan en pahalı oyuncu olan Gökhan, beklentileri özellikle yeni sezonda karşılayamamış, adeta günah keçisi ilan edilmişti. Şimdi en az zararla elden çıkarılma şansı doğmuştu ve bu şansı sağlayan Fenerbahçe’ye herkes içten içe teşekkür ediyordu; Gökhan 1.5 senelik Trabzonspor kariyeri sonrası gecikmeli de olsa İstanbul’un yolunu tutmuştu.

Devre arası hazırlık kampıyla Türkiye Kupası grup maçları çakışmış, takım için bir nevi hazırlık karşılaşması fırsatları oluşmuştu. Grup ilk maçında Galatasaray’a yenilen Trabzonspor’un gruptan çıkması için geriye kalan maçlarını mutlaka kazanması gerekiyordu, yani takım kendini denerken biraz da sonuç odaklı oynamalıydı, yoksa sezonun geri kalanı için hedefsiz takımın taraftarına vereceği tek şey ızdırap ve pişmanlık olurdu. Grup maçları fevkalade güzel geçmiş, bu güzellik sonuca yansımış, ama her şeyden önemlisi oynanan futbol, daha bir-iki ay öncesine kadar futbol kelimesini duyunca gözü ufka dalan taraftarları mutlu etmişti. Bu tablo lig maçlarına da yansımış, iyi futbol, güzel sonuçlar, sıralamada yukarıya doğru tırmanış, kaybolan o heyecanı bu futbol kentine tekrar geri getirmişti. Şenol Güneşli Trabzonspor klasik bir ifadeyle “güneş” açmaya başlamıştı.

Hem lig hem de Türkiye Kupası’nda üst üste gelen maçlarda alınan sonuçlar, takımın seneyi hangi hedef doğrultusunda sürdürüp tamamlayacağı konusunda ipuçları vermeye başlamıştı. Ligde baskılı oynanan futbola rağmen gol yollarında yaşanan kısırlık sebebiyle sonuca gidilemeyip, zaten hali hazırda geride kalınan ligin tepesi bir türlü yakalanamıyor, ancak kupada alınan sonuçlar Trabzonspor’un yolunu bir anda finale doğru götürmeye başlıyordu. Artık yetkili ağızlardan da, düşünülenler resmiyete dökülüyor, takımın bu sezon en büyük hedefinin Türkiye Kupası’nı kazanmak olduğu, lig için klasik hedefsiz takım tabiri olan “mümkün olan en üstte bitirmek” amacının gerçekleştirilmek istendiği söyleniyordu.


Var olan tek somut hedefte Trabzonspor’un yolu hep açık kalıyor ve takım Antalyaspor’u 2-0 ve 0-1’lik skorlarla eleyerek Türkiye Kupası finalinde Fenerbahçe’nin rakibi oluyordu. Kupayı 7 kez müzesine götüren Trabzonspor 8.’si için hazırlıklarını yapıyor, böylesine çalkantılarla geçen bir sezonda en azından bir kupa ile kendini taraftarlarına affettirmek istiyordu. İlk kez bir Türkiye Kupası finalinde karşılaştığı ezeli rakibi Fenerbahçe’yi, geriye düşmüş olduğu maçta güzel bir futbolla 3-1 mağlup ederek kupayı müzesine götürüyor, 6 senelik kupa hasretini sona erdirip taraftarını çok üzdüğü böylesine bir sezonun sonunda onları sevindiriyor ve yeni sezonda çıkılacak hedefi bol yol için camiaya özgüven aşılıyordu.
Şimdi Trabzonspor için çok kritik bir döneme giriliyor. 34 senedir üstünde taşıdığı “Anadolu’nun tek şampiyonu” apoleti yok artık. Nedendir bilinmez bana hep bu apoletin arkasına sığınıyor gibi gelen Trabzonspor’dan artık herkes şampiyonluk bekliyor haklı olarak. İroniye bakın ki kendisi örnek alınarak şampiyonluk mücadelesi veren takımları örnek alacak belki de Trabzonspor şampiyon olana kadar. Takımından kovalarcasına gönderdiği oyuncuların as kadrosunda yer aldığı takımın şampiyonluğa nasıl ulaştığını göz önünde bulundurarak çıkacak yoluna. Geçmiş acı tecrübelerden dersini almış bir şekilde, Şenol Güneş önderliğinde, hiçbir zaman yılmadan vazgeçmeden, tam bir Karadenizli inadı sergileyecek bu yolda, asıl hedefe varana dek.

Artık sıra, uzun süre sonra Anadolu’ya gelmiş kupayı Anadolu’nun kuzeybatısından kuzeydoğusuna taşımaya geldi. Çünkü inanıyoruz ki şampiyonluk bir başka yakışacak bu takıma.

3 yorum:

  1. eline emeğine sağlık..

    YanıtlaSil
  2. abi cok guzel yazmissin eline saglik. transfer ne yapariz sence?

    YanıtlaSil
  3. recep güzel yazmışsın ama bir detayı es geçmişsin sanki.
    trabzon ligin ilk yarısında biri kupa olmak üzere 4 derbi oynadı ve 4'ünü de kaybetti.
    son ikisinde dediğin gibi şenol güneş vardı takımın başında ama o kadar kısa sürede yapacağı bir şey yoktu..
    ancak ikinci devre tablo ortada. yine biri kupa toplam 4 derbi. 2'si eze eze kazanıldı, diğer iki deplasman derbisi de berabere. saracoğlu'ndaki maç nasıl fener'in hakkıysa, inönü'deki maç da sizin hakkınızdı.
    büyük teknik direktör olmak böyle olsa gerek. orta sahanda en savaşçı oyuncun uzun pas uzmanı teknik selçuk olacak ve final maçlarını kaybetmeyeceksin.
    umut'u unutma, vefasızlık yapma :)

    YanıtlaSil