28 Ocak 2010 Perşembe

Aykut Kocaman: "Büyük İhtimal Transfer Yapmayacağız"



Türkiye Kupası kuralarını izleyenlerin gördüğü gibi Fenerbahçe'yi Aykut Kocaman temsil etti. Sonrasında yaptığı açıklamada da, "Çok ekstra bir durum yaşanmadığı sürece transfer yapmayacağız" dedi. Tam da benim düşündüğüm noktaya geldi olay. Nihat Özdemir'in "biz en iyisini alacağız!" açıklaması ne olacak şimdi?

İdmandan Kareler



Kayserililer...



Abi&kardeş...

Türkiye Kupası Kuraları Çekildi



Birkaç dakika önce Türkiye Kupası kuraları çekildi. Eşleşmeler şu şekilde;

- Fenerbahçe-Bursaspor / Manisaspor-Denizlispor
- Antalyaspor-Galatasaray / İstanbul Bld.-Trabzonspor

İlk maçlar 3 Şubat, ikinci maçlar 10 Şubat Çarşamba günü oynanacak.

Fenerbahçe Bursaspor karşısında zorlanabilir tabii ki. Ama ben sürpriz olmayacağını ve Galatasaray'la final oynanacağını düşünüyorum. Trabzon-Fenerbahçe finali de güzel olabilir aslında. :) Bekleyip görmek lazım...

Fenerbahçelilerin Transfer Beklentisi


 Revivo, Ortega ve Ceyhun'lu bir ilk 11.

Fenerbahçe uzun yıllar boyu "transfer şampiyonu" olarak anıldı ve kadronun yıldızlarla doldurulduğu sezonların çoğunda da şampiyonluk ve başarı gelmedi. Şampiyonluğun gelmesini geçtim, hiç hatırlanmak istenmeyen günler yaşadık. Tek istisna 2000/01 sezonudur herhalde son dönemde, hem lig şampiyonu, hem transfer şampiyonu olunan yıl olarak. Örneğin, 2002/03 sezonu başında, ileri bölgede Revivo, Rapaiç, Ceyhun, Yusuf, Serhat, Oktay gibi dönemin en gözde yıldızlarının yanına, Ortega, Washington ve Tuncay'ın eklenmesine rağmen, takım devre arasında darma dağın olmuştu. Sezon sonunda da 51 puanla 6. olabilmiştik (Trabzonspor'la aynı puanla).

Aziz Yıldırım'ı çokça eleştirdim önceki yıllarda taraftarları "yıldız transferiyle kandırıyor" diye. Önümüzdeki günlerde 12. yılını dolduracak başkanlık görevindeki (15 Şubat 1998'de başkan olmuştu). Bu 12 yılı ikiye ayıracak olursam, ikinci 6 yılda en azından ilk 6 yıla göre çok daha doğru transferler yaptığını söyleyebilirim. Kadroyu yıldızlarla doldurmak yerine, az ama öz transfer yapmaya başladı. Hatalar yok mu? Çokça. Fakat anlamış olmalı ki şampiyonluk transferlerle gelmiyor.

Onca yıldız transferine rağmen, 13 küsür yaşına kadar sadece tek şampiyonluk sevinci yaşayan bir Fenerbahçeli olarak, yıldız transferlerle şampiyonluk ve başarının gelmediğini en iyi bilenlerden biriyim. Artık çocukluk dönemimdeki gibi Fenerbahçe'ye yıldız isimler gelsin diye ölüp bitmiyorum. Geçen gün Ricardo Quaresma yazımda da belirttim bunu. Boliç'in, sonrasında Baliç'in, daha sonraki dönemlerde Revivo'nun, Ortega'nın transfer olduğu günleri hatırlıyorum da... Dünya'nın en mutlu insanı bendim o an için.


Bir daha bu kadar Fenerbahçeli yıldız aynı masaya denk gelemezler herhalde (Serhat, yanılmıyorsam Yusuf, Washington, Revivo, Ortega, Mirkovic ve Rapaic).

Sezon başından beri Fenerbahçe'nin kadrosunun koyulan hedefler için yeterli olduğunu düşünüyorum. Alınan sonuçlarla ve oynanan oyunla da fikrim değişmedi. Kadro bolluğuna ve "lüks transfer"e sonuna kadar karşı olduğum için, Gökhan Ünal transferine bile karşı çıktım (yedek kalmayı sorun etmeyecek, Güiza ve Semih'e alternatif olarak alınacak, gelecek vadeden bir golcü daha iyi olurdu bence). Roberto Carlos ve Kazım'ın yeri doldurulsa tamamdı benim için devre arası transferi. Andre Santos'u yeni sol bek transferimiz sayıyorum, geriye 8. yabancı olarak ofansif bir oyuncu almak kalıyor. İlk başlarda Manisalı Simpson'ın adı geçti. Çok fazla tanımamakla birlikte, Türkiye'yi bildiği için olumlu bakıyordum transferine. Sonuçta yine sakatlansa da hazır olduğunda bu takıma çok yararlı olabilecek bir Deivid alternatifi var.

Fakat Galatasaray'ın yaptığı yıldız transferleriyle birlikte, yılların "transfer şampiyonu" takımının taraftarları "doğal olarak" beklenti içine girdiler. Yani düşünce olarak bu tarz transfere karşı olsam da, kimsenin düşüncesine laf söylemek haddime değil. Roberto Carlos, Anelka, Ortega gibi futbolcuları izlemiş taraftarların, yine onlar gibi yıldızları takımda görmek istemeleri normal. Maalesef bu aşamada yöneticimiz Nihat Özdemir bana göre çok talihsiz bir açıklama yapıyor. Canlı dinlemedim ama yanılmıyorsam şunu demiş, "Biz en iyisini/büyüğünü alacağız".

Talihsiz bir açıklama diyorum, milyonlarca taraftar "gereksiz" bir şekilde beklenti içine giriyor. Bizim şu an için en iyisini almamıza gerek yok ki... Takımımızın kadrosu çok kötü olur, Alex ayrılmıştır, Emre ayrılmıştır, o zaman haklısın. Takıma uygun ve akılcı bir transfer yapmak yerine, Mehmet Topuz transferinde de olduğu gibi, sırf ezeli rakibe misilleme olsun diye biz en iyisini alacağız diye açıklama yapıyorsun. Fenerbahçe'nin bu gücü var, yönetim elbette alabilir. Ama transferin bitmesine 3-4 günlük bir süre kaldı, ya şartlar uymazsa ve önemli bir yıldız alınamazsa? Simpson alınırsa?

Açın bakın, Antu forumlarını okuyun. Taraftar kimleri bekliyor. Geçen yaz da Robben'den tutun, Eto'o'ya kadar birçok ismin geleceğini umuyordu, hayal ediyordu Fenerbahçeliler. Kimler alındı, Andre Santos ve Cristian. Nihat Özdemir o açıklamayı yapmasaydı, Galatasaraylı Abdurrahim Albayrak, "Fenerbahçe çok ünlü bir isimle anlaştı" demeyecek, basın Quaresma gibi isimleri yazmayacak ve Fenerbahçeliler de gereksiz yere beklentiye girip, sonrasında hayal kırıklığı yaşamayacaklardı.

Toparlayacak olursam, Fenerbahçelilerin büyük yıldız transferlerini beklemesi, özellikle Nihat Özdemir'in açıklamasından sonra çok normal. Ama büyük yıldızlarla şampiyonluğun gelmediğini, çok ucuza alınan, kimsenin tanımadığı Nobre'nin, 2003/04 sezonunda şampiyonlukta çok büyük payı olduğunu hiçbir Fenerbahçeli unutmasın. Yeni yeni tanınmaya başlayan, ismi geçen yıldızlar gibi düşüşte değil yükseliş aşamasında olan, yetenekli bir oyuncu bizim için yeterli olacaktır. İnşallah en doğru ismi alırız...

No Comment!


Jerome Rothen



Son durumunu bilmediğimden ne kadar yararlı olur bilmiyorum Ankara ekibine. Elbette Lemerre son dönemki performansından haberdardır. 7 Haziran 2008'de Ekşi Sözlük'te Rothen'le ilgili şu entry'yi yazmıştım, "Monaco'dayken Patrice Evra ile birlikte sol kanatta çok iyi işler yapıp, Fransa Milli Takımı'nda oynama fırsatı bulmuştu. Fakat daha sonra PSG'ye son zamanlarda transfer olan her futbolcu gibi hayatının hatasını yapıp, kariyerinin içine etmiştir. Başka bir takıma transfer olsaydı belki de Euro 2008'de Malouda'nın yerine onu izleyecektik".

Umarım başarılı olur ve eski günlerinden esintiler sergiler. Türk futbolcuların ondan öğrenecek çok şeyi var.

25 Ocak 2010 Pazartesi

Disiplin & Af



Öncelikle belirteyim, Önder'e hep destek verdim şimdiye kadar. Sorunum Önder'le değil yani, başka bir futbolcu kadro dışı bırakıldıktan kısa bir süre sonra takıma dönse yine yazardım bu yazıyı.

Colin Kazım ve Önder neden kadro dışı bırakıldılar? Disiplinsiz davranışları yüzünden. Kısaca disiplini sağlamak için. E Colin Kazım transfer oldu, Önder takıma geri döndü. Ne biçim iş bu anlamadım ben... Hani kadro dışı kalmasının başka bir sebebi olur tamam da... Disiplinsiz davranışları yüzünden kadro dışı bırakılan Önder bambaşka bir insan mı oldu kısa süre içinde?

Disiplin yüzünden bir oyuncuyu kadro dışı bırakıyorsan, olay bitmiştir. Madem affedecektin çok kısa bir süre sonra, neden kadro dışı bırakıyorsun? Yapılacak iki şey vardı, çok ağır para cezası verip olayı kapatmak kadro dışı falan bırakmadan.. Ya da kadro dışı bırakıp takımdan göndermek. Ama ikisi de yapılmadı...

Olayın Aziz Yıldırım'ın istifalarından farkı kalmadı maalesef... Yine de Aykut Kocaman'ı bir dinlemek gerek.

Bir Quaresma'mız Eksikti!



Dün akşamdan beri ortada bir Quaresma lafı dönüp duruyor. Gelirse elbette uzun uzadıya yazarız ama şu an için Fenerbahçelilerin geneli gibi Quaresma için ölüp bitmediğimi, bu transfere sıcak bakmadığımı söyleyebilirim. Quaresma'nın yeteneğine elbette kimse bir şey diyemez. Gelir belki burda 2 yılda efsane olur. Benim sıcak bakmama sebebim de Quaresma isminden çok Fenerbahçe Yönetimi'nin transfer politikasıyla ilgili.

Yönetime ve Fenerbahçelilere sorum şu;

Neden yeni yeni tanınmaya başlayan, kulübünün en önemli isimlerinden biri olan ve maçların hemen hemen hepsinde forma giyen, hedefi Avrupa'nın en üst düzey kulüplerinden birine transfer olmak olan, bunun için de yeterli kaliteye sahip bir futbolcu almak yerine Anelka, Quaresma vb. örneklerde olduğu gibi, genç yaşta şöhreti yakalamış, Allah vergisi yeteneğini doğru bir şekilde kullanamamış, Avrupa'nın en önemli kulüplerinde forma giyen fakat kariyeri düşüşe geçmiş, sorunlu süperstarları transfer ediyoruz? Neden Porto, Lyon, Ajax gibi kulüpleri örnek almak yerine maalesef ama maalesef yıldız transferi açısından "Katar" kulüplerinden farkımız kalmıyor? Lyon neden Roberto Carlos, Anelka, Quaresma gibi futbolcuları tranfer etmiyor, hiç düşündünüz mü?



Belki tamamen yalan haberdir bu, günahını almayayım yönetimin. Belki Dentinho'yu veya başka bir "yıldız adayı"nı alacağız birkaç gün içinde. Dentinho ve Quaresma arasında o kadar çok fark var ki transfer politikası açısından...

Yazıyı sevgili Ich'in 26 Mart 2007'de Quaresma ile ilgili yazdığı entry ile bitireyim;

"Bir lakabı da prenstir Portekiz'de. Bizim memlekette nasıl "Sergen kendini futbola adasaydı şurada olur" diye hala içki içerken konuşuruz ya, Portekiz'de de Kazım Kanat varsa "Quaresma futbola ihanet etti" diyordur. Biraz daha profesyonel olsa şu an adına 18 değil 180 entry girilmiş olacaktı muhtemelen. Chelsea maçında denediği şutu dün gece Belçika maçında gene denedi ve golü attı, vuruştan önce topun yönünü topuk hareketi ile inanılmaz değiştirdi."

Edit: Hem Dentinho, hem de Quaresma haberi bugün yalanlanmış. Dentinho'nun bu kadar süre sonra yalanlanması dikkat çekici. Neler olacağını göreceğiz birkaç gün içinde...

Kazanma Arzusu Yetti



Bu aralar yeni 2 yabancı diziye sardığımdan ve aralıksız 3'er 4'er bölüm izlediğimden, maçla ilgili yazı yazmamıştım. Fakat az önce Digiturk WebTv sayesinde -cuma günü bizim maçtan önce bir mail geldi bana, indirime gitmişler, ben de direkt satın aldım paketi- birkez daha izledim maçı, bir şeyler yazsam iyi olacak.

Öncelikle, tam zeminle ilgili yenileme çalışmaları yapıldığı sırada, hava şartlarının bu noktaya gelmesi çok kötü oldu. Bundan 8-9 sene evvel Ali Sami Yen'in de böyle olduğunu hatırlıyorum bir dönem. Maraton'da, "Tarlaya Ektim Soğan" adlı şarkı eşliğinde bir klip yapmışlardı hatta. Özellikle 2. yarı, zemin daha da kötü bir hale geldi ve Bekir-Mehmet Topuz'un bulunduğu kulvar bataklığa dönüştü.

İlk 11'de düşündüğümden sadece bir farklı isim vardı, Vederson. Ben onun yerine Özer'in oynayacağını düşünüyordum. Alex ve Gökhan Gönül'ün yokluğunu Fenerbahçe gibi büyük bir kulüpte kimse bahane etmemeli. Fakat hava ve zemin şartları bana "oyunculara, hakeme, fazla yüklenme be Emre!" dedirtti maç sırasında.

İlk yarıda takım her ne kadar istekli olsa da, yeterli gol pozisyonu yaratılamadı. Sağ kanat çok etkisizdi. Bekir zaten çok az çıkıyor. Mehmet Topuz ise çizgiye inmiyor. Daha çok içeriye kat ediyor fakat basit top kayıpları yapıyoruz o bölgede. Sol kanat ise sağa oranla çok daha iyiydi. Vederson-Andre Santos ikilisini beğendim, pozisyonlarımızın çoğuna o bölgeden yaptığımız ataklarla girdik. Alex'in yokluğunda, Mehmet Topuz etkisiz olunca, Özer de maça yedek başlayınca, pozisyon hazırlama görevi Emre'ye düştü ama Emre de ilk yarıda yeteri kadar ileri çıkmadı.

Denizlispor'un ise gücü belli. Neredeyse hiç pozisyonları yoktu ilk yarı boyunca. Genç teknik adam Hakan Kutlu, "Ben önce tamamen defansı düşüneyim de, son dakikalarda Youla'yı sokup kontradan belki 1 tane sıkıştırırız" der gibiydi.

İkinci yarıda Fenerbahçeli futbolcular isteğin yanına baskıyı da koydular. Daha önde oynamaya başladık. Daum da Vederson'u çıkarıp Özer'i soktu 55. dakikada. Genel ne düşünüyor bilmiyorum ama ben Vederson'u beğendim, Daum'un Vederson'u kötü oynadığından değil de, daha ofansif oynamamız gerektiğinden oyundan çıkardığını düşünüyorum. Özer'in girmesinden sonra, Emre'nin de hücumda daha etkili olmasıyla önemli pozisyonlara girdik. Güiza'nın direkten dönen şutunun haricinde Özden çok başarılıydı. Pozisyonlara rağmen gol gelmeyince, Daum Bekir'i de çıkarıp 3. santrforu soktu oyuna. Sahada Semih, Gökhan ve Güiza'yı bir arada görünce, Zeman'lı günler geldi aklıma... O da Bolic, Preko ve Moldovan'ı ilk 11'de başlatıyordu. Yanlış anlaşılmasın, Daum'un bu değişikliklerini çok severim, maçı kazanmak için gerekirse 5 forvet de oynatırsın.

Golü bir şekilde atacağımıza inanıyordum ama direkt frikikten atacağımız aklımdan geçmiyordu. Bu noktada Semih için de ayrı bir parantez açayım, formsuz diye ben de eleştirdim zaman zaman Semih'i son aylarda ama özellikle maçın 2. yarısında çok iyiydi. Vücudunu çok iyi kullandı, bu özellik her golcüde yok. Kaçırdığı pozisyonda şanssızdı, güzel vurdu. Gol öncesindeki faulü de yine onun becerisiyle kazandık. Topun başına Andre Santos geçtiğinde topa böyle vurmasını beklemiyordum, o dakikaya kadar gayet iyi oynayan Özden'in de hatasıyla öne geçtik.

Bence bu golden sonra Daum hemen 3 santrfordan birini çıkarmalıydı. Ama bu değişikliği yapmadı, biraz beklemek istemiş olabilir. Eskişehir'den, kaçırdığı 2 inanılmaz gol sonrası kavgalı bir şekilde ayrılan Youla, oyuna girer girmez yapacağını yaptı ve Bilica'dan çok çabuk bir hareketle sıyrılarak maça eşitliği getirdi. Başka bir gün olsa umudumu yitirebilirdim açıkçası, ama futbolcular gerçekten çok arzuluydular. Gördükleri "çok gereksiz" kartlar, Emre'nin hakeme ikide bir itirazı bunun göstergesiydi.

2. yarıda ofansif olarak takıma daha çok katkı yapan Emre, 86. dakikada sahneye çıktı ve kaptığı top sonrası golde önemli pay sahibi oldu. Gökhan, Semih, Güiza... 3 santrforun da golde katkısı var. Özer de oyuna girdiği andan itibaren etkiliydi, o anda orada bulunması bile önemliydi. Fenerbahçe formasıyla ligdeki ilk golünü de atmış oldu.

2-1'den sonra açıkçası maça bitti gözüyle bakıyordum, Güiza'nın golü işin kaymağı oldu. Güiza'yı yine beğendim, Semih'le de iyi anlaştı. Art arda 5. maçında da gol attığı detayını ise gözden kaçırmamak gerek. Son 3 lig maçına bakalım, ölüp ölüp dirildiğimiz Ankaragücü maçında onun golüyle galip geldik. Zorlu Trabzonspor deplasmanında da öyle. Cuma akşamı ise attığı golün yanı sıra galibiyet golünün asistini yaptı. Güiza'yı hala acımasızca eleştirenlerin feci derecede obsesif olduğunu düşünmeye başladım.

Galibiyet güzel, mücadele-hırsa eyvallah... Şimdi de biraz eleştiri zamanı. Birkaç paragraf üstte de bahsettim, futbolcular o kadar gereksiz kartlar gördüler ki... Hakem birine kırmızı verse ne olacaktı? Ayrıca ben hakem olsam Emre'yi atmıştım, maç boyu hakemin yanındaydı ve devamlı itiraz etti. Zaten sarısı vardı, çift sarıdan atılsa kimse bir şey diyemezdi. Kendini biraz kontrol edebilmek bu kadar mı zor? Bakıyoruz, kart görenlerden Özer haricinde herkes cezalı duruma düştü. İnsanın aklına Rıdvan'ın da söylediği gibi kurt düşüyor acaba bilerek mi gördüler diye... Emre, Andre Santos, Cristian ve Lugano haftaya yok, neredeyse takımın yarısı. Zaten savunmada sıkıntı var, Önder de yok.

Son olarak, Alex ve eşinin özellikle 2. golden sonraki sevinci görülmeye değerdi. Bazı futbolcular vardır, sevinci sahtedir. Alex'in artık iyiden iyiye kendini buraya, Fenerbahçe'ye ait hissettiğini sezebilmek zor değil.

22 Ocak 2010 Cuma

Başlıyoruz!



Son lig maçımızı 20 Aralık'ta Trabzonspor'la oynamıştık, 1 aydan fazla süre geçti. Bu arada kupa maçları oynasak da, Altay ve Eskişehir galibiyetlerinden sonra, pek de önemi kalmadı Kupa'da grup maçlarının. Gerek kendimi yazmaya hazır hissetmemem, gerek maçları 90 dakika dikkatli bir şekilde izleyememem sebebiyle bu 4 maçta da uzun uzadıya bir değerlendirme yapmamıştım. Denizlispor maçı öncesi, son durumları kısaca bir gözden geçirelim.

Beşiktaş, Kasımpaşa ve Eskişehir maçlarıyla takım dibe vurmuştu. Gerçi puan durumunda hala avantajlı olmamız ve Avrupa Ligi'nde iyi gittiğimiz için, bu takımda önemli değişikliklere yol açmadı. Takım 3-4 puan gerideyken, Avrupa'dan elenmişken art arda 3 yenilgi alındığını düşünsenize? 90'lı yılların 2. yarısını hatırlayalım... Çok zor da olsa Güiza'nın son dakika golüyle kazandığımız Ankaragücü maçı, sonrasında yine Güiza'nın golüyle Trabzonspor maçından aldığımız 3 puan, devreye lider girmemizi sağladı.

Takımda sorun yoksa, oyuncular iyi anlaşıyorsa, transfere gerek yok diyordum hep. Bu fikrim değişmiş değil fakat takımdan Colin Kazım, Roberto Carlos ve Önder Turacı ayrıldı. Roberto Carlos'un yerine Andre Santos transfer edildi saymalıyız. Zaten son maçımızda zaman zaman çok etkiliydi. Önder'in yokluğunda tek alternatif Bekir kaldı. Aykut Kocaman'ın Brezilya'dan eli boş dönmeyeceği düşünülürse, Kazım'ın yeri de doldurulmuş olacak. Gökhan Ünal transferi ise ekstra oldu, bana göre tek santrfor oynanırken ve Güiza&Semih ikilisi sağlamken lükstür Gökhan Ünal. Diyelim ki Alex, Gökhan Ünal, Güiza ve Semih'in hepsi oynayacak durumda. Alex'i ve önünde Güiza'yı oynatacağı kesin gibi Daum'un. E maç zora girmediyse, Gökhan veya Semih oyuna girmeyecek. Uzun vadede inşallah sıkıntı yaratmaz bu durum. Yoksa al 5 tane birbirinden kaliteli santrfor Fenerbahçe'ye yarar sağlayacaklarsa.

Bu akşama gelelim. Büyük ihtimal kalede Volkan Demirel/Bekir, Lugano, Bilica, Andre Santos/Mehmet Topuz, Cristian, Emre, Özer/Güiza, Semih (Gökhan Ünal) 11'iyle başlayacağız karşılaşmaya Alex, Gökhan Gönül gibi önemli isimlerin yokluğunda. Denizlispor'un ise bu sezon yaşadığı sıkıntılar ortada. 2. yarıya Fenerbahçe'den en azından 1 puan alarak başlamak isteyeceklerdir. Ben de dahil olmak üzere, futbolu takip edenlerin çok büyük bir bölümü, Denizlispor'un ligde kalmasının mucize olduğunu düşünüyor. Nihayetinde sadece 7 puanları var, ligde kalırlarsa şampiyonluk kadar önemli bir başarı elde etmiş olurlar.

Futbol bu, tabii ki her şey olabilir ama bu akşam kaybedilecek puanların mazareti olamaz Fenerbahçe açısından. Kalite farkı, ev sahibi olmanın verdiği çok büyük avantaj... Ligde Kadıköy'de 17 maç yapmışız Denizli ekibiyle, 15 galibiyet, 2 beraberliğimiz var. Denizlispor ile oynadığımız son 5 maçı kazandık. Biz lideriz, onlar sonuncu. Üstelik bu sezon Kadıköy'de taraftar desteğiyle oynadığımız 6 lig maçını da kazandık. Artı neredeyse 3 ay geçti Fenerbahçe bir lig maçını taraftarlarının önünde oynamayalı. En son Galatasaray maçını oynamıştık, bilindiği gibi sonrasındaki Kasımpaşa ve Ankaragücü karşılaşmaları kabus gibi geçmişti.

Bu akşam takımdan beklediğim oyuna gelince... Benim yazdığım kadrodan farklı olarak, yine tek santrforlu oynayacağımızı, sol açıkta Uğur Boral'ın, Alex'in mevkisinde Mehmet Topuz/Özer'in görev alacağını yazmış bazı spor siteleri. Her iki ihtimalde de, Bekir'in daha çok savunmada kalacağını varsayarsak, Andre Santos'un maç boyunca gidip gelmesi lazım. Yine Emre, Özer gibi klas isimlere büyük iş düşüyor Alex'in yokluğunda. Hangi sistemde oynarsak oynayalım, en az 2 gol atacağımızı düşünüyorum ama "Fenerbahçeli futbolcuların maç seçme sıkıntısı" bu akşam da ortaya çıkarsa, çok sıkıntılı bir 90 dakika geçirebiliriz.

Skor tahminim 3-1, bol pozisyonlu, az hakem hatalı bir akşam geçirmemiz dileğiyle...

19 Ocak 2010 Salı

Selim Suner Söyleşisi



Bugün, dün demek daha doğru olur herhalde saat 02.22, çok can sıkıcı bir olay yaşadım, o moral bozukluğuyla bizim maçı doğru dürüst izleyemedim. Belki de sezonun seyir zevki açısından en süper maçlarından biriydi, zerre keyif alamadım bu yüzden.

Gün içerisinde (henüz moralim bozulmamışken) Galatasaray tribünlerinin sevilen isimlerinden -ki kendisini çok yakından tanımasam da, tanıdığım en iyi 3-5 Galatasaraylıdan biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim- ve 5 yıla yakın bir süre Sabah'ta çalışan Selim Suner'le keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Futbola dair çoğu şeyden bahsettik. Tekrardan teşekkür ediyorum Selim Abi buradan sana.

Scugnizzi: Herkesin takım tutmasına vesile olan bir kişi/olay vardır. Örneğin; fanatik Fenerbahçeli dayım olmasaydı, büyük ihtimal ya Beşiktaş, ya da Galatasaraylı olacaktım. Çünkü babam Beşiktaşlı, annem Galatasaraylı. Senin Galatasaraylı olmanı sağlayan kişiler kimler? Yoksa hiç de azınsanmayacak bir bölüm gibi, aile fertleri yüzünden başka bir takımı mı tutmak zorunda kaldın küçükken?

Selim: Çocukluğumdan beri, Fenerbahçe'nin etkisinin yoğun olarak hissedildiği bir bölgede oturuyorum. Ancak yaşımın ufaklığından mıdır bilinmez, o dönemlerde semtimden dolayı hayatımda bir Fenerbahçe etkisi yaşamadım. Babamın amcası Gayrettepe'de otururdu. Hafta sonları da nedense sık sık onlara giderdik. Galatasaray maçlarına giden insanları gördüğümü hatırlıyorum bu ziyaretler sırasında. Tabii bahsettiğim yıllar 1985-1986 civarı. Kağıttan şapkalar sarı-kırmızı, davullar falan... "İşte o an Galatasaraylı oldum" diyebileceğim bir günü anımsamıyorum. Ancak o vesileyle oldu sanırsam.

Ailemde ise takım tutma durumu karışıktı. Rahmetli dedem çok koyu bir Fenerbahçeliydi. Emirgan'da oturmalarına rağmen, her Fenerbahçe maçında bizim oraya gelir, birkaç duble rakısını içip maça giderdi. Kadıköy'de maç kaçırdığını hatırlamıyorum. Hatta bir kere beni de götürmüştü. Senesi aklımda değil, bir Fenerbahçe-Denizlispor maçıydı. Fenerbahçe 2-0 kazanmıştı. Yani ilk gittiğim maç bir Fenerbahçe maçı. Babam ise Eskişehirsporlu. Hem Eskişehir doğumlu kendisi, hem de Es-Es'in efsane yıllarında büyüdüğünden olsa gerek. Gerçi İstanbul takımlarından Galatasaray'a sempati duyardı hep. Benden sonra bu sempatisi daha da arttı. Annem ise yabancı olduğundan dolayı, pek alakalı değildi bizim takımlarla benim çocukluğumda. Sonra ben her maça gitmeye başlayınca, beni de merak ettiğinden, maçları seyretmeye başladı. Şu anda çok iyi bir futbol izleyicisi. 8 sene önceki kadroları falan hatırlıyor hala.

Scugnizzi: O dedeye rağmen Fenerbahçeli olunmadı yani?

Selim: Olunmadı. :)

Scugnizzi: İlk gittiğin Galatasaray maçı hangisiydi? İlkler unutulmaz, önemli bir karşılaşma mıydı?

Selim: Önemli olmaz olur mu! 7 Haziran 1987. Galatasaray: 2 - Eskişehirspor: 1. 14 sene sonra şampiyon olduğumuz maç. Babam götürmüştü. Gerçi ben çok küçük olduğumdan net hatırlayamıyorum. İnanılmaz bir kalabalık vardı. Sadece statta değil, her yerde. Mecidiyeköy'ün kaldırımlarının sarı-kırmızıya boyandığını hatırlıyorum örneğin. Bir de o dönemlerden Ali Tanrıyar'ın "Galatasaray'ı sevmeyen ölsün!" demeci aklımda. Büyük gürültü kopmuştu sonrasında.

Scugnizzi: Galatasaray'dan yana şanslı bir çocukluk/gençlik dönemi geçirdiğini söyleyebiliriz herhalde rahatlıkla. Şampiyonluklar, kupalar, Avrupa başarıları. Gençliğin 14 yıl şampiyonluk bekleyerek de geçebilirdi. :)

Selim: Aşırı şanslıyım ben Galatasaray açısından. Takım tutmaya başladım, 14 sene sonra şampiyon olduk. Bu işlere en hevesli olunan dönemde 4 şampiyonluk, UEFA Kupası ve Süper Kupa. Ha şampiyonluk senin için ne kadar önemli dersen, önemli tabii. Ama ben Galatasaray adına en sevindiğim 10 anın arasında, Özhan Canaydın'ın gidip, Adnan Polat'ın başkan olduğu seçimi de gösteririm mesela. Dolayısıyla sadece şampiyonluk ve başarılar değil Galatasaray'dan görmek istediğim.

Scugnizzi: Polat-Canaydın konusunu ve günümüz Galatasaray'ını konuşacağız tabii ki ama ben şimdi başka bir şey sormak istiyorum. 3 büyük kulübün, bundan 20 sene öncesinde şimdiye oranla ne gibi farkları vardı? Bunu direkt olarak şampiyonluk/başarı bazında sormuyorum. Kulüp, camia yapısı açısından ne gibi değişiklikler var sana göre? Örneğin, Fenerbahçe'nin "halkın takımı" imajından "zengin takımı" imajına bürünmesi gibi zaman içerisinde.

Selim: Benim değerlendirebileceğim dönem son 24-25 sene. Ki bunun ilk 7-8 yılını da detaylı analiz edemem. Yine de deneyelim. Galatasaray'dan başlayacak olursak... Bu periyot Galatasaray açısından, sportif anlamda adeta bir peri masalı. 14 senenin yorgunluğuyla rekabette Fenerbahçe'nin çok gerisine düşülmüş. Ama birdenbire ibre tersine dönüyor. Her geçen yıl üstüne konarak gelen Avrupa başarıları... "Avrupa Fatihi" unvanıyla oluşan sinerji, sempati, özgüven... Sonra ligimizde çok sayıda şampiyonluk. Bunlarla orantılı olarak taraftar sayısının artması. Kulüp yapısı olarak da, çok daha kapalı, içine dönük bir yapıdan dışarıya açılma. Bu dönüşüme camianın Canaydın dönemi ile "es" vermeye çalışması. Ardından yeni dönemle birlikte bizim "ribaunt"u almamız. :)

Fenerbahçe'ye gelecek olursak... Galatasaray kadar iyi tanımıyorum tabii ki Fenerbahçe'yi. Ancak benim gördüğüm, o yıllardan bugüne, Aziz Yıldırım dönemiyle birlikte Fenerbahçe'nin sokaktan salona geçtiği. Bunun hem pozitif, hem negatif etkileri var doğal olarak. Fenerbahçe eskiden hep kaos kelimesini getirirdi aklıma. Şimdi her şey daha düzenli. Fenerbahçe başarılı veya başarısız, her zaman çok güçlüdür. Ve kim ne derse desin, Türk futboluna yön veren Fenerbahçe ve Galatasaray'dır bence.

Bu daha derli toplu hale gelme, Fenerbahçe'ye daha çok yarar mı sağlar, yoksa kimliğinden mi kaybettirir bilemiyorum. Veya bu değişim Fenerbahçelilerin hoşuna gidiyor mu, gitmiyor mu onu Fenerbahçelilere sormak lazım. Mesela, Galatasaray'a atfedilen birçok özellik, diğer takım taraftarlarına olumlu görünse de, ben ve benim gibi birçok Galatasaraylının tüylerini diken diken eder. Dolayısıyla, Fenerbahçelilerin bu değişime onay verip vermediklerini, sevip sevmediklerini bilemiyorum.

Beşiktaş ise herhalde bu dönem içinde yapı itibariyle en az değişiklik gösteren kulüp. Bir kere Beşiktaş'ın (aşağılamak için söylemiyorum bunu, zaten kötü bir şey de değil) semtiyle özdeşleşmiş bir "bölge takımı" olma durumu var. Dolayısıyla birçok konuda çok daha tutucular. Genel olarak futbolun geçirdiği evrime en çok direnen camia, Beşiktaş camiası. Bazen cılkı çıksa da, taraftarıyla iç içe. Yıldırım Demirören döneminin onlar için nasıl bir kabus olduğunu tahmin edebiliyorum. Ve eninde sonunda onlar da değişmek zorunda kalacak. Yine de buna karşı mücadele vermeleri kötü bir şey değil bence.

Scugnizzi: Ben de büyük ölçüde senin gibi düşünüyorum (Beşiktaşlılar kızacak ama). Fenerbahçelilerle Galatasaraylılar, bir sohbette, yemekte bir araya geldiğinde, "Türkiye'nin en büyük kulübü/camiası biziz" lafı geçmezse olmaz. Karşı taraf cevap verir, camiasının büyüklüğünü kanıtlamaya çalışır, muhabbet uzar gider. Tabii insanın bu konuda objektif olması zor, Beşiktaşlılara sorsan en büyük Beşiktaş'tır, örneğin Bursalılara sorsan 5. büyük onlardır. Yani çok küçük bir azınlık dışında, "biz daha küçüğüz, bunu kabul ediyorum" diyen duymadım. Sen ne düşünüyorsun Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti hakkında? Bir de 20-25 yıl öncesine göre dengeler büyük ölçüde değişti mi? Örneğin, o zaman da mı Galatasaray'ın daha büyük olduğunu düşünüyordun? Yoksa alınan kupalardan sonra mı Galatasaray demeye başladın?

Selim: İnsanlar bu konuda çok takıntılı. Tuttuğun takımın illa en büyük takım olması gerekmiyor ki sonuçta. Açıkçası çok umrumda değil benim, kimin en büyük olduğu. "Galatasaray Türkiye'nin en büyük kulübü" de demedim bugüne kadar hiçbir zaman. Ha rekabet konusuna gelecek olursak, burada tartışma yaratacak bir durum olduğunu düşünmüyorum. Fenerbahçe-Galatasaray rekabetinin Türkiye'de rakibi yok.



Scugnizzi: Kaç yaşından beri bütün maçlara olmasa da imkan bulduğun sürece maçlara gidiyorsun? Lucescu döneminde neredeyse bütün maçlara gittiğini biliyorum. :)

Selim: Düzenli olarak maçlara gitmeye başlamam, yani bir sezon tüm iç saha maçlarına gitmeye başlamam, Reiner Hollmann dönemine denk geliyor. Yani 93-94 sezonu. Tabii bundan önce de sık sık maçlara gidiyordum da, sektirdiklerim oluyordu. Lucescu'nun yönetiminde geçirdiğimiz iki sezonda ise deplasmanların da büyük kısmına gitmiştim. Özellikle Lucescu'nun ikinci sezonu, yani 3. yıldızı taktığımız sezon. Tahminen en çok sevindiğim sezondur. En güzel hatırladığım şampiyonluk da odur, Feldkamp-Cevat Güler sezonundan bile önce gelir benim için.

Sen sormadan Kadıköy maçları mevzusuna da değineyim. İlk defa kendi başıma Feldkamp'lı dönemde, 4-1 kazandığımız maça gitmiştim. Hep böyle kazanacağız, hayat çok güzel olacak sanmıştım tabii o maçtan sonra. Bu karşılaşmanın ardından çalışmaya başlayana, yani 2004'e kadar, Kadıköy'de maç kaçırmadım. Sonuçlara ise değinmeye gerek yok zaten. :)

Scugnizzi: UEFA Kupası'nı kazandığınız sezon oynadığınız maçlardan, senin için en özel olanlar hangileri?

Selim: Kopenhag'ı saymaya gerek yok tabii. 3-2'lik Milan maçı hayatımda gittiğim en güzel ve özel maçlardan biriydi. O sezon Beşiktaş ile İnönü'de 1-1 berabere kaldığımız maç da çok önemliydi, Halilagiç'in geri pasında Fevzi'nin topu ayağının altından kaçırdığı maç.

Scugnizzi: Çok küçük yaşlardan beri maçlara gidiyorsun, "tribün adamı" tabirini senin için rahatlıkla kullanabiliriz. Hep anlatılır eski tribünlerin farklı olduğu. Şimdiye oranla ne gibi farklar vardı, gözle görülen büyük değişiklikler ne zaman yaşanmaya başlandı? Sabahlamalar, deplasman efsaneleri, Fenerbahçe özelinde "efsane maraton", eski amigolar...

Selim: Şimdi öncelikle şunu söyleyeyim. O anlatılan günlere ben de yetişemedim. Bahsettiğimiz dönem en yoğun olarak 80'lerin hemen başında yaşanmış. Bunun son demlerinde maçlara gitmeye başladım ben, o zamanlarda da çok küçüktüm zaten. Dolayısıyla bu anıları dinlemek için benden 10 yaş kadar büyük birilerini bulman lazım. :) Ama tabii 80'lerin sonu, 90'ların başı ile günümüz arasında da büyük farklar var. Gerçi şimdi moda oldu, herkes nostaljik anılarla "endüstriyel futbol"u çarmıha geriyor. Bu muhabbeti yapanların yarısından fazlası da hayatında toplam 50 maça gitmemiştir. Gittiyse bile o yücelttiği biçimde gitmemiştir. Ha soracak olursan, ben de çok severdim o dönemki maçları. Koltuksuz tahta sıraların olduğu kapalıyı. 35 bin kişilik stada 40 bin kişinin girmesini. Kımıldayamayacak kadar sıkışık tribünleri. Poşette satılan suları. Kağıttan şapkaları. Ama bazen de soruyorum kendime, acaba sevdiğimiz sadece o maçlar mıydı, yoksa çocukluk yılları mı diye. Bugün biz aynı kalsak ama maçları eskiye döndürsek kaçımız o eziyetleri çekmeye tekrar razı olur acaba? Kaçımız kulübüne küfretmez "bu ne biçim bilet satışı" diye.

Değişim ne zaman gerçekleşti sorusunun cevabı da muğlak. Belli bir kırılma noktasından bahsetmek zor. Neticede bir anda olmuyor bu işler. Şartlar bir şeyleri gerektiriyor ve zamanla her şey değişiyor. Herkesin aklında Galatasaray'ın kombineye geçmesi ve Mapeza'lı Beşiktaş maçında Beşiktaşlıların kapalıda köşeye itilmeleri vardır mesela. Hatta Adnan Polat'ın kulakları çınlatılır çokça bu konuda. Ama hiçbir şey yoktu da Adnan Polat o maçta bunu uygulayınca mı her şey değişti? Öyle değil bu iş. Şartlar değişiyordu, futbol değişiyordu ve yavaş yavaş dönüşüm başladı. Mesela 90'ların başı ile bugün arasında Fenerbahçe tribünlerinde de muaazam farklar var.

Scugnizzi: Fenerbahçe tribünlerine gelmişken araya gireyim. Örneğin, ben bu tribün değişimlerinin en çok kapalı tribünlerin zenginlerin eline geçmesinden, tezahürat yapıl(a)mamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Beşiktaş'ın amigosu Alen Markaryan'ın da bir röportajında açıkça söylediği gibi, Çarşı Grubu'nun kapalıda olması çok ama çok büyük bir avantaj. Yeni açık veya eski açıkta olsalardı Saracoğlu'nda olduğu gibi, tribün etkisinden, desibel rekorlarından bu denli bahsedilir miydi? Bence hayır. Fenerbahçe tribünlerinde senin de dediğin gibi çok büyük bir değişim yaşandı özellikle stadın yapılmasından sonra. Belki de çok uzun yıllarca -yıkılmazsa tabii- Saracoğlu'nda kale arkaları haricinde topluca adam gibi tezahürat yapıldığını göremeyeceğiz. Verdiğin cevaplardan birinde endüstriyel futbola pek de soğuk bakmadığını gözlemledim, bu açıdan bakıldığında ne diyorsun?

Selim: Endüstriyel futbola soğuk bakmıyor değilim. Hoşuma gitmiyor şimdiki maçlar. Hatta şu an gittiğim maçların büyük kısmından da keyif almıyorum. Mesela 5-0'lık Neuchatel maçıyla (Denizli), 1-0'lık Eintracht Frankfurt maçıyla (Feldkamp'ın ilk dönemi), 5-0'lık Konya maçıyla (yine aynı sezon), 0-0'lık Manchester United maçıyla (Hollmann sezonu), hatta Tsyd derbileriyle kıyaslayamam bile bugünkü maçları. Ama benim keyif almam başka olay, hem futbolun, hem de taraftarların dönüşümü başka olay. Dedim ya, o dönemin şartlarında maçlara gidilse bugün, çok büyük kesim kulüpleri yönetimlerin başlarına yıkar. Kulüplerin yapısından bahsettiğimizde de söylemiştim. Bu değişime en çok direnen Beşiktaş. Hem kulüp dinamikleri hem de taraftarlarının mentalitesiyle alakalı olarak. Ama onlar da değişiyor, daha da değişecekler. Gerçek bu. Benim bu konuda en çok kızdığım nokta samimiyetsiz biçimde eski günlerin nostaljisinin yapılması. Toplasan 3-5 maça gitmiş adamlar, yok Livorno, yok St. Pauli, yok Barcelona, yok futbol sadece futbol değildir, yok Katalunya geyiği yapıyor. Bunlar yabancı hayranı versiyonu bizimkilerin. Daha yerel olanlar da eski tribünleri yadediyor.

Scugnizzi: Bu konuda sana tamamen katılıyorum. Hasan Çelik'i tanımayan adam, Lucarelli'nin ayakkabı numarasını, karısının/sevgilisinin adını, arabalarının modellerini vs. her şeyi biliyor.

Selim: Avrupa futbolunu takip etmek veya bir takıma, o takımın tarihine, tribününe, bir futbolcusuna veya duruşuna sempati duymak ayrı şey. Ama bambaşka bir hayat yaşarken, o yücelttiğin değerleri kendi hayatına uygulamaya maçan sıktığı için sadece hayran hayran izlemek ve devrik cümlelerle güzellemeler yapmak apayrı bir şey. Samimiyetsizliği sevmiyorum.

Scugnizzi: Anlatamadım tam olarak ne demek istediğimi. Elbette Avrupa futbolunu, futbolcuları takip edebilir insanlar. Ben de elimden geldiğince küçüklüğümden beri takip ediyorum. Fakat Lucarelli ve onun gibi bazı futbolculara gereğinden fazla anlam yükleniyor. Lucarelli'yle bir alıp veremediğim yok bu arada, futbolculuğunu bayağı severdim, Parma'yla küme düştüğü sene Fenerbahçe'ye gelmesini de istiyordum hatta. :)

Selim: Sol, sağ her neyse. Kime sorsan "sert çocukları" çok seviyor.

Scugnizzi: Konumuz yine Galatasaray. İzlediğin Galatasaraylı futbolculardan bir 11 kursan, hangi futbolcular o 11'de olur? Ek olarak, Galatasaray'dan ezeli rakibe transferiyle seni çok üzen hangi futbolcular? Tanju'nun kulağını çınlatacağımızı tahmin edebilmek zor değil. :)

Selim: Zoran Simovic - Sebastien Perez, Yusuf Altıntaş, Bülent Korkmaz, Hamza Hamzaoğlu - Uğur Tütüneker, Tugay Kerimoğlu, Gheorghe Hagi, Prekazi - Harry Kewell, Dean Saunders. Bu arada kadronun başkanı Faruk Süren, teknik direktörü Fatih Terim olacak.

Ezeli rakibimize gitti diye üzüldüğüm tek futbolcu Tanju Çolak'tır. Gerçekten çok severdim her Galatasaraylı gibi. İtiraf edeyim, çok koymuştu Fenerbahçe'ye gitmesi. Fatih Akyel'e de şaşırmıştım ama üzüldün mü dersen pek de üzülmemiştim. Emre Belözoğlu'na ise sevindim bile diyebilirim rahatlıkla...

Scugnizzi: "Bir UEFA Kupası kadrosu vardı, ne oldu ona?" demek istiyorum. :) Bülent ve Hagi dışında kimse yok. Galatasaraylı taraftarların çoğunda o dönemin futbolcularına karşı oluşan kırgınlık ve kızgınlık sende had safhaya ulaşmış görüldüğü kadarıyla. :)

Selim: UEFA Kupası'nı kazanan adamlara laf eden Galatasaraylı çarpılır, dolayısıyla fazla konuşmayayım bu konuda. :) "Bırakalım UEFA kadrosu aklımızda 17 mayıs 2000'deki fotoğrafıyla kalsın" deyip susuyorum. .



Scugnizzi: Fenerbahçe maçlarının üzerinden kısaca geçtin ama, ben biraz daha açmak istiyorum. :) En çok sevindiğin ve üzüldüğün Fenerbahçe maçları hangileri? 4-3'lük maç sırasında 9 yaşında olsan da iyi hatırlıyorsundur herhalde. 6-0'lık maç, sizin bizi 5-1 yendiğiniz maç, yine bizim sizi Terim döneminde deplasmanda 4-0 yendiğimiz maç. Yusuf ve Ali Güneş'in golleriyle 5. şampiyonluktan olduğunuz maç. Ha bir de klasik sorumu sorayım, deplasmanda 4-0 yendiğimiz maçtan sonra Terim kovulsun/istifa etsin dedin mi?

Selim: Açmak istersin tabii. :) En sevindiğim maç herhalde Souness'ın bayrak diktiği maçtır. Keza bir başka kupa maçı, Ümit Karan'ın son saniye golünde de çok sevinmiştim. Bir de Nonda'nın gol attığı ve 1-0 kazandığımız maç da hem şampiyonluk, hem de yeni yönetimimiz için çok önemliydi. En üzüldüklerim 4-3'lük maç dediğin gibi, sonra 5-2 kaybettiğimiz Hayrettin'in Tanju'ya saldırdığı maç, 6-0'lık maç ve Boliç'in son dakikada attığı 2-2 biten maç.

4-0'lık maçtan sonra Terim kovulsun, istifa etsin demedim. Genelde sonuçlardan dolayı istifa etsin diye çığırmam bir hoca için falan. Veya topa basıp düştü ve gol yedik diye bir futbolcuyu kapı dışarı etme taraftarı değilim. Terim'in çok çok sonra "her şeyin en iyisini sadece ben bilirim" tavrı daha çok rahatsız etti beni mesela. "Yine de Terim Terim'dir". Bizim için bir tanedir. "İstifa istifa!" diye bir tek Canaydın'ın istifa etmesini çok istediğimi hatırlıyorum...

Scugnizzi: Herkesin hayran olduğu futbolcular vardır. Tabii Galatasaraylı futbolculara ayrı sevmen normal de, Galatasaray'da oynamamış futbolculardan kimleri oynadıkları dönem içinde çok seviyordun/beğeniyordun? Türkiye ve Dünya futbolundan ayrı ayrı yazabilirsen iyi olur. Örneğin, bir Tanju daha gelir mi Türklerden, Rıdvan hakikaten söylendiği kadar var mıydı?

Selim: Sevmek ile beğenmek de çok farklı esasında. En çok sevdiklerimi 11'de yazdım zaten. İlla 1 numara soruyorsan kalbimdeki adam Bülent Korkmaz'dır. Beğenmek ise apayrı. Yine hızlı düşününce aklıma gelenler şunlar; Fenerbahçe'den Pierre van Hooijdonk, Beşiktaş'tan Metin Tekin, Trabzonspor'dan Hami Mandıralı. Bunlar hem beğendiğim, hem sempati duyduğum adamlar rakiplerden. Dünya futbolundan ise Batistuta ve Cafu'yu inanılmaz beğenirdim.

Scugnizzi: 10 numaralardan peki?

Selim: Bu da soru mu? (Aynen böyle yaz diyerek de uyardı beni)

Scugnizzi: Hagi'yi diyorsan ben onun dışındakilerden sormuştum, zaten ona olan sevgini biliyorum. :)

Selim: Biz diğer 10 numaraları hafızamızdan bile sildik be Emre'cim. :)

Scugnizzi: Bu konuyu geçenlerde konuşmuştuk gerçi ama Milli Takım'ın hala bir hocayla anlaşmaması, ismi geçen isimlerin dede diye dalga geçilen Aragones yaşında olması, başarıya doymuş olmaları, Türk teknik adamların isimlerinin geçmemesi, Yılmaz Vural'ın "ben de varım, beni unutmayın" vb. açıklamaları... Sen olsan, gelme ihtimali olan hocalardan kimi getirirdin Milli Takım'ın başına? Şayet bu isim yabancı olacaksa yardımcısı kim olurdu Türklerden?

Selim: Zor soru. Adamlar gelip başarısız olduktan sonra arkalarından sallaması daha kolay. Türk olarak ben Terim ve Denizli hariç kimseyi "iyi" olarak bile görmüyorum. Ki bu iki isim de artık gelmesin Milli Takım'a zaten. Bir de Milli Takım hocalığı kulüp hocalığından çok farklı. Gerçekten bilemiyorum kim iyi seçim olurdu. Allah kolaylık versin başa gelecek olana da, getirecek olana da...

Scugnizzi: Hem azımsanmayacak süre basında çalışman, hem de Galatasaray'ı yıllardan beri takip ettiğin için, yönetimlerle ilgili bayağı bilgilisin. Ki bana göre gayet objektif bir insansın, sevdiğin insanların hatalı yönlerini rahatça söyleyebiliyorsun. Adnan Polat'ı çok sevdiğini, Özhan Canaydın'la ilgili pek de iyi şeyler düşünmediğini (en uygun bu tabir olur herhalde) biliyorum. Süren döneminden günümüze dek geçen sürede Galatasaray yönetimlerini kısaca değerlendirebilir misin?

Selim: Ufak bir düzeltme. Adnan Polat'ı "çok" sevmem gibi bir durum yok. Ama başkan olmasından ziyadesiyle memnunum, o ayrı. Bunun sebebi de ondan önce başta olan zihniyettir. Galatasaray'ın yönetimlerini (başkan veya yönetim bazından ismen) değerlendirmekten ziyade, Galatasaray'ın içindeki mücadeleyi ve zihniyetleri değerlendirmek daha sağlıklı. Mevzu malum: Liseli, alaylı mevzusu. Daha doğrusu bu mevzuya sebep olan da biz değiliz zaten. Dikkat edersen bu konuda çok rahat "biz" ve "onlar" diyebiliyorum, zira bu konuda köprüler atılalı çok oldu her ne kadar "onlar" aksini iddia etse de. Bu savunmayı hep yapmak zorunda kalıyoruz karşı taraf demagoji yapmasın diye, o yüzden yine yapayım: Galatasaray Lisesi ile en ufak bir sorunum yok. Gayet samimiyim. Zaten Galatasaraylı birinin Galatasaray Lisesi gibi bir kurumla bir sorunu olması için sebep yok. Ancak Galatasaray Lisesi'nden mezun olup da, kulüpte tahakküm kurmak isteyen zümreyle çok büyük sorunumuz var. Benim de, birçok benim gibi düşünen Galatasaraylı'nın da...

Daha geçenlerde Mükerrem Taşçıoğlu saçmaladı yine okumuşsundur: "Maçlarda bağırmasından büyük zevk duyduğum tribündeki arkadaşlarımızın Galatasaray Kulübü üyesi olmalarını istemem." Böyle bir demeç olabilir mi? Ama yıllardır oluyor işte Galatasaray'da. Ve sorun da bu. İş kombine almaya, ürün almaya gelince herkes Galatasaraylı olacak, kongreye gelince kapının dışarısında bekleyecek. Yok öyle yağma...

Scugnizzi: Son yaşanan Cemal Nalga olayıyla ilgili neler söylemek istersin?

Selim: Fenerbahçe maçları, Cemal Nalga skandalı. Ne güzel konular seçiyorsun böyle. :) Valla söylenecek bir şey yok bu konuda. Her şey ortaya çıktı zaten. Galatasaray böyle bir skandala karıştı diye Galatasaray'ı daha az sevecek halimiz yok. Takım tutmak duygusal bir şey sonuçta. Galatasaray ne yaparsa yapsın hep çok seveceğiz.

Scugnizzi: Galatasaray'ın futbol takımının ilk yarıdaki performansını nasıl buluyorsun? Son yıllarda transferler doğru yapılıyor mu ve tabii ki en önemlisi Rijkaard-Neeskens ikilisi ile ilgili neler söyleyeceksin? Fenerbahçe'nin fikstür avantajı var, var ama bu gerçekten söylendiği kadar önemli mi? Bir de hangi bölgelere transfer yapılmalı?

Selim: Galatasaray sezona beklediğimden çok daha iyi başladı. Gerçi sonra sezonu erken açan her takım gibi bir düşüş oldu. Ancak şu an itibariyle genel gidişattan memnun olduğumu söyleyebilirim. Ha tabii benim bakış açım illa bu sene alınacak olası bir başarıya odaklı değil. Rijkaard-Neeskens ikilisinin ve gördüğümüz kadarıyla yaptıklarının çok önemli ve olumlu olduğunu düşünüyorum. Türk futbolunda artık "abiler, kardeşler" ve "hadi koçum! Aslansınız, kaplansınız" eşiğinin kırılması gerektiği kanısındayım. Evet, bazen kumaşı iyi bir jenerasyon ve kaliteli yabancılar geliyor ve beklenmedik başarılar yaşanabiliyor. Ki bu başarılar belki bir süre devam da edebilir. Ancak sonrasında ortaya çıkan tablo ne oluyor? Bu sorunun cevabı birkaç satır yukarıda bahsettiğin "Galatasaraylılar UEFA kadrosuna kızgın ve kırgın" cümlesinde de saklı esasında.

Aynı durumu Feldkamp-Cevat Güler sezonunda da görebiliyoruz. Parasız, hocasız şampiyonluk, abilik arkadaşlık falan. Hollywood filmi kıvamında güzel bir peri masalıydı, evet. Ağzımızda da çok ama çok hoş bir tat bıraktı. Ancak uzun vadede örnek alınması gereken model bu değil. Doğru olan bu değil. Dolayısıyla Rijkaard-Neeskens ikilisi ve Galatasaray'daki "Florya devrimi" bence çok önemli. Bu sezon gelebilecek veya kaçacak bir şampiyonluktan çok daha önemli.

Transfere gelecek olursak, Galatasaray'ın bu sezon için forvet hariç çok da acil bir transfere ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Baros'un uzun süreli sakatlığı ve Nonda'nın formsuzluğu can sıkıyor. Takım tek santrfor oynuyor ancak yine de çok kaliteli olmasa bile 3. bir ismin kadroda bulunması gerekiyordu. Baros gelene kadar muhtemelen Kewell-Nonda rotasyonuyla periyodik olarak işleyecek santrfor mevki. Onun haricinde Galatasaray'ın sorunu sık sakatlanan ve sakatlandı mı dönmek bilmeyen oyuncuları. Yoksa kadronun Türkiye standartlarının çok üstünde olduğu fikrindeyim.

Scugnizzi: Kapanışı Alex'le yapalım. Hagi-Alex karşılaştırması hakikaten bıkkınlık verdi. Hiç o olaya girmeyelim. Ben sadece Alex ile ilgili fikirlerini öğrenmek istiyorum.

Selim: Hagi ile Alex'i kıyaslamak da çok moda, Alex'e bok atmak da. Sana katılıyorum, baydı bu mevzular. Ki bence zaten ikisi de çok anlamsız. Alex'e çamur atmanın alemi yok. Son yıllarda Türkiye Ligi'ni domine eden en önemli oyuncu. Fenerbahçe'de olmasından hiç memnun değilim bir Galatasaraylı olarak. Gideceği günü ve yıllarca yeni Alex'i arayacağınız dönemi büyük bir hevesle bekliyorum. Hagi gibi baskın bir lider olmayabilir ama inanılmaz bir süreklilikle sonuca etki ediyor ve Fenerbahçe'yi taşıyor. Sizde devleştiği için Galatasaray'da görmek istemem kendisini. Fakat Fenerbahçeliler'in Alex sevgisini çok anlaşılır buluyorum, gayet mantıklı. Fenerbahçeli olsam ben de çok severdim...

Scugnizzi: Tüm sorulara samimiyetle cevap verdiğin için çok teşekkür ederim.

Selim: Ben de sana teşekkür ediyorum...

18 Ocak 2010 Pazartesi

Efsane Geri Döndü



Yetenek olarak bana göre Dünya'nın en iyisi. Son aylardaki performansıyla da "ben daha ölmedim" mesajı veriyor dosta düşmana. Dün attığı 3. gol harikaydı. Hazirandaki Dünya Kupası'nda Brezilya Milli Takımı'nın 10 numaralı formasını giymeli ve şovunu yapmalı. Buradan Dunga'ya sesleniyorum, Ronaldinho'yu bu performansını devam ettirdiği halde oynatmazsan, adam değilsin! Sırf Ronaldinho için Şampiyonlar Ligi'nde Milan'ı destekliyorum bu sezon, "yıkılmadım, ayaktayım, dertlerimle başbaşayım!" deyip Manchester United'ı tek başına elemeli. Güveniyorum sana Ronaldinho...

Sherlock Holmes



Az önce baktım da, 12 gündür blog'a yazı yazmamışım. Aslında mail yoluyla ve Ekşi Sözlük'ten soran okur arkadaşlar oldu. Teşekkür ediyorum hepsine tekrardan. Çok özel bir sebebi yoktu yazmamamın. Sadece canım yazmak istemiyordu. Bıkkınlık hissi vardı. Benim gibi her şeyden çabuk vazgeçen, sıkılan, devamlılığı olmayan bir adamın, şimdiye dek neredeyse her gün blog'a iyi kötü bir şeyler yazması en çok beni şaşırtmıştı. Futbolla ilgili iş yapmayan birinin, her gün blog'la uğraşması bence manyaklıktan başka bir şey değil. Sorunum da esasında kendimi her gün veya gün aşırı yazmak zorunda hissetmem. Bu zorunluluk hissini çoğu blog yazarı biliyordur herhalde. Belki bundan sonra haftada sadece 1-2 post girerim, bilemiyorum...

Sherlock Holmes'a gelince... Geçen gün sabırsızlıkla vizyona girmesini beklediğim, vizyona girdiği ilk gün izlediğim bu güzide filmle ilgili entry yazdım Ekşi Sözlük'e. Uzun aranın ardından ilk postumuz bu olsun...

"Uzun uzun yazmak isterdim ama şu an kafamı toparlayamıyorum. Son zamanlarda gittiğim filmlerin öncesinde, birçok kez fragmanını izlediğimden ve hayli etkilendiğimden, Sherlock Holmes'a gitmem kaçınılmaz olmuştu. Uzun zamandır büyük bir heyecanla vizyona girmesini bekliyordum ve girer girmez de dün akşam izledim. Sonuç: Harika. Eksikleri yok mu? Var. Daha iyisi olamaz mıydı? Olabilirdi. Guy Ritchie, Robert Downey Jr, Jude Law, Rachel Mcadams, Mark Strong ve Sherlock Holmes isimleri bir araya geldiğinden, insanların Bülent Ersoy'laşıp "fevkaladenin fevkinde bir film istiyorum" demesini anlayabiliyorum ama böyle olunca da hem film süresince istenilen tat alınamıyor hem de hayal kırıklığı yaşanıyor. Oldukça etkilenmem, bol bol gülmem ve keyifli bir 2-2.5 saat geçirmem benim için yeterliydi, "bu film kesinlikle dünya tarihine geçmeli, gelmiş geçmiş en iyi 50 film arasında gösterilmeli" vs. diyenler de şu an mırın kırın ediyorlardır. İmdb notu 7.7, ben sinemadan çıktığımda 8.0 civarıdır herhalde demiştim kendi kendime, izleyenlerin geneliyle aşağı yukarı hemfikiriz.

Benim duygusal notum 10 üzerinden 10 ayrıca, Sherlock Holmes'un romanlarını okumamıştım, yanılmıyorsam daha önceden Robert Downey Jr.'ın da hiçbir filmini izlememiştim, hem Sherlock Holmes karakterine, hem de Robert Downey Jr.'a hayran kaldım. Sherlock Holmes, kafadan olunmak istenen film karakterleri listeme girdi. Benim filmim, nokta. Robert Downey Jr. dışında kalan 3 esas karakter de gayet iyiydi. Jude Law'ın performansı beklentilerimin üzerindeydi. Süper ikili olmuşlar Downey Jr.'la, başka iki isim seçilseydi bu kadar sever miydim filmi bilmiyorum açıkçası. Rachel McAdams da nokta bir isim film için. Guy Ritchie'ye gelince, efsane iki filminden sonra -RocknRolla'yı da çok severim- ne çekse izlerim, Revolver'e bile sonuna kadar katlanmıştım. Yönetmenin kim olduğunu bilmeyen biri, filmi izledikten sonra 10 tane isim saysa eminim Ritchie aklına gelmezdi. Çok da iyi oldu bence Sherlock Holmes'u yönetmesi. Bazı ayrıntıları harika düşünmüş.

Entry'yi hüzünlü bir itirafla bitireyim, Sherlock Holmes'un zekasının yarısına sahip olsaydım, başka da bir şey istemezdim. :( "

9 Ocak 2010 Cumartesi

Rock-o* Ukić


Merhaba, sevgili futbolseverler! Blog'a futbolla alakasız yazılar yazarak adeta bir troll rolü üstlenmiş olan moroff tekrar karşınızda. Bu sayımızda Fenerbahçe Ülker'in ta Amerika'dan getirdiği oyun kurucu Roko Ukić'i inceleyeceğiz.

Kim Bu Ukić?

Herkesin aklına gelen ilk soru bu. 1984 yılının beşinci Aralık günü Split'te dünyaya geldi. Çocukluğuna dair çok az şey biliniyor, ancak bir önemi de yok; yalnız basketbola sekiz yaşında başladı. Profesyonel kariyerindeki ilk takım Split. 1999 ve 2000 yıllarında art arda iki kez ülkesindeki gençler şampiyonasında en değerli oyuncu seçilince, as takıma da seçilmeyi başardu. Bir yıl sonra da kaptanlığa yükseldi. Bosna-Hersek, Hırvatistan, Slovenya, Sırbistan ve Karadağ (o zamanlar Yugoslavya, sonrasında da Sırbistan-Karadağ idi tabi) takımları NLB de denen, Adriyatik Ligi'nde oynuyorlar. İşte Split'teki son yılı olan 2005'te bu ligde 18,5 sayı - 4,3 asist gibi ortalamaları vardı.

Ardından şimdilerde her genç ve başarılı Avrupalı oyuncunun yaptığını yapıp NBA draftına katıldı. İkinci turda 41. sıradan Toronto Raptors tarafından seçildi, ki kendisinin ismini ilk duyuşum o zamanlara denk gelir. Yılın sonunda kontratı bitmişti, Raptors da o zamanlar berbat durumdaydı. Demek istediğim, sanırım o günlerde Kanada yolunu tutmak kendi ellerindeydi. Fakat yedek kulübesinde oturup durmayı pek cazip bulmayıp Avrupa'da başka bir takım arayışına girdi. Sonuç olarak Tau Ceramica'yla anlaştı; Pablo Prigioni, Travis Hansen ve Serkan Erdoğan ile dakikaları paylaştı bir sezon boyunca. İspanya Kupası'nı kazandılar ve Euroleague'de Final Four yaptılar. Takımın yıldızı ise şimdilerde Houston Rockets'ta ilk beş çıkan Luis Scola'ydı.

Ukić İspanyol ligini çok sevmişti. Öyle ki, ertesi yıl da Winterthur Barcelona'yla anlaştı ve orada da Jaka Lakovič'i yedekledi. Gördüğünüz gibi, bu dönemlerde Avrupa'nın önde gelen kulüplerinde oynamış, fakat yedek rolünden kurtulamamıştı. Anlayacağınız, henüz büyük bir takımda ilk beş çıkmak için yeterince iyi değildi. Hatta önemli süreler almak için bile; bu takımlarda maç başına 15-16 dakika süre bulabilmişti. Ertesi yıl nispeten zayıf, ancak yine de bir Euroleague kulübü olan Virtus Roma'ya kiralandı.

Roma'da tahmin edebileceğiniz gibi bulduğu süre arttı, bununla birlikte istatistikleri ve kendisine oan güveni de. NBA kapısı kendisine tekrar açıldı ve bu defa o kapıdan geçerek Raptors'ın yolunu tuttu. Geçen sezonun başında oldu bu.

Raptors taraftarları kendisini yıllardır merakla bekliyorlardı. Birkaç yıl önce takıma kendisi gibi Avrupa'dan dahil olan José Calderón'un sürpriz performansı onları umutlandırmıştı. Ancak Ukić ikinci bir Calderón olamadı. Sezona onun ve herkesin bildiğini tahmin ettiğim Will Solomon'un arkasında, üçüncü oyun kurucu olarak başladı. Sonrasında ilk yedekliğe yükseldiyse de, bunun asıl sebebi kendisinin iyi bir oyun ortaya koymasından çok, Solomon'un berbat performansıydı; sonrasında da Fenerbahçe'ye geri döndü zaten.

Ukić'in zayıf olduğu konular Avrupa'da da biliniyordu, ancak NBA'de ayyuka çıktı. Ligin en kötü şut atan kısası idi öncelikle. Bunun yanı sıra, top elindeyken çok iyi kararlar da veremiyordu. Yine de NBA düzeyi için bile fazlasıyla atletikti. Bir oyun kurucu için uzun bir boyu vardı.

Başarısız bir sezon geçirdi. Takım da oldukça başarısız olmuştu zaten (Bunu kendisine bağlamak ne kadar doğru olur, bilemiyorum gerçi). Sezon sonunda Avrupa'dan yeni dönen Carlos Delfino ile birlikte Amir Johnson ve Sonny Weems karşılığında Bucks yolunu tuttu.

Yazın ise Hırvat milli takımıyla iyi bir turnuva geçirdi. İlk ve ikinci eleme gruplarını geçmeyi başarıp çeyrek finalde Erazem Lorbek ve arkadaşlarına; yani Slovenya'ya takıldılar. Yine de Ukić bu maçta 21 sayı, 5 asistle çok iyi bir performans sergiledi. Turnuvayı ise altıncı bitirerek Türkiye bileti almış oldular. Ukić'in istatistikleri ise şöyleydi: 8 maçta; maç başına
27,4 dakika (turnuva 18.si)/ 13,6 sayı (turnuva 10.su)/ 2,3 ribaund/ 3,8 asist (turnuva 12.si)/ 1,5 top çalma (turnuva 7.si).

Yeni sezona istediği gibi bir giriş yapamadı. Tıpkı kendisi gibi Virtus Roma'dan NBA yolunu tutan genç yıldız Brandon Jennings ve geçen yıl da takımda bulunan Luke Ridnour'un arkasında tekrar üçüncü gard konumuna düştü. Fazla süre bulamadı, ancak süre bulduğu tek maç olan Raptors maçında da eski takımından intikamını almış oldu: 25 dakikada 17 sayı, 2 ribaund, 4 asist ve +20'yle (kendisi sahadayken takımlar arasındaki skor farkı demek oluyor bu, basketbol için güzel bir istatistik). Bu maçtan bir diğer bahsetme nedenim benim sinirime dokunmuş olması. Sonuç olarak takımdan Avrupa'ya dönmek için izin istedi, oturup konuşuldu, sözleşmesine son verildi ve Fenerbahçe yolunu tuttu.

Ukić'in klasikleşmiş, "iyi şut atabilen ancak atletik olmayan Avrupalı gard" kümesinin bir elemanı olmadığı açık, hatta kendisi bu tanımın tam tersi özelliklere sahip. FIBA mesafesi için iyi-kötü bir şutu ve üçlüğü olsa da, oyunu daha çok içeri drive edip savunmanın tepkisine göre şutörleri bulmaya ya da potaya gitmeye dayanıyor. Süratli ve cesur bir oyuncu, ancak takımını oyuna dahil etme konusunda sıkıntıları var. Ayrıca bazen fazlaca acele edip doğru kararı vermekte zorlanabiliyor. Büyük takımlarda büyük süreler alamamış olmasının temel nedeninin de bu olduğunu düşünüyorum. Savunmada ise büyük ölçüde atletikliğini kullanıyor. Buna rağmen NBA'de bile pek bir sıkıntı çekmedi, ortalama bir savunmacı olarak anıldı. Yani bu açıdan Avrupa'da da bir sıkıntı yaşayacağını sanmıyorum. Zaten neler yapabileceği konusunda fikir sahibiyiz az-çok.

Peki Ukić'in yapabilecekleri Fenerbahçe'ye nasıl ve ne düzeyde bir katkı sağlar? Açıkçası bu yıl Fenerbahçe'yi (veya diğer hiçbir Euroleague takımını) fazla takip etme fırsatı bulamadım. Solomon'dan sonra geldiği için taraftarların Solomon'un yerini almasını beklemeleri normal, ancak kendisinin "maç kazandırabilecek bir yıldız"dan çok "sistemin bir parçası" rolünde oynarsa maksimum verim verebileceğini düşünüyorum ben. Ayrıca bir "sistem"in oluşturulmasına da önayak olabilir. Çünkü skorerden ziyade karşı tarafı yıpratacak, penetreleriyle savunmanın dengesini bozacak bir kimliğe sahip. Üstelik Avrupa basketbolu da otomatikman daha fazla top paylaşımını gerektiriyor. Yine de, NBA'in kendisini ne kadar değiştirdiği belli mi olur; bakarsınız oyununu bir üst düzeye taşımayı başarır ve Fenerbahçe'yi de sırtlar. Ancak ben çok olası görmüyorum.

Sonuç olarak, 25 yaşındayken Ukić gibi bir oyuncuyu kadroya katmak çok iyi bir hamle, her Euroleague takımı için. Ancak kendisine kahraman gözüyle bakılmamalı, çünkü hiçbir zaman için olmadı.

* başlıktaki kelime oyunu NBA'de taraftarların sürekli yaptıklarından biriydi.

Teşvik Primi?

6 Ocak 2010 Çarşamba

Udinese'nin Deplasman Fobisi



Her sene bazı takımlar evinde fena olmamasına rağmen, deplasmanda sefilleri oynar. Bu sezon da Serie A'da o takımlardan biri Udinese...

Udinese 16 maçta topladığı 18 puanla 14. sırada. Kendi sahasında oynadığı 8 maçın 5'ini kazanmış, 1'inde berabere kalmış. Gayet iyi. 8 maçta 16 puan. E deplasmana bakıyoruz, 8 maçta sadece 2 puan. Serie A'da deplasmanda en az puan kazanan takım şu an itibari ile onlar.

Attıkları 19 golün 11'ini Di Natale, 5'ini Antonio Floro Flores attı. Yani bu iki isim dışında bütün takımın toplam sadece 3 golü var.

Deplasmanda kaybettikleri 6 maçın 5'ini tek farkla kaybetmişler. Deplasman performansını arttırırlarsa orta sıralara yükselecekler. Çünkü puan tablosuna bakıldığında 9. Bari ile aralarında sadece 6 puan fark olduğunu görüyoruz. Serie A'da ev sahibi olmak daha da önemli diğer liglere göre ama 8 maçta 2 puanın açıklaması olamaz.

Doğru Karar Mı?



Son zamanlarda Fenerbahçe'de en çok konuşulan konu Önder ve Kazım'ın takımdan ayrılma aşamasında olması. "Ani karar verildi" diyen var, "çok iyi oldu, ne halleri varsa görsünler" diyen var, "Aziz Yıldırım ne derse doğrudur!" diyen var...

Aykut Kocaman gibi bir adam olmasaydı şu an işin içinde, bu ikilinin gönderilmesine karşı çıkardım ama Aykut'a sonuna kadar güveniyorum, isterse 5-6 adam kadro dışı bırakılsın/gönderilsin sesimi çıkarmam. Fakat işte bu noktada, "karar aşamasında Aykut Kocaman ne kadar etkili?" sorusu geliyor aklıma. Kararı Aykut Kocaman mı verdi? Belki A. Kocaman gönderilmelerine karşı çıkmıştır, Aziz Yıldırım'ın isteği olmuştur. Bunları bilmeden bir şey diyemiyorum maalesef. Konu dönüp dolaşıp Aykut Kocaman'ın görevlerine, sportif direktörlüğün tanımına geliyor.

Gönül rahatlığıyla "Aykut'un dediği olmuştur" diyebilsem... Diyemiyorum.

Fenerbahçe'nin sorununun kadro kalitesi değil, takım içi disiplin, oyuncuların, teknik heyetin ve yönetimin birbirleriyle ilişkisi olduğunu hep söylemişimdir. Buna inanıyorum ben. Takım içindeki sorunlar/anlaşmazlıklar Önder ve Kazım'ın gönderilmesiyle çözülecekse tamam. Ama herkesin de hatırlayacağı gibi, Beşiktaş'ın iki İbrahim'i kavga ettikten sonra gerekli cezayı çektiler, akılları başlarına geldi ve şampiyonluk yolunda takıma önemli katkıda bulundular.

Önder ve Kazım yerine Alex, Emre, Volkan, Gökhan Gönül gibi isimler olsaydı bir kalemde silinebilirler miydi, o da ayrı bir tartışma konusu.

Kısa Kısa...



- Ümit Özat Vatan Gazetesi'ne röportaj vermiş. Sonrasında da Ümit Özat-Hakan Ünsal yakıştırması yapanlar, ana avrat küfredenler, "senin çapın ne?" diyenler, bir kalemde silenler... Öncelikle Ümit Özat'ı çok sevdiğimi söyleyeyim. Dolayısıyla söylediklerini kendi kulaklarımla duymadan bir yorum yapmak istemiyorum. Gazetede söyledikleri farklı yansıtılmış olabilir, kendini tam olarak ifade edememiş olabilir. Direkt saldırıya geçmekten kolay bir şey yok. Ümit Özat bu takıma çok şey verdi, kaptanımızdır, adam gibi adamdır. Giray Bulak'la yaşadığı tartışma/küfürleşme dışında da bir yanlışını hatırlamıyorum (orda da kim haklı hala bilmiyorum, Giray Bulak'ın da iyi bir adam olduğunu düşünüyorum). Bir kalemde silmek çok yanlış...

- Tuncay gol atmış dün akşam... Çok erken yattığımdan izleyemedim. Şu an Fenerbahçe'ye en gerekli ismin Tuncay olduğunu düşünüyorum hala. Geri dönerse takıma maç başına attığımız gol sayısı 0.4-0.5 artacaktır, bu kadar da iddialıyım.

- İkinci yarı için kombine satışına başladı kulüp, yanılmıyorsam ilk defa... İkinci yarıda ligde sahamızda 9 maç oynayacağız, bunların ikisi Beşiktaş ve Trabzon'la, artı Lille, tur geçilirse Liverpool maçları var. Çok çok ucuza geliyor, 350 TL Türk Telekom Tribünü. Maçların çoğuna gidemeyecek durumda olsam da, yine de kombineyi almayı düşünüyorum. Ama henüz karar vermiş değilim...

- Dün Ntvspor'da Fenerbahçe'nin Uruguaylı genç forvet Boghossian'la ilgilendiği haberini izledim. 90 dakika hiç seyretmedim fakat özetlerde birkaç kere gözüme çarpmıştı. Zaten o boyla dikkat çekmemesi imkansız. Boyu 1.97 ve 1987 doğumlu. Tabii dediğim gibi birkaç özet dışında oyuncuyu hiç tanımıyorum, dolayısıyla gelirse iyi olur falan desem saçma olur. Bilen, izleyen varsa, yorum yaparsa iyi olur.

- Beko All-Star 2010'un oyuncu seçimlerini hiç anlamadım. Yanılmıyorsam taraftar oylarıyla seçildi isimler ama böyleyse Fenerbahçe'den bu kadar az oyuncu olması imkansıza yakın. Baktığımız zaman 24 basketbolcudan sadece 3 isim var Fenerbahçe Ülker'den, Kinsey, Semih ve Preldzic. Kriterleri tam bilmediğim ve oylamaya katılmadığım için yanlış bir şey yazmak istemiyorum, oy veren birisi "şöyle şöyleydi, şu yüzden şu isimler olmayabilir" derse sevinirim.

- Roko Ukic'i transfer etmişiz. Ama hiç izlemedim bu basketbolcuyu. İsmini dahi duymamıştım, yalan söyleyecek halim yok. Ama Moroff koyu bir Raptors taraftarı, gayet yakından tanıyordur Ukic'i. Bir şeyler yazar herhalde... Kamuoyuna baktığımızda ise genel görüş çok iyi bir transfer olduğu. Hayırlı olsun diyoruz...

4 Ocak 2010 Pazartesi

Kurtlar Sofrası


Semih "Evlatlıktan Reddediliyor"muş



Uyanalı çok olmadı, gazetelere bakayım dedim netten. Normalde Akşam'ın sitesine girmem ama nedense bugün gireceğim tuttu. Öyle bir başlık atmışlar ki, pes dedim. "Evlatlıktan reddeliyor". Reddediliyorun bir "di"si eksik, gazetede umarım bu hatayı yapmamışlardır. Şuradan okunabilir.

Semih'le ilgili yazmayı düşünmüyordum aslında. Transfer olursa ayrı tabii ki. Fakat basında bu ve bunun gibi öyle anlamsız haberler yapılıyor ki, yazmadan edemiyorum.

Geçenlerde bir anket yapmıştım blog'da, "Semih bu koşullarda ezeli rakiplere geçse duygularınız ne olur?" idi sorumuz. 252 oy verilmiş, %37'lik kısım "kırgınlık olur ama onun yerinde olsam ben de ayrılırdım" demiş. "Başarılı olmasını isterim, bize gol atmasın yeter" diyenlerin oranı %31. %26 "defterden silerim" derken, %6'lık kısım da "Revivo ve Baliç'e kızdığım kadar kızmam" demiş. 252 oy çok da önemli değil tabii ki ama ayrılmasını geçtim, ezeli rakiplere transfer olsa dahi defterden silerim diyen 4'te 1'lik kısım. Eminim geniş çaplı bir anket yapılsa da, Fenerbahçelilerin Semih sevgisi görülecektir.

Habere bakıyorsun, Fenerbahçe camiasının Semih'e bakış açısı "180 derece değişmiş"miş. Hadi canım. Anket mi yaptın, Fenerbahçelilerle mi konuştun?

Konu nereden başladı, Fenerbahçe Yönetimi'nin Semih'e danışmadan Semih'in sözleşmesini uzatmasından. Sadece 34-35 bin euro zam yapılmış. Semih de itiraz ettiği için "hain" ilan edilecek neredeyse. Tabii çok küçük bir azınlık tarafından, o azınlıktan bir kişiyle daha tanışmadım henüz. Uzun uzun yazmaya gerek yok, bu takımda Deivid ne alıyorsa, Semih de 3 aşağı 5 yukarı onu almalıdır. Nokta. Deivid'in ne kadar aldığını tam olarak bilmiyorum, 3 milyon euro yazıldı bir ara, sonra 2.3 okudum, bu hafta da 2.1 yazılmış. Semih benim görüşüme göre 1.9 ila 2.2 milyon euro arasında bir para almalı diğer oyuncuların aldıkları göz önünde bulundurulduğunda.

Bir de şu var. Lugano'nun yaptıklarını unutmadım ben henüz. Her şeye rağmen el üstünde tutuluyor bu kulüpte ve 2.5 milyon euro para alıyor. El bebek-gül bebek olduğun camiadan yılda 4 milyon euro gibi uçuk bir para iste. Verilmeyince Avrupa'daki kulüplerle anlaşmaya git, idmanlara çıkma çok uzun bir süre. Kimse Fenerbahçe'nin verdiği parayı vermeyince kürkçü dükkanına geri dön. Semih'in suçu bunları yapmamak mı? Bizim çocuk ya... Yapamaz.

Herkesin görüşü kendini bağlar tabii, ben Semih Fenerbahçe'ye bonservis bedeli kazandırmadan ayrılırsa zerre kızmam ona. Galatasaray veya Beşiktaş'a transfer olursa "kırgınlık" hissederim sadece, o da Avrupa'da iyi-kötü transfer olabileceği kulüpler var olduğu için. Aşağı yukarı aynı parayı kazanır diye düşünüyorum. Ezeli rakiplere transfer olma, Türkiye'de bir kulüple anlaşma zorunluluğu yok... Piyasası olmasa tamam da...

Diyeceklerim kısaca bunlar Semih ile ilgili. Kimsenin Semih'e haksızlık yapma lüksü yok. Çünkü o şimdiye dek en ufak bir yanlış yapmadı, forma veriliyorsa çıkıp golünü attı. Semih şu an formsuzsa ve psikoloji bozulmuşsa; kendisinin 1 hatası varsa, Fenerbahçe teknik heyeti ve yönetiminin 10 hatası var...

Formanın Hakkını Fazlasıyla Vermek

3 Ocak 2010 Pazar

Gruplaşma



Mert Meriç de olsaymış tam olacakmış foto... Bu arada o zamanlar Rapaiç ve Mirkoviç'in ayrılmaz ikili olduklarını hatırlatayım.

Bir Rica



Tüm blog okuyucularından bir ricam var, mayıs 2006'daki Denizlispor-Fenerbahçe maçının kaydını bulabilmek mümkün mü? Geniş bir özetine de razıyım. İnternette yarım saattir baktım da, 3 dakikalık özete dahi rastlayamadım. Yardımcı olabilirseniz çok sevinirim... Eski bir maç olsa neyse de, 3.5 sene önceki maçın kayıtlarına ulaşabilmek çok zor olmasa gerek.

1 Ocak 2010 Cuma

Sen Sus Gözlerin Konuşsun


Ogün & Abdullah


Şampiyon



 

 

 





 

En Zayıf Halka Cem Karaca



Şimdilerde neler yapıyor bilmiyorum ama Fenerbahçe'nin o yıldızlarla dolu kadrosunun en zayıf halkalarından biriydi. Fotoya bakıyoruz, Revivo var, Ortega var, Ceyhun var. Bu üçlünün dışında Washington, Serhat, Yusuf, Rapaiç, Tuncay vs... Lorant o dönem çoğu maçta şans verdi ona. Nasıl herkes "Victor Valdes'in bu Barcelona'da ne işi var?" diyorsa, ben de Cem Karaca'nın o takımda nasıl forma giydiğini anlayamıyordum. Aradan yıllar geçmesine rağmen hala anlayabilmiş değilim...