20 Kasım 2010 Cumartesi

Cumartesi Maçları...


Kasımpaşa-Gençlerbirliği: Yılmaz Vural'ın öğrencileri Beşiktaş'tan puanı aldıktan sonra Sivas'ı da yendiler ve ligde kalmak için umutlandılar. Zaten onların 6, 15. sıradaki Konyaspor'un 9 puanı var. Konuk ekip Gençlerbirliği ise evinde genelde iyi sonuçlar alsa da, aynı başarıyı deplasmanlarda gösteremiyor. Deplasmanda 6 maçta sadece 2 puanları var. Berabere kaldıkları 2 maç haricinde kalan 4 maçta da 3'er gol yediler. Benim ilk tercihim Kasımpaşa yenilmez yönünde ama oranı düşük bulanlar üste yönelebilirler. Kasımpaşa'nın ligde oynadığı son 10 maçın 8'i üst bitti, üst bitmeyen maçlar ise son 2 haftada oynanan maçlar lakin Beşiktaş'la oynadıkları maça üst oynayanlar, son dakikalarda kahrolmuşlardır. Kasımpaşa yenilmezin İddaa oranı 1.27, üst ise 1.55.

Schalke-Werder Bremen: Bundesliga'da gayet kötü durumda olan iki güçlü takım karşı karşıya geliyor. Schalke son haftalarda biraz düzelme belirtisi gösterdi, evlerinde St. Pauli'yi 3-0 yendiler, geçen hafta da büyük bölümünü izlediğim maçta 2-0'dan gelerek beraberliği yakaladılar hücum hattı süper olan Wolfsburg karşısında. Gerçi Wolfsburg 10 kişi kaldı maçın son bölümünde ve Schalke bu dakikalarda bir gol daha atabilirdi. Bremen ise kupada Bayern Münih'e yenildi, ardından ligde Nürnberg'e evinde kaybetti, daha sonra Twente'ye mağlup oldu yine Bremen'de 2-0... Stuttgart'tan da 6 golü yiyince tam anlamıyla dibe vurdular. Ligdeki son maçlarında ise evlerinde Frankfurt'la golsüz berabere kaldılar. Garanti kuponlarda Schalke yenilmez oynanmalı, orta düzey kuponlarda ise Schalke galibiyeti veyahut 2.5 üstü seçeneği... Schalke kazanır 1.85, üst 1.50...

Beşiktaş-Konyaspor: Kara Kartallar'ın kesinlikle kazanması gereken bir karşılaşma, ama rakibin de en azından 1 puana ihtiyacı var. E Konya'nın hocası Ziya Doğan'ı da yakından tanıyoruz... Bu tarz maçlarda çok iyi kapanır takımları. Ben ilk yarının berabere biteceği düşüncesindeyim. İkinci yarı Beşiktaş'ın atacağı erken golle 2-3 fark da gelebilir ama 2.45 oranla ilk yarıya berabere bitecek bahsine oynamak gayet mantıklı bu şartlarda. İlk yarı berabere, ikinci yarı Beşiktaş'ın oranı ise 3.75...

Ajax-PSV: Ajax'a nazar değdirdim ve son haftalarda hiç de beklenmeyen sonuçlar alıyorlar. İzlediğim maçta evlerinde Den Haag'a 1-0 yenildiler, Den Haag 2-3'ü de bulabilirdi. Son maçlarında Alkmaar'a kaybettiler, öncesinde de Şampiyonlar Ligi'nde Auxerre'e kaybetmişlerdi. Lider PSV'nin 33, onların 27 puanı var. Bu maçı da kaybederlerse bu saatten sonra şampiyonluğu yakalamaları çok zorlaşır. Bu maçı çıkış maçı olarak görüyorum ve evlerinde lideri yenecekler diyorum. Oran 2.1.

19 Kasım 2010 Cuma

Nerede Hata Yaptık?


FM 2011 Değerlendirmesi


Bıraksalar haftada 80 saat oynayacağım için, Galatasaray'la yarım, Fenerbahçe'yle de 2 sezon oynayıp gerekli bilgileri kaydettikten sonra oyunu bilgisayardan sildim.

Henüz oynayamayanların "FM 2010'a göre ne değişiklikleri var?" diye sorduklarını duyar gibiyim. Onun için lafı hiç uzatmayacağım.

Her sene biraz daha gerçeğe yaklaştırılıyor oyun. Fm oynayanların belli bir bölümü "Oyun bu alt tarafı. O kadar ayrıntıya ne gerek var, onlarla uğraşana kadar, ohoooo..." diyor. Ama benim gibi bir tahtası eksik olanlar her sene yapılan eklemelerden memnun (en azından ben memnunum).

Bu seneki en büyük değişiklikler futbolcu menajerleri. Şimdiye kadar pazarlıkları hep oyuncuyla yapıyorduk, artık normaldeki gibi kendine de deli gibi para isteyen menajerler var. Hele Gökhan Gönül'ün oyundaki menajeri ile 3 tam sayfa yazabilirim... Menajerler dışında, oyuncuyla birebir diyaloğa giriyoruz, bu da ciddi bir detay.

Fenerbahçe'yle başladığım oyunda hiç transfer yapmadım sezon başında. Kimseyi de göndermedim, antrenörler dahil. 4-4-1-1 oynattım takıma Stoch-Emre-Özer-Mehmet Topuz'la. Dia genelde ikinci yarı girdi veya bir sakatlık olduğunda onu oynattım. Zaten Alex sezon başı 1.5-2 ay yoktu sakatlığı yüzünden ve o ara takımın dengesi bozuldu.

Şampiyonlar Ligi'nde ilk ön elemeyi geçtim, son ön elemede Celtic'e elenip UEFA'ya katıldım. UEFA'da işler iyi gitti, grupta PSG'nin önünde 1. oldum. Sonraki turlarda yine PSG geldi, eledim fakat çeyrek finalde Bayern Münih'e elendim, ki ilk maçı kazanmıştım 2-1 (4-1 kaybettim Almanya'da).

Ligde Galatasaray ve Bursaspor bayağı kötü idi. Şampiyonluk yarışında rakiplerim Beşiktaş ve 2. yarı harika bir performans gösteren Sivasspor'du. Onları geçerek 74 puanla şampiyon oldum, aslında daha fazla da puan toplayabilirdim ama Bayern'le oynadığım dönem ligde hep yedekleri oynattım ve bir sürü puan kaybettim. Derbilerde bayağı kötüydüm, Hagi'nin Galatasaray'ına hem içerde, hem de dışarda kaybettim. Ki o Galatasaray ligi yanılmıyorsam 11. bitirdi.

Alex'in değerini azaltmışlar, geçen sene çok iyi bir performans gösteren Emre'nin de arttırmamışlar. Stoch'u da düşük yapmışlar ve oyunda 2 sezonda da beklediğim verimi alamadım ondan. Alex de ilk yarı sadece 2-3 gol atabildi, laptop'ı kırıyordum... İlk sezon 3 penaltı kaçırdı, kesin bir iş var bunda ama çözemedim. İkinci yarı açıldı ve bir sürü gol attı. Niang'ın ligde 16 golü vardı, süper oynadı lakin gol kralı 22 golle Baros oldu.

Çok kötü performansa rağmen Hagi'yi kovmadı Galatasaray yönetimi. Beşiktaş onlara oranla çok daha iyiydi fakat Schuster'i kovdular. İBB falan da küme düştü.

İkinci sezona temizlikle başladım. Antrenörlerimin çoğunu değiştirdim. Bilica, Güiza'yı bedavaya gönderdim -ki Güiza'nın 2012'ye kadar da aldığı maaşın yarısını ben ödedim- Cristian, Gökhan Ünal ikilisini Bursa'ya kiralık verdim, Colin Kazım'ı da Deportivo'ya... Emre Temmuz gibi 4 aylık bir sakatlık geçirdi ve ben de yeni scout'larımdan birini Hırvat Ligi'ne göndermiştim, oradan Sammir diye harika bir Brezilyalı buldu ucuza ve onu aldım. Adını umarım yanlış yazmıyorumdur ama Dinamo'dan aldım 1987 doğumlu, kaçırmayın siz de.

Onun dışında Afellay, Yiğit İncedemir ve İvankov'u sözleşmeleri bittiği için bedavaya aldım. Defansta Yobo'dan çok memnundum, kalmasını istiyordum ama birazdan bahsedeceğim Gökhan Gönül'ün menajeri Yobo'nun da menajeriydi ve kulüple anlaşmama rağmen benden yılda 5 milyon euro istedi. Ben de Prödl'ı kiraladım.

2. sezonda ilk 11'im genelde şu şekildeydi Volkan/Gökhan Gönül-Lugano-Prödl-Caner (Andre Santos)/Mehmet Topuz (Özer)-Sammir (Emre)- Selçuk (Yiğit İncedemir)-Afellay (Dia)/Alex (Stoch)- Niang (Semih).

Niang 2. sezonda daha da süper oynadı, ilk 16 lig maçında 17 golü vardı sanırsam. Alex de ilk sezona oranla çok daha iyiydi. Ligde farklı sonuçlar almaya başlamıştım, Sammir de çok iyi oynuyordu ama bazı maçlar puan kayıpları yaşadım ve bir de baktım Trabzonspor devreyi 43 puanla tamamlamış, benim 40 puanım var. Sanki 1995/96 sezonu...

Şampiyonlar Ligi'ne direkt katıldım, grupta Chelsea, PSG (evet yine PSG, bunlarla 2 sezonda oynadığım maçı GS ile oynamadım) ve Wisla vardı. Chelsea'nin ardından 2. oldum ve Atletico Madrid'le eşleştim. İlk maçı evimde 3-1 kazandım, 2-0 öndeyken adamlar 10 kişi kaldı, ne güzel garantiye alacakken Lugano beyimiz her zamanki gibi takımı 10 kişi bıraktı ve gol yedim. Allahtan Niang son dakikada sahneye çıktı. Rövanş ise 1-1 bitti. Çeyrek finalde Milan'la eşleştim, ilk maçta defansta Bekir, ileride de Serhat diye bir gurbetçi gençle oynamak zorunda kaldım ve evimde 2-0 kaybettim. Rövanşta da full hücum yapınca maç 2-2 bitti. Sağlık olsun dedim ve lige döndüm.

Bu arada ligde Galatasaray ve Beşiktaş yine çok kötüydüler. Galatasaray yine ilk 6'da yoktu ama buna rağmen tam 1.5 yıl Hagi'ye dayandılar. En sonunda onu gönderip yerine Bremen'in büyük hocası Schaaf'ı getirdiler. Beşiktaş'ta ise Schuster'in yerine gelen amcam da gitti, 3. hoca geldi. Klasik Demirören...

19. hafta Trabzon'la evimde karşılaştım ve 5 puan önümdeki Şenol Hoca'nın öğrencilerini 5-1 yendim. Onlarla çekişirken 28. hafta Galatasaray'la oynadım deplasmanda, takım süper gidiyor diye rotasyon yaptım, kaleye Ivankov'u koydum bu sefer, o ara içeri geçmiştim ve bir de geldim bilgisayar başına, ilk yarı 3-1 bitmiş. Tarih yazmak istedim, 2-5-3 gibi bir sistemle başladım 2. yarıya ve 5 oldu. :( 2 gol attım 70'e kadar, 5-3 devam ederken Lugano yine kırmızı kart gördü ve maç 7-3 bitti. Şimdi bir başkası olsa bunu buraya yazmazdı ama bu rezaleti yazmam lazım... Takım o ara Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finalde falan olmasa istifa ederdim ama yapmadım. Ivankov'u a2 takımına gönderip konuyu kapadım.

Gökhan Gönül'ün menajeri demiştim... Evet, o menajer, hayatımı çürüttü. Gökhan'cığımı 575 bin euro alıyor yapmışlar editörde, yanlışım yoksa normalde 1.5 civarı alıyor. Neyse, ben daha menajer istemeden yükseltecektim sene başında 2 milyon civarına, adama bana 6 milyon euro'dan açtı kapıyı. Ki kendisine de 2.1 milyon euro istiyor beyefendi. Oyuncuya menajerini kov, yoksa anasını ............. da diyemiyorsun ki... 2 yıl boyunca adamla 10-15 kez pazarlığa oturdum, 5.5 milyon euro'dan aşağı inmedi. Çocuk 600 bin euro'ya oynamaya devam etti 2 sene... Adam zaten beni "disliked people" listesine almış, kıl oldum. Yolda görsem döverim.

Tamam, bu oyuncu menajeri işi güzel de, böyle aptallıkları düzeltsinler lütfen. Alex'in menajeri örneğin, 2012'nin başında kontratını yenilemek istedim, yaşlandı diye benden sadece 2.1 milyon euro istedi. Delikanlı adam işte... Ben yine de 3 milyon euro verdim o ayrı. Büyüklerden 50-100 bin dolar kesip altyapıdaki çocuklara fazladan para verdim ve Robin Hood abimizi de andım.

Sezon sonu mu? Trabzon'a son maçlarda bir şeyler oldu, 79 puanla şampiyon oldum. Bursa hatta onları geçip 2. oldu.

Gayet zevk aldığımı söyleyebilirim oynadığım süre boyunca. Oyunun database'ini yapanlarla ilgili bir yazı yazsam rahat 10 dosya kağıdı tutar o yüzden şimdi hiç o konuya değinmiyorum ama database'deki oyuncu değerlerinde yapılan abukluklar dışında fazlasıyla sevdim oyunu.

Not: Şu Alman Milli Takımı sorunu hala devam ediyor, düzeltin şunu yahu... Tamam, muhtemelen parasal anlaşmazlık yüzünden bu böyle ama Alman olsam çıldırırdım herhalde.

FM 2011 Oyuncu Ve Kulüp Değerleri



Potansiyeli en yüksek Türk genç oyuncular (22 yaş altı);

Not: Parantezdeki ilk sayı "current ability", ikinci sayı "potential ability". Ayrıca bu değerleri oyunda kendisi keşfetmek isteyenler bu yazıyı okumasın, baştan söyleyeyim. 

- Sercan Yıldırım (135/-9) Buradaki -9, potansiyelinin 200 üzerinden 160 ila 180 arasında olduğu anlamına geliyor. Şansınıza göre 160 da olabilir, 170 de, 180 de... Aynı şekilde -10, 180 ila 200 arası, -8, 140 ila 160 arası. 20 birim 20 birim değişiyor. Potansiyeli -8 olan birçok genç Türk futbolcu olduğu için hepsini tek tek yazmadım.
- Berkin Arslan (88/-9)
- Necip Uysal (120/-9)
- Sinan Bolat (126-150)
- Onur Kıvrak (132-159)
- Nuri Şahin (144-169)
- Furkan Özçal (115-146)
- Tunay Torun (106-160)
- Batuhan Karadeniz (120-158)
- Emre Çolak (100-153)
- Ensar Baykan (104-145)

Şu andaki yeteneği 200 üzerinden 140 üstü Türk oyuncular;

- Gökdeniz Karadeniz (140-150)
- Tuncay Şanlı (142-148) 
- Volkan Demirel (155-164)
- Selçuk İnan (140-146)
- Gökhan Gönül (146-155)
- Mehmet Topal (140-155)
- Hamit Altıntop (152-153)
- Emre Belözoğlu (148-155)
- Mevlüt Erdinç (140-160)
- Arda Turan (152-171)
- Nuri Şahin (144-169)

Oyunda şu andaki yeteneği 180 üzeri oyuncular;

- Cristiano Ronaldo (190-195)
- David Villa (180-183)
- Fernando Torres (181-184)
- Michael Essien (182-182)
- Frank Lampard (180-180)
- Xavi (183-184)
- Wayne Rooney (181-186)
- Cesc Fabregas (179-186) -Ayıp olmasın diye 179'ları da ekledim- 
- Didier Drogba (179-180)
- Iker Casillas (180-185)
- Lionel Messi (193-197)

Oyunun potansiyeli en yüksek 22 yaş altı oyuncuları;

- Aaron Ramsey (135/-10)
- Sergio Agüero (172-183)
- Gonzalo Higuain (174-180)
- Pato (161-184)
- Stevan Jovetic (155-179)
- Karim Benzema (165-180)
- Miralem Pjanic (140-185)
- Moussa Sissoko (146-180)
- Javier Pastore (153-181)
- Eden Hazard (155-180)
- Neymar (150-181)
- Paulo Henrique (153-186)
- Mesut Özil (160-182)
- Khouma Babacar (120-180)
- Sergio Canales (144-179)
- Alexis Sanchez (143-179)
- Yaya Sanogo (108-180)

5 şampiyon kulübümüzün oyundaki en iyi oyuncuları ve değerleri;

Fenerbahçe; Mamadou Niang (160-165), Volkan Demirel (155-164), Diego Lugano (152-156), Emre Belözoğlu (148-155), Gökhan Gönül (146-155), Alex (143-169)

Galatasaray; Arda Turan (152-171), Elano (150-160), Milan Baros (150-155), Harry Kewell (148-167), Misimovic (147-147)

Beşiktaş; Guti (150-167), Ricardo Quaresma (150-160), Bobo (145-151), Tomas Sivok (145-150), Fabian Ernst (145-150), Matteo Ferrari (143-155)

Trabzonspor; Gustavo Colman (145-150), İbrahima Yattara (140-147), Selçuk İnan (140-146), Alanzinho (140-142), Jaja (137-149), Onur Kıvrak (132-159)

Bursaspor; Dimitar İvankov (140-143), Volkan Şen (138-151), Sercan Yıldırım (135/-9), Ömer Erdoğan (135-135), Ivan Ergiç (135-140), Pablo Batalla (134-137), Ozan İpek (133-143)

En ünlü kulüpler;

- Barcelona (9.550)
- Real Madrid (9.300)
- Man Utd (9.250)
- Chelsea (9.150)
- İnter (9.000)
- Bayern Münih (8.900)
- Milan (8.800)
- Liverpool (8.650)
- Arsenal (8.600)
- A. Madrid (8.500)
- Lyon (8.400)
- Porto (8.300)
- Sevilla (8.250)
- Valencia (8.250)
- Benfica (8.150)
- Roma (8.150)
- Sao Paulo (8.150)
- Boca Juniors (8.150)
- Juventus (8.100)
------------------------------
- Fenerbahçe (7.750)
- Galatasaray (7.750)
- Beşiktaş (7.500)
- Trabzonspor (6.500)
- Bursaspor (6.500)
- Kayserispor (6.150)

15 Kasım 2010 Pazartesi

Yorum Yok!



Spikere katılıp katılmadığımla ilgili bir şey söylemiyorum lakin bence bundan sonra korumayla dolaşması lazım bir süre bu spikerin, başına çok feci şeyler gelebilir hiç istemesem de. Trabzon ve Bursalılar arasında da büyük gerginlik yaşanabilir, inşallah bir olay çıkmaz...

Şimdi Ne Yapıyorlar?


Bu post'la bazı eski futbolcularımızı anmış olalım.

Şevki Ekşi -ki birkaç post önce koyduğum Eyüpspor fotosunda da takımın kalecisi- şu an Tarsus İdman Yurdu'nda kaleci antrenörü. Futbolseverler onu daha çok Karabük ve Yozgat'tan hatırlayacak. Tip olarak Gökhan Tokgöz'le de çok benzerlerdi.

Hakan Tecimer Fenerbahçe A2 takımının başında, Fevzi Layiç de Eyüpspor'da kaleci antrenörü.

Eski Trabzonsporlu Osman Özköylü, gayet başarılı bir teknik adam oldu, Elazığspor'un başında. Bu şekilde devam ederse üst liglerde de takım çalıştırabilir.

Vedat İnceefe ve Cafer Aydın... Türk futbolunun iki renkli futbolcusu, özellikle de Cafer. Yeni Malatyaspor'un başına geçtiler; Cafer, Vedat'ın yardımcılığını yapacak. Bu ikilinin çalıştırdığı takım maçları 8-9 kişi tamamlarsa iyidir.

Timuçin Bayazit... Ligimizde onun kadar hakkı verilmeyen az futbolcu vardır. Ortalama bir futbol seyircisine sorsan Timuçin'i belki sima olarak hatırlamaz ama bizdeki yeri ayrıdır. O da futbolu bıraktı ve Boluspor'un altyapısında görev yapıyor.

Eski Milli kalecilerimizden Şanver Göymen, Çaykur Rize'yi çalıştıran Ümit Kayıhan'ın yardımcılarından biri, daha doğrusu kaleci antrenörü.

Ercüment Şahin ve Levent Devrim. İkisi de zamanının önemli oyuncusuydu. Şu an Kayseri Erciyes'in hocası Zekeriya Altıparmak'ın yardımcıları.

Liglerimizin en önemli golcülerinden Ümit İnal, Karşıyaka'da Kemal Kılıç hocanın yardımcısı.

Lemi Çelik, Sarıyer altyapısının başında, Kazım Konak Ümit Özat'ın Ankaragücü'nün başına geçmesiyle takımın yeni kaleci antrenörü oldu.

Yazacağım son isim, eski Beşiktaşlı Bayram Bektaş. Nouma'nın kankası olan Bayram, şimdilerde Bülent Uygun'un yardımcılarından biri Eskişehir'de.

Hem Teknik Direktör, Hem Köşe Yazarı...


Teknik direktörlerin boştayken Lig Tv'de veya başka bir kanal yorum yapmasına, köşe yazısı yazmasına alıştık. Garip bile gelmiyor artık... Yalnız bu sefer durum farklı.

İlker'i (Yağcıoğlu) severim, çocukluk anılarımda önemli yeri vardır. FB TV'de yorumculuk yapıyordu geçtiğimiz sezon, birçok kez izledim. Hala devam ediyor mu bilmiyorum.

Bundan 2 ay önce Sarıyer'in başına geçti, yani 4. haftada... Tam 9 maçta takımın başındaydı, bu 9 maçta sadece 1 galibiyet, 2 beraberlikleri var. 5 puan... Sondan 2. sıradalar. Son 4 maçta da sadece 1 kez berabere kalabildiler.

Takım elbette kötü gidebilir, bu İlker Yağcıoğlu'nun kötü bir hoca olduğu anlamına gelmez ama beni şaşırtan hala köşe yazılarına devam etmesi. Sen Sarıyer gibi önemli bir camianın başındasın, takım çok kötü durumda ve hala Fenerbahçe için köşe yazısı yazıyorsun. Belki de Fenerbahçe Tv'deki programına devam ediyordur, hiç rastlamadım bu sezon.

Son yazısı bu... Sen Fenerbahçe'yi düşündüğünden daha fazla Sarıyer'i düşünmelisin arkadaş...

Eskiler...


Eyüpspor'un eski bir kadrosu... Benim dönemim yetişemedi o yıllara. Kaleciyi Türk futbolunu yakından takip eden herkesin hatırlaması lazım...

Andy Carroll & Kevin Nolan A.Ş.


Newcastle bu sezon ligde şimdiye dek 21 gol attı. Peki sizce bu gollerin kaçını Carroll-Nolan ikilisinden geldi? 14'ü... Yani 3'te 2'si... 7 Carroll, 7 de Nolan. Newcastle'ın hücum yükünü bu iki yetenek taşıyor ve ikisi birden aynı anda uzun süreli sakatlık yaşarlarsa Newcastle'ın hızla düşüşe geçeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yok...

Demirören o kadar parası varsa bir saniye bile düşünmeden Carroll'ı alsın ve Beşiktaş'ta efsane olmazsa ben de bir şey bilmiyorum...

Bataklık Resmen...


Geçen gün Ergotelis-Olympiakos maçına bahis oynamıştım, biraz bakayım dedim ne oluyor, ne bitiyor... Bir de açtım ki ekranı, saha bataklığa dönmüş yağış yüzünden. Bu şartlarda maçın oynanması saçmalıktan başka bir şey değildi. 2. yarıyı izlemedim, zaten maç ertelenmiş sonunda...

Yağmurla hatırladığım bir maç vardı çocukluğumdan, onu hiçbir zaman unutamam, blog'a da yazmıştım, bu da ikincisi oldu galiba... Böyle hatırladığınız maçlar varsa siz de paylaşın...

Kral Takımını Taşımaya Devam Ediyor


Antonio Di Natale, geçen yıl büyük bir patlama gerçekleştirerek 29 golle Serie A'da gol kralı olmuştu. Bunu 33 yaşında başarmıştı, her sene artan bir başarısı vardı. Daha önceki 4 sezon ligde sırasıyla 8, 11, 17 ve 12 gol atmıştı. 12 gol attığı sezon sadece 22 maçta oynadığını da belirtmek gerekir.

Bu sezona çok da iyi başlayamamıştı lakin dün Lecce'ye ilk yarıda 3 gol birden atarak geçen senenin Güiza'nınkinden harika sezonundan farklı olduğunu gösterdi.

Transfer döneminde artık yaşı geçtiğinden mi, yoksa hiç İtalya dışında çıkmadığından mıdır bilinmez, daha üst düzey bir takıma transfer olmadı.

Bu vesileyle 11 sene önce yine Udinese formasıyla gol kralı olan Marcio Amoroso'yu da anmış olalım.

14 Kasım 2010 Pazar

Rüku

3 Arkadaş...


Bizim semtte 3 abi var, 30'lu yaşlarının ortalarındalar. Eskiden maçlara sürekli gitseler de, artık evlenip çoluğa çocuğa karıştıkları için takımlarının maçlarını kahvede izliyorlar her hafta. Biri Fenerbahçeli, diğeri Galatasaraylı, ötekisi de Beşiktaşlı.

Fenerbahçeli olan Aziz Yıldırım'ı her şeye rağmen çok seviyor. "Başkan daha ne yapsın?" diyor. O hocalara takık. Bariç'inden Lorant'ına kimseyi beğenmiyordu. Takımı 2 kez şampiyon yapıp, 2 kez de son dakikalarda şampiyonluktan olan Daum'u bile gönderin diyordu. Şimdi de Aykut'a taktı. "Başarısız, gitsin" diyor... "E abi bu hocaları 12.5 yıldır kim zırt pırt gönderiyor, asıl suçlu o değil mi?" diyorum. "Olsun, başkana laf yok, onun yerine kim gelecek ki?" diyor.

Galatasaraylı olan Özhan Canaydın'ı hiç sevmiyordu. Birkaç ay öncesine kadar Adnan Polat hastasıydı. "Rijkaard, Baros, Kewell, Jo, Elano gibi isimleri Özhan Canaydın zamanında rüyamızda görürdük" diyordu. Geçtiğimiz aylarda olan seçimde de Polat'ı destekledi. Ama şimdi sorsan Adnan Polat için "Canaydın'dan da kötü çıktı galiba" diyor. Ne değişti ki diyorum, "Eskiden aldığı gibi oyuncuları alamadı, transferleri sona bıraktı, bizi kandırdı" diye cevap veriyor. "Ne olursa olsun 5 yıl takımın başında kalmalı" dediği Rijkaard'ın gittiği gün bir zil takıp oynamadığı kaldı. Hagi'yi çok seviyor ama o da başarısız olursa başkanla birlikte gitsinler bir zahmet artık diye ekliyor.

Beşiktaşlı olan ayrı bir alem. Onu terkedip giden eski aşkı Sevda'ya bile Yıldırım Demirören'e duyduğu kadar kin beslemiyordu. Ölse de kurtulsak derecesindeydi. Sırf ona bağırmak için arada maça gidiyordu. Denizli'yle şampiyonluk gelince doğal ve haklı olarak çok sevindi, başkana da tepkisini biraz azalttı, o kadar küfretmiyordu. Bu sene ise Schuster-Quaresma ve Guti üçlüsüyle birlikte dünyalar onun oldu. Schuster'e çok güveniyordu, Demirören'i sevmeye bile başlamıştı. En son Antep mağlubiyetinin ardında fırında rastladım, "Schuster'le de olmuyor, başkan Şifo'yu mu ikna etse acaba?" dedi.

Bana da söyleyecek söz kalmadı...

"Bu Maç Satılmadığı İçin Kazanamazlar"


Bu sözü dün maç sırasında Cnn Türk Spor Servisi Yöneticisi Barış Kuyucu yazmış Twitter'da. Bunun dışında "Bayramımız kutlu olsun :))) Güle güle yavrum güle güle. Fransız yıldızlara güle güle. Beyaz atalarını da paketlemiştik böyle :)))" yazmış. Şuradan okunabilir tüm yazdıkları..

Ercan Saatçi'ye yüklenildi ya hani "tamamen" haklı olarak zamanında. O klasik kahve, arkadaş muhabbeti yapmıştı, burada direkt bir spor servisi yöneticisi Fenerbahçe'nin maçları hep satın alarak kazandığını söylüyor. Diğer bir anlam daha çıkarılabilir, tuttuğu takım Gaziantepspor bundan önce hep maç satıyordu ve yeniliyordu.  Bence çok daha fazla konuşulması gerekir. Zamanında Melih Şabanoğlu da yazmıştı buna benzer bir şey ve tepkimi ortaya koymuştum.

Twitter'ın en sevdiğim yönlerinden biri de bu aslında. İnsanların, özellikle de ünlülerin gerçek yüzlerini ortaya koyuyor. Ne kadar samimiyetsiz olduklarını anlamamızı sağlıyor. Barış Kuyucu'yu ekranda gören birisi ne der? "Ne efendi, ne kibar bir adam. Güzel güzel konuşuyor, hayatında küfür bile etmemiştir, her takıma eşit mesafede, kimse hakkında kötü bir söz söylemez, futbolun gülen yüzü..." Haksız mıyım?

Sen bir spiker ve spor servisi yöneticisi olarak böyle bir şey söyleyemezsin arkadaşım. Söylüyorsan da aynısını televizyonda da söyleyeceksin -veyahut yazdığın yazıda- , biz de seni alkışlayacağız delikanlı adammış diye. Tamam yanlış düşünüyor ama çatır çatır ekranda da söylüyor, sözünün eriymiş diyeceğiz.

"Ben aslında öyle demek istememiştim, galibiyetin sevinciyle öyle yazmıştım, tüm Fenerbahçelilerden özür diliyorum, elbette maçları satın almıyorlar" gibi sözleri söylemesin boşuna bundan sonra hiç. Biz taraftar olarak kendisinin gerçek düşüncelerini öğrendik. Twitter'a da teşekkür ederim bunu görmemize fırsat sunduğu için.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Günün Kuponu

Gaziantepspor Maçı Öncesi


Bu akşam 19:00'da deplasmanda Gaziantepspor ile karşılacağız. Bizim maçtan hemen önce de Bursaspor-Trabzonspor maçı var, Bursalı ve Trabzonlular kadar 3 büyük takım taraftarlarını da -Kayserisporluları da tabii ki- ilgilendiriyor bu maç. Kayserispor dün son dakikada kazanarak maç fazlasıyla liderliğe yükseldi, 28 puanı var. Bursa-Trabzon maçı berabere biterse -ki tüm Fenerbahçelilerin dileği de budur herhalde- Trabzon puanını Kayseri ile eşitleyecek, Bursa da onları 1 puan geriden takip edecek. İşte böyle bir noktada Gaziantep deplasmanından ne yapıp edip 3 puan çıkarmamız lazım.

Haftaya Buca ile içerde, sonraki hafta da İstanbul Belediye ile oynuyoruz, nispeten kolay 2 maç oynayacağız ve Antep'ten 3 puanla dönemezsek bu maçlardan alacağımız 6 puanın bir anlamı kalmaz. Beşiktaş ve Galatasaray'la Kadıköy'de berabere kalarak yeteri kadar avantaj kaybettik zaten.

Tolunay Kafkas, Gaziantep'e Ergün Penbe'nin Kartalspor'a oynattığı kadar olmasa da sağlam futbol oynatıyor. 11 maçta 8 gol atıp 8 gol yediler ki, bizim sadece yediğimiz gol sayısı 14. Ligin en çok gol atan takımıyla, en az gol atan ve yiyen takımlarından biri karşı karşıya gelecek.

Geçen yıl 8 maçta 24 puan kazandıktan sonra De Souza'nın son dakikalarda attığı güzel gollerle Antep'e mağlup olmuştuk ve ilk puan kayıplarımızı yaşamıştık. Aragones'li dönemin ilk lig maçında da bu sefer Tabata'nın golüyle Antep'te kaybetmiştik. İki yıldır oradan puan çıkaramıyor oluşumuz bizim futbolcularımızda stres, Antepliler de ise rehavet yaratabilir. Gerçi Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynadığımız sezon ise 5 atmıştık orada, Kemal de eski takımına güzel bir gol atmıştı.

Emre, Lugano ve Andre Santos eksiklerimiz. Özellikle Emre'nin yerinde oynayacak oyuncunun -çok büyük ihtimal Mehmet Topuz- ofansa da katkı yapması gerekiyor. Zaten Özer ve Selçuk'un yokluğunda Cristian'la oynamaya mecburuz, o da sadece oyunun defansif yönünü düşünürse büyük sıkıntı yaşarız.

Şöyle bir 11 bekliyorum, Volkan/Gökhan-Bilica-Yobo-Caner/Dia-Cristian-Mehmet Topuz-Stoch/Alex/Semih. Niang da götürüldü Antep'e, ben ilk 11'de çıkacağını sanmıyorum ama o ilk 11'de başlarsa Bilica'nın yerine Bekir oynar 6 yabancı kontenjanından dolayı.

Ligde ve Türkiye Kupası'nda toplam 12 maç oynadık, gol atamadığımız Kayserispor ve Galatasaray maçlarının haricinde kalan 10 maçın ilk yarısında da gol attık. Yarın da bu istatistiği sürdürmeye devam edersek, Mehmet Topuz ve Cristian'ı daha geriye çekip kontrollü oynayabiliriz. Sonuçta Gaziantep de çok gol atan bir takım değil. Emre ve Lugano'nun yokluğunda 1-0'a yaslanılır.

İlk yarı gol atamazsak, oyunu açmakta çok zorlanırız diye tahmin ediyorum ve kazanırsak da 1-0 kazanırız. Ama ilk yarı gol atarsak maç yine 2.5 üstüne gider, bahisseverler yine ilk yarı gol atacağımıza ihtimal veriyorlarsa 2.5 üstü oynasınlar.

Son olarak, bu akşam 2 gol attığımız takdirde 3.000 golümüze ulaşıyoruz, 2.000. golü Uche atmıştı ve o zaman küçük olmama rağmen hala net hafızamdadır, bugün için de Yobo geçiyor içimden. Ha Alex'im atarsa da fena olmaz... :)

12 Kasım 2010 Cuma

Muhteşem Üçlü


10 Mayıs 1989 tarihli Milliyet'ten, fotoğrafı Halil Özer çekmiş.

Bobby Charlton, ICI boya şirketinin davetlisi olarak İstanbul'a gelmiş ve aynı zamanda Türkiye-Sovyetler Birliği maçını izleyecekmiş. Rıdvan'a ve Tanju'ya bir yandan taktik vermiş, bir yandan da keyiflerine bakmışlar... Tınaz Tırpan yönetimindeki takımımız maçı 1-0 kaybetmiş ve iki yıldızımız da etkisiz kalmışlar.

Maçın ardından ise Milliyet'te Lefter, Metin Oktay ve Charlton'ın maç yazıları var. Vay be...

Liglerimizin En Enteresan Takımı: Kartalspor


Bilindiği gibi Kartalspor Bank Asya 1. Lig'de mücadele ediyor. Hocaları Ergün Penbe, yardımcısı bizim Kemalettin Şentürk. Ali Asım Balkaya da altyapılarında hoca.

Bu sezon 10 maç oynadılar ligde ve bu 10 maçın 8'i beraberlikle sonuçlandı. Futbol bu, geçtiğimiz yıllarda Aykut Kocaman yönetimindeki Ankaraspor da sık sık berabere kalıyordu, olabilir. Ama enteresan olanı, bu 8 maçın 7'sinin 0-0 bitmesi.

Oynadıkları ilk 3 ve son 4 maçtaki skor 0-0. Ben yıllardır böyle bir şeye rastladığımı hatırlamıyorum. Yahu eminim her maç 0-0'a yatsalar bu maçların art arda böyle sonuçlanması mümkün değil. 3 haftadır 0-0 bitecek diye oynuyorum Kartal'ın maçlarına ve yüzüm gülüyor.

Diyarbakır'ı deplasmanda 3-2 yendikleri maçın araştırılmasını talep ediyorum! :) Ya da 0-0 biten maçların...

Yeni Transfer Değerlendirmeleri


Ligimiz başlayalı 3 ay oluyor, yeni transferlerimizin performanslarına kısaca değineyim istedim.

Mamadou Niang: Niang'ın transferinden mutsuz olan tek bir Fenerbahçeli dahi var mıdır? Sanmıyorum... Kezman ve Güiza transferlerinden önce Niang'ı veya Niang gibi bir adamı aldığımızı düşünsenize... Çalım atan, dikine oynayan bir golcümüz var artık. İnşallah sakatlığını bir an önce atlatır. Hava toplarında biraz daha etkili olabilirse başka bir şey istemiyorum ondan.

Miroslav Stoch: Yeteneğinden kuşkum yok ama uyum sorunu yaşıyor sanki. Ve bu bir süre daha sürecek gibi. Ya da bu çocuk deli gibi aşık. Bir şaşkınlık ifadesi var suratında. Hani romantik komedilerde olur ya... Biri sert bir tokat atsa kendine gelecek gibi. İstenilen performansı sergileyemedi henüz ama çok doğru bir transfer olduğu apaçık ortada.

Issiar Dia: Aykut Kocaman'ın bu sezon yaptığı en doğru iş transfer yönetimiydi. Geçen sahaya Brezilyalı oyuncu olmadan çıktık, bunu hayal bile edemezdik 2-3 sene önce. Niang, Yobo, Stoch gibi Dia da çok doğru bir transfer. Gerçi ben Alex oynayacaksa, Stoch ve Dia'dan biri yedek kalmalı demiştim, hala da aynı görüşteyim. Performanslarına göre birine forma vereceksek, bu Dia olmalı şu an için. Tribünde olduğum Kasımpaşa maçında da dehşetti. İnşallah uzun vadeye yayar oyununu.

Joseph Yobo: Çok daha iyisini almayacaksak, bir an önce bonservisi bizde olmalı. Nokta. İnşallah 3.000. golümüzü de o atar ve 2.000. golümüzü atan Uche'ye selamı çakar.

Caner Erkin: Bu Fenerbahçeli kardeşimizi çağırsak ve hangi mevkide oynamak istediğini sorsak "sol açık" der. Uğur Boral mevkisi yani. Ama bizde -Galatasaray'da da genelde olduğu gibi- sol bekte oynuyor ve kötü oynayınca da genelde taraftardan küfrü yiyor. Aykut Hoca en son enteresan bir şey denedi ve onu forvete yakın oynattı, tabii Samandıra'da birlikte onlar yaşıyor, biz değil ve elbette bazı şeyleri konuşuyorlardır. İnişli çıkışlı bir grafiği var demek en doğrusu olur. Çünkü bazen bayağı beğeniyorum Caner'i.

İlhan Eker ve kaleci Serkan için ne desem yalan olur. İlhan'ın sakatlığı var uzun süredir.

Son sözü yeni transferden sayabileceğimiz Colin Kazım için söyleyeyim. Geçen gün oynadığımız kupa maçında yaptığı müthiş hareketler -izleyenler anlamışlardır hangi pozisyonu dediğimi- ne kadar yetenekli bir oyuncu olduğunu tekrardan ortaya koydu. Ama Dünya'nın en gamsız futbolcularından biri Kazım ve birkaç yıl sonra Antep'te, G. Birliği'nde vs. oynarsa hiç de üzülmem haline, kusura bakmasın. Haketmiyor çünkü taraftarın sevgisini.

"Otur, Otur..."


25 Ekim'de ara vermiştim blog'a, ufaktan yazmaya başlayayım. Geçen gün bizim Siena maçına gittim. Güzel bir oyunla galip geldik, iyi ki de gitmişim.

Maçta Aziz Yıldırım ve yöneticiler Murat Özaydınlı, Abdullah Kiğılı, Nihat Özdemir bir locada oturuyordu, hemen yan locada da Acun Ilıcalı ve Emre Belözoğlu vardı. Bir Arda eksikti... Zaten en az 100'er kişi Acun ve Emre ile fotoğraf çekilmiştir, 2. yarı başlamasına rağmen foto çekimi devam ediyordu güvenlik uyarana dek.

Maçın sonlarında, klasik "Ayağa kalkmayan Cimbomlu olsun" tezahüratı yapıldı ve yanlış görmediysem -çünkü bize uzaktı onların oturduğu bölüm- Emre Belözoğlu ayağa kalktı. Gerçi sırf Emre değil, Aziz Yıldırım'ın çevresinde oturan birçok kişi ayağa kalktı ve Aziz Yıldırım bir yandan gülerek eliyle "otur, otur" işareti yaptı. Yahu maçta farkı açmışız, galibiyet kesinleşmiş, zaten Genç Fenerbahçeliler dışında kalanların %80'i sadece bu tezahürat yapıldığında ayağa kalkıyor, onda da karışma bari be adam... Haksızsam haksızsın deyin...

25 Ekim 2010 Pazartesi

Ara...

Klasik futbol yazmaktan sıkılma dönemime girmiş bulunmaktayım, muhtemelen birkaç ay blog'a, Twitter'a ve Ekşi Sözlük'e futbolla ilgili bir şey yazmam. Hani merak eden olursa diye belirteyim dedim.

24 Ekim 2010 Pazar

2008'deki Kupa Maçının Kopyası...


6. hislerim kuvvetlidir. Taa 17 Ağustos'ta yazmışım "Bunu not alın, bu sene Kadıköy'de kazanamayız her sene kazandığımız maçı. 6. his." diye... Düne kadar da birçok kez tekrarladım. Trabzon maçında şampiyonluğu kaybettiğimizi de rüyamda görmüştüm. Hay şu hislerime...

Maça gelecek olursam, ilk yarı Galatasaray beklediğimden çok daha iyi oynadı. Maçtan önceki yazımda da orta sahada sevmediğim Cristian'ın oynaması gerektiğini, Hagi'nin orta sahayı sağlama alacağını bildiğimden Mehmet Topuz ve Emre ikilisiyle sıkıntı yaşayacağımızı düşündüğümü belirtmiştim. Söylediklerim bir bir çıktı. İlk yarı boyunca Alex, Stoch ve Dia'yı kilitledi Galatasaray. Kanatlardan gitmeye çalıştık ama Stoch ve Dia etkisiz kaldı. Ki maçın başında Gökhan Gönül'ün çizgiden çıkardığı top başta olmak üzere pozisyonları vardı Galatasaray'ın. Maç sadece 45 dakika oynansa, maçın hakkı Galatasaray'ın derdim...

Yobo bugün harika oynamasına rağmen Pino ileride iş yaptı. Bir de Yobo kötü oynasaydı ve Volkan birkaç kritik hata yapsaydı ilk yarıyı geride tamamlardık. 45 dakika hayal kırıklığıydı...

2. yarıdaki oyunun genelinden -özellikle de ilk 35 dakikasından- memnun olduğumu söyleyebilirim. Maçın tamamında 45-80. dakikalar arasında oynadığımız oyunu oynasaydık ve yine berabere kalsaydık takıma kızmazdım. Ama ilk yarıdaki futbol bize yakışmadı. 

Hagi yerinde değişiklikler yaptı, Misimovic yine etkisizdi ve onu çıkardı. Orta sahayı defansif oyunculardan oluşturdu, zaten yapması gereken de buydu. Mustafa Sarp, Ayhan, Barış vs. de futbolcu olmadıklarını (!) -Ayhan başta olmak üzere- bugün bize gösterdiler. "Rijkaard'ın elindeki oyuncular belli be abi, adam ne yapsın?" diyenlere Hagi küfür etse haklı mıdır acaba? Baros, Arda, Kewell da yoktu bugün üstelik.

Hakemin bazı önemli hatalar yaptığını düşünsem de biz maçı kazanmayı haketmedik ve bu yüzden bunları konuşmaya gerek yok. Doğrusu budur benim için.

Zico'lu dönemde Galatasaray'la kupada yine Kadıköy'de 0-0 berabere kalmıştık. Hatta bugün o da geldi birden maçtan önce aklıma... Maça 8 yıllık arkadaşım Semih'le gitmiştim, Genç Fenerbahçelilerin tam merkezinde olduğumuz için ilk yarıyı doğru dürüst izleyememiştik bile ve 2. yarı ayrı yerlerde oturmuştuk. O maçta da buna benzer bir oyun oynamıştı Galatasaray. Yerli ve genç futbolcular vardı. Hakan Şükür'ün kaçırdığı bir gol geliyor aklıma. Galatasaray'ın Kadıköy'de oynaması gereken oyun budur ve önce kaybetmemeyi düşünürsen hedefe ulaşma şansın daha yüksektir...

Mayıs 2006'daki Denizli ve geçtiğimiz Mayıs ayındaki Trabzon maçlarını yaşayan biri olarak fazla üzülmedim bugünkü beraberliğe ve iki derbide de berabere kaldık diye şampiyon olmamızı yasaklamıyorlar, bunu kimse unutmasın...

Galatasaray taraftarlarını ve Hagi'yi tekrardan tebrik ediyorum...

Derbi Öncesi...


Uzun süredir beklenen maçın başlamasına 20 saatten az kaldı. Adı üzerinde "derbi". Espriler falan tabii ki olacaktır ama ne Fenerbahçeliler Galatasaray'ı, ne de Galatasaraylılar Fenerbahçe'yi küçümseyemez. Hele bunu sahada futbolcular yaparsa, hiç umulmadık sonuçlar alınabilir.

Son 10 yıldır Galatasaray Kadıköy'de puan alamadı, 17 yılda da sadece 4 puan alabildi. En kötü halimizde en güçlü Galatasaray'ı yendik. Tüm bu istatistiklerin üstüne Galatasaray'ın şu an içinde bulunduğu durum ve eğer doğruysa Baros ve Kewell'ın da oynayamayacak olması bir yandan beni sevindirirken, bir yandan da kafamdaki acabaları arttırıyor.

Galatasaray gayet güçlü kadrolarla Kadıköy'den puan çıkartamadı. Yarın Arda yok, e Kewell ve Baros da oynamazsa iş geldiğinden beri vasatı aşamayan Misimovic ve son vuruşları kötü bencil Pino'ya kalacak. Bizde de Alex, Niang, Semih, Stoch, Dia vs. vs. hepsi oynuyorken, doğal olarak güzel bir futbolla şöyle en azından 2 farklı bir galibiyet bekliyorum. Ama işte Galatasaray'ın içinde bulunduğu zor durum, eksikleri bir yandan da benim gözümde şansını arttırıyor. Derbileri derbi yapan ne olacağının genelde kestirilememesidir ve Galatasaray son 10 yılda hiç bu kadar kötü bir durumda -Baros ve Kewell da oynamazsa- Kadıköy'e gelmemişti. Ben "ileride Servet oynasın, kaleye Sabri geçsin, belki bu sefer kazanırlar" diyordum birkaç hafta önce, işte tam da o noktaya geldi Sarı-Kırmızılı ekip.

Takımın başında Rijkaard olsa, Kewell'ıyla, Arda'sıyla, Baros'uyla tam kadro olsalar ve ligde de ilk sıralarda bulunsalar cidden bu kadar çekinmezdim Galatasaray'dan. Çünkü şu an kaybedecek bir şeyleri yok ve futbolcular Hagi'ye kendilerini kanıtlamak için tüm güçleriyle mücadele edecekler. Kaybederlerse "nasıl olsa hep kaybediyorduk, sağlık olsun" derler ama ya kazanırlarsa? Düşünsenize Hagi'yi ve golü atan futbolcuları... Örneğin Misimovic yarın maçın adamı olsa, devamını getirmez mi?

Takımıma güveniyorum güvenmesine ama işte bu "küçümseme" hadisesi her ne kadar Aykut Kocaman'ın ve Aziz Yıldırım'ın uyarılarına karşın sahada başımıza gelirse, maçtan sonra çok ağlarız.

Cristian'ı sevmediğimi ve beğenmediğimi artık burayı okuyan herkes biliyor, ama buna rağmen yarın oynaması taraftarıyım çünkü düşünülen Emre ve Mehmet Topuz göbeğinin yarın sıkıntı yaratma ihtimali var bana göre. Dia-Mehmet Topuz-Emre-Stoch ileride de Alex/Niang ile Galatasaray'a 4-5 gol de atabiliriz, ama bir yandan da orta alanı Galatasaray'a kaptırabiliriz. Çünkü Cana ve Ayhan gibi oyuncularla orta sahayı güvende tutup kontrollü oynayacaktır Hagi.

Benim kafamdaki 11 şu şekilde; Volkan/Gökhan-Lugano-Yobo-Andre Santos/Mehmet Topuz-Cristian-Emre-Stoch (Dia)/Semih-Niang. Büyük insan Alex ve Stoch-Dia ikilisinden biri 2. yarıda oyuna girmeli. Semih yarın oynarsa Niang'la çok iyi anlaşacaktır ama yarın Alex'i keseceğine ihtimal vermiyorum Aykut Hoca'nın...

İçime taa uzun zaman önce beraberlik doğdu, dilimden de düşürmedim, hep "bu maç berabere bitecek" dedim, inşallah içimden geçen olmaz... Ha bir de, Atkinson 3 golü 22 Ekim 1995'te atmıştı, 3-1 kazanmıştık, geçen sene de 25 Ekim'de 3-1 kazandık, tarih bu sefer 24 Ekim... Yine 3-1 olmasın mı?

Özet olarak, normal şartlarda çok rahat kazanmamız gereken bir karşılaşmaydı ama normal şartlar altında oynanmıyor. Hagi'nin gelişi derbiyi bambaşka bir havaya sokacak Galatasaray açısından. Bizi en güçlü kadrosuyla bile yenemeyen Galatasaray, anca bu haldeyken yenebilir... Bakalım bu şansı kullanabilecekler mi...

"Niang neden Atkinson etkisi yaratmasın?" diyorum son olarak...

23 Ekim 2010 Cumartesi

Hafta Sonu Kuponu

Yüzyılın Son Şampiyonu Yazı Dizisi...


Derbi öncesi eski maçlara göz atarken, Halil Özer'in güzel bir yazı dizisine rastladım. Galatasaray 1999'da 3. şampiyonluğu garantiler garantilemez yazmış ve 4 gün art arda Milliyet'te yayınlanmış. Ben de canım sıkılıyorken blog'a aktarayım dedim, unutulan ilginç bilgiler ve anılar var... Hazır Hagi, Terim ve Hakan Şükür yeniden konuşulmuşken...

Terim'i Ağlatan Maç (1. Bölüm)

Artık alıştık. Üç yıldır her mayın ayında Galatasaray'ın şampiyonluğunu kutlamak "geleneksel bir bayram" oldu. Yine sokaklarda, evlerin balkonlarında, yüksek yapılarda Sarı-Kırmızı bayraklar dalgalanıyor. Medyada yine Galatasaray'ın şampiyonluk öyküsü yazılıyor. Değişen sadece birkaç isim, birkaç resim. Ama bu kez şampiyonluğun başka anlamları da var:

- Terim, hat-trick (üçleme) yaptı. Bunu başaran ilk Türk antrenörü oldu.

- Galatasaray, 13. şampiyonluğuna ulaştı, Fenerbahçe'yi yakaladı.

- Cim-Bom, 20. yüzyılın son şampiyonu olarak tarihe adını yazdırdı.

İlkler Terim'den

Her başarının ardında mutlaka gözyaşı, acı, zafer, gerilim, tedirginlik, ter, emek, disiplin ve çok çalışmak yatar. Galatasaray'da bunların hepsi eksiksiz olarak yer aldı.

24 saatini Florya'da geçiren Terim ve ekibi, büyük bir özveri ile formasına ter akıtan oyuncular, ekonomik sıkıntılara rağmen oyuncularını mutlu etmek için kapı kapı para arayan, başarıya taş koymak istemeyen bir yönetim, karda yağmurda takımını hiç bırakmayan bir taraftar.

Galatasaray'da hiç şüphesiz birçok kahraman var. Perde önünde ve arkasında yer alan bu kahramanlar Galatasaray tarihinin en parlak dönemini taraftarına yaşatırken akıtılan terlerin hasadını topladıkları için büyük bir mutluluk yaşıyorlar.

Hiç şüphesiz bu kahramanların başında Teknik Direktör Fatih Terim geliyor. Terim kendine has ekolü, davranışları, konuşması, teknik bilgisi, insan psikolojisinden en iyi şekilde anlaması, her konuda fikir yürütebilecek birikime sahip olması, diyalogları, şakacılığı, sertliği, kızgınlığı ve karizması ile Galatasaray tarihinde kendisine oldukça kalın bir sayfa ayırdı.

Terim, oldum olası yapılmayanı yapmayı sever. Her zaman bir ilke imza atmayı hedefler. Futbolculuk hayatından bugüne kadar da geçmişe bakıldığı zaman yarattığı ilklerle efsane olmayı çoktan haketti.

İlk kez bir takımda 14 sene oynamayı, ilk kez Milli Takımı Avrupa Şampiyonası finallerine götürmeyi, ilk kez Galatasaray'da bir Türk antrenör olarak üç kez üst üste şampiyon olmayı, ilk kez Şampiyonlar Ligi'nde 9 puan toplamayı, ilk kez bir İtalyan takımı ile deplasmanda berabere kalmayı başardı. Ve 20. asrın son şampiyonunun teknik adamı olarak da tarihteki yerini şimdiden aldı.

Davidoff, Lolipop, Puro

Terim'i sadece televizyon ekranından, gazete sayfalarından tanıyanlar ona önce antipatik duygular besleyebilir. Hatta ona havalı ve kendini beğenmiş tanımlamasını kolaylıkla yapıştırabilir. Ama bir insanın duygularını değiştirmesi için Terim ile sadece beş dakika konuşması yeterli. Kalenderdir, yardımseverdir, sevecendir. Yeter ki, bam teline basılmasın. İşte o zaman bir kilometre uzağında durmak gerekir.

Galatasaray şampiyonluğa koşarken Terim ile ekibinin yaşadıkları birçok olay var. Bizim amacımız Terim ve futbolcularının yeşil sahaya yansımayan yönlerini biraz olsun anlatmak. O zaman insan bir şampiyonluğun kolayca gelmeyeceğini daha iyi anlar. İşte bu Galatasaray öyküsü insanoğlunun bir amaç için ne uğraşlar verdiğinin kanıtıdır.


Terim'in belki de hiçbir teknik direktörün bilmediği bir soyunma odası taktiği vardır. Maç öncesi asla sahaya çıkmaz. Her zaman takımdan sonra kulübedeki yerini alır. Kulübede oturmak için kendine sadece 10 dakika ayırır. Önce heyecandan paket paket Davidoff Light sigarası içerdi. Sonra lolipopa döndü, ardından dayanamadı küçük purolar içmeye başladı. Sahadaki futbolcuları ile sürekli diyalog halindedir. Her futbolcu bu konuda tembihlidir. Oyun durunca herkes kulübeye mutlaka göz atmalıdır. Hele hata yapıp, kulübeye bakmıyorsan bu büyük bir suçtur. Hemen kendini oyun dışında bulursun. Hata yapıp özür dilemek marifet değil, bir daha yapmamak marifettir. Kulübe çevresinde kimseyi istemez. Kendisine yönelen kameralara sürekli kızar. Kimi zaman kendini kaybeder. Yardımcıları Müfit Erkasap ve Bülent Ünder burada devreye girer onu sakinleştirir. Rakip futbolculara asla kızmaz. Onlara da kendi evladı gibi bakar. Örneğin, Fenerbahçe maçında önüne düşen Baliç'e yardım etmeyen Doktor Burhan Uslu'yu azarlamasını kimse unutmaz. Bir maçta da Kemalettin'in, Galatasaraylı futbolcuyu şikayet etmek için hakeme değil, Terim'e gitmesi hala hatırlanır.

Bilbao'da Dramatik Son

Fatih Hoca, soyunma odasında ise bir başka alemdir. Futbolcuya maç taktiğini ya Florya'da, ya da deplasmandaysa otelde verir. Maç öncesi hiç gülmez. Hep gergindir. Herkesin aynı ciddiyette olmasını ister. Ne yaparsa devre arasında yapar. Hata yapanlar hiç soyunma odasına gelmek istemez. Avaz avaz bağırır. Sesi koridordalarda çınlar. Bu yüzden soyunma odası çevresine basın mensuplarının girmesi yasaklanmıştır. Galibiyette futbolcularının tek tek öperek kutlar. Yenilgide ise sessizce oturur, duygularını belli etmemeye çalışır. İspanya'da oynanan Bilbao maçı sonrası önce futbolcularını tebrik etti, sonra duş bölümüne gidip, kapıyı kapattı ve gözyaşlarına boğuldu. Çünkü yenilgiyi hiç kabullenemezdi. Hele de böylesini.

Maç sonunda asla futbolcusuna bağırmaz. Hele antrenmanlarda basının önünde hiçbir zaman hatalı olan oyuncusunu yerin dibine sokmaz. Ama antrenmanda ya da maçta hata yapanın burnundan getirir. Kimi zaman kendi odasına çeker ne yaparsa yapar, kimi zaman antrenmanda hissettirmeden oyuncuyu yaptığına pişman eder. Hatta futbolcular arasında Florya'da Terim'in odasının bir ünü vardır. Oraya çıkanın nasıl ineceği kimi zaman bahis konusu olur.

Juventus Tahmini

Yedinci hissi inanılmaz bir şekilde etkilidir. Rakiplerin ne zaman puan kaybedeceğini hep bilir. Hatta kimi zaman  kendi maçlarının sonucunu bile tahmin eder. Hangi futbolcunun gol atacağını bile çoğu zaman tutturur.

Örneğin, İstanbul'daki Juventus maçı öncesi Terim, Suat'ı futbolcular sahaya çıkmadan yanına çağırır. "Bak Suat. Şimdi git otoban tarafındaki kaleye şöyle bir bak. Sen ikinci yarıda gireceksin ve oraya kafayla gol atacaksın. Şimdiden hazırlan" der. Suat önce şaşırır. Sonra gider kalenin içinde bir süre durur. İkinci yarıda da golünü atar, takımını yenilgiden kurtarır. Büyük bir sevinç içinde önce hocasına koşar.

Galatasaraylı Gibi Yaşayın (2. Bölüm)

Fatih Terim futbolcusu için her zaman "korkulu bir rüya" olmuştur. Hepsi Terim'in her zaman arkasında olduğunu bilir. Bu sezon devre arasında doğan ödeme krizinde futbolcularına, "Paranız ödenmezse ben istifa ediyorum. İşi bırakıyorum. Bunu yapacağıma dair de söz veriyorum" demesi oyuncular tarafından asla unutulmaz.

Terim hem baba, hem ağabey ve hem de teknik direktör görevini üstlenir. Futbolcu ile uğraşmanın zorluklarını çok iyi bilir. Her zaman onların yardımına koşar. Eşiyle kavga eden futbolcuları bile barıştırır. Futbolcusunun izin günlerinde sevgilileri ya da eşleri ile birlikte kaliteli yerlere gitmesini ister. Futbolcularına sık sık "Galatasaraylı gibi yaşayın" der. Özel yaşamlarını onlara hissettirmeden takip eder. Florya'ya sorun taşınmasını istemez. Herkesin derdini evinde bırakması O'nun için bir prensiptir. Florya'da sadece futbol düşünmek ise bir kuraldır. Bu yüzden oyuncu problemlerini yakından izler.

Önce Disiplin

Florya'da disiplin birinci kuraldır. Her futbolcu kurallara mutlaka uymak zorundadır. Birbirine saygı, disiplini takip eder. Dünya futbolunun en önemli yıldızlarından biri olan Hagi bile kapıyı çalmadan, önünü iliklemeden Terim'in odasına asla girmez. Hep O'na "sir" der.

İşte yıl içinde Florya'dan anılar... Bir gün Emre, antrenmana 5 dakika geç kalmıştı. Fatih Hoca bir şey söylemedi. Sadece Müfit Erkasap, Emre ile konuştu, saatlere uymasını istedi. Ama genç Emre, hiç beklenmedik şekilde ters yanıt verdi. Terim, yine bir şey söylemedi. Ama Emre iki hafta kadroya giremedi.

Emre ile ilgili bir olay daha... Genç oyuncu ehliyet aldı. Sonra yeni otomobili ile foto muhabirlerine poz verdi. Gazetelerde fotoğrafları çıktı. Televizyonların magazin programlarında ilk sıralarda yer aldı. Fatih Hoca, oyuncusunun ehliyet aldığını gazetelerden öğrendi. Bunun üzerine iki haftalık cezası beş haftaya çıktı.

Tugay, Milli Takım'dan sakat döndü. Bunu Terim'e söylemedi. Masör Rıza ile konuştu, "Sen hocaya haber ver" dedi. Oysa bu da bir suçtu. Suç işlediğini kadroya alınmayınca öğrendi.

Hagi Özür Diledi

Vedat, Adanaspor maçında sakatlandı. Buna rağmen ertesi gün sevgilisi ile Abant'a gitti. Burada gazetecilere yakalandı. Sonra Vedat tam bir ay forma yüzü göremedi. Karabükspor maçı. Hagi, ilk yarıda çok saldırgandı. Sürekli hakemle uğraştı. Fatih Hoca uyarmaya çalıştı ama Rumen Yıldız oralı bile olmadı. Ve Hagi ikinci yarıda yedek kulübesindeki yerini aldı. Acaba devre arasında soyunma odasında neler oldu? Bu sır gibi saklanıyor. Ama soyunma odası koridorunda dolaşanlar Terim'in Hagi'ye yükselen sesini duyduklarını etraflarına fısıldadılar.

Maçtan bir gün sonra... Florya'da Fatih Terim'in odasının kapısı çaldı. İçeri ceketinin önünü ilikleyip giren futbolcu Hagi'ydi. Rumen Yıldız, "Özür dilerim hocam" dedi, "Hatalıydım."

Ufuk'a Ders

Fatih Terimli Galatasaray'da dürüst davranan ise her zaman kazandı. Yalan en büyük suçtu. Fatih'in babası ameliyat oldu. Terim'den öğleden sonraki idman için izin istedi. "Hayır" yanıtını alınca şaşırdı. Ama Terim devam etti: "Bu süre yetmez. Git, iki gün sonra gel."

Hagi de babasını kaybedince "Bir gün izin" dedi. Şu yanıtı aldı: "Git, istediğin kadar kal. Kendini hazır hissedince dönersin." Hagi, iki gün sonraki antrenmana koşa koşa geldi.

Ufuk, Erzurumspor maçında ilk 11'deydi. Zemin sert ve kötüydü. Herkes özel kramponlardan giymişti. Ama Ufuk, yine bildiğini okumuştu. Oyun sürerken saha kenarına geldi, yedek kulübesine seslendi: "Yeni ayakkabı verin." Cevabı Terim verdi: "Ayakkabı burada kalsın. Sen kenara gel. Aklın başına yeni mi geldi?" Ufuk, yedek kulübesine çekildi.


Kocanla Gurur Duy

Galatasaray, devre arasında İspanya'daydı. Malaga'da Barcelona ile karşılaştılar. Maç öncesi soyunma odasında kaptanlık bandını Hakan Şükür takmıştı. Ama Terim, o bandı aldı, Popescu'ya uzattı. Amacı Popescu'nun eski takımına karşı gururlu çıkmasını sağlamaktı. Popescu, belki de hayatındaki en mutlu anlardan birini işte o an yaşadı.

Yine sezonun devre arası. Filipescu, artık Betis'e gitmeyi kafasına koymuştu. Doğru dürüst çalışmıyor, antrenmanlara "laf olsun" diye çıkıyordu. Terim, O'nu odasına çağırdı. Bir süre baş başa konuştu. Ertesi günkü idmanda en çok çalışan futbolcu Filipescu'ydu.

Hakan Şükür, bir türlü gol atamıyordu. Terim'e geldi. "Hocam, ben bir türlü gol atamıyorum. Ne yapacağım?" diye sordu. Terim, futbolcusuna güven verdi: "Senin gol atman önemli değil ki. Çık oyna, bu bana yeter."

Bülent, haftalarca kadroya giremedi. Ama ağzından tek laf çıkmadı. İsyan etmedi, çalışmasını sabırla devam ettirdi. Terim, bir gün Bülent'in eşi Banu Korkmaz'ı çağırdı. "Kocanla gurur duy" dedi. "Böyle iş disiplini çok az görülür" diye de ekledi. Sonra Bülent de formasına kavuştu.

Para Yoksa Oynamayız (3. Bölüm)

Arif, sezona iyi başlamadı. Takıma giremiyordu. Genellikle yedek kalıyordu. O sıralarda konuştuk Arif'le... Röportaj yapma isteğimizi kabul etti... Ve şöyle dedi: "Artık oynamak istiyorum. Hocam bana şans versin, yeter. Kulübe adamı değilim. Bir kez olsun 90 dakika oynamalıyım. O zaman beni kimse kesemez."

Ertesi gün Terim, bir araştırma yaptı. Acaba Arif, bu sözleri aynen kullanmış mıydı? Doğruluğunu öğrendi. Ve Florya'da şu ortak görüş çıktı: "Arif'e hoca çok kızacak."

Ama tersi oldu. Fatih Hoca, "Aferin Arif'e" dedi ve ekledi: "İşte bana böyle oyuncu lazım. Futbolcu cesur olmalı. Miskin ve küskün oyuncudan hayır gelmez."

İlk maça Arif ilk 11'de çıktı. Sonra sakatlanana kadar da formasını bırakmadı.

Suat'ın Kefili

Fatih Hoca, Florya'ya futbolculardan önce gelir. Onlardan sonra gider. O nedenle de her şeyden haberi olur. Suat'ın başına gelenleri de öğrenmesi o nedenle çok zor olmadı.

Suat, bir ev almıştı. Ama ödemelerde sıkıntıya düştü. Parasını zamanı gelince veremedi. İnşaat firması bunun üzerine devreye girdi. İstekleri belliydi: "Ya para, ya ev."

Bunun üzerine araya Fatih Hoca girdi. Kefil oldu, sorunu çözdü. Suat da evini kaybetmedi.

Florya'nın Mimarı

Fatih Hoca, tesislerde çalışan aşçıyı bile maç priminden yararlandırır. Florya'da her köşe başında güvendiği biri vardır. Bugün istifa etse, arkasından 20 kişi birden tesislerden ayrılır. Galatasaray'a emeği geçenlere de her zaman yardım elini uzatır. Muhammet'e olduğu gibi...

Bir gün talihsiz bir şekilde futboldan kopan Muhammet'i çağırdı. "Gel" dedi, "Alt yapıdaki takımlarımızın birinin başına geç. Böylece antrenörlüğe de ilk adımını at."

Ama aldığı yanıt şaşırtıcıydı. Muhammet, "Ben çocuk çalıştıracak adam değilim" dedi. O da Muhammet'e kapıyı gösterdi.

Terim, son oyuncu duşunu aldığı zaman duşa girer. Takımın izin gününde bile Florya'ya gelir. Üç dil bilen bir sekreteri vardır. Sekreterinden istediği birinci şart, ağzının sıkı olmasıdır. Basının kaynağını öğrenmek için insanları dener, tuzak bilgiler verir. Bu bilgileri basında görürse o kişiyi yakar. Sızmayı önlemek için inanılmaz önlemler alır. Mete Razlıklı ve Turgay Vardarlı ise onun eli koludur.


Terim sadece futbolcusu ile ilgilenmez. Florya Tesisleri'nin bugünkü mimarıdır. Değişen görünüm tamamen onun eseridir. Alt yapıdaki gençlerin tüm derdine çare bulur. Tüm kaynaklarını kullanır. Yeni yapılan alt yapı tesislerine yönetime külfet olmadan bir günde 15 adet televizyon, aynı sayıda bilgisayar, yatak bulur. Mali yönden yönetime büyük destek olur. Ökkeş Polat en büyük yardımcısıdır. Adidas ile anlaşması vardır. Ama tek kuruş almaz. Tek bir şartı vardır. Türkiye'de hiç kimsenin denemediği örnekleri giymek ister. Adidas Terim ile reklamını yapar, sonra piyasaya çıkarır. Ama Terim artık onu giymez. Bir gün malzemeci ile aynı T-Shirt'ü giydiğini görür. Dünyayı yıkar. Orhan Pamuk'un kitaplarını ise elinden hiç düşürmez.


Mangal Sefaları

Galatasaray teknik heyetinin mangal sefaları meşhurdur. Mangal işine hiç karışmaz. İşi uzmanı Müfit Erkasap'a bırakır. Kendisi Bülent Ünder ile masada oturur. Florya Menekşe'de bulunan seyyar köfteci değişmez uğrak yeridir. Sezon başında bazı transfer görüşmelerini bu köftecide yaptığı bilinir. Evine sıkıntı getirmez. Eşine hayrandır. Çocukları ise nadide bir çiçektir. Eşi Fulya Terim İsviçre'de okumuş, entelektüel bir insandır. Ama her zaman söylediği bir söz vardır: "Ben hayatı kocamdan öğrendim."

Para İsyanı

İyi ve güzel anıların yanında Terim'i üzen günler de geçti bu şampiyonluk yollarında. Örneğin, ilk yarıda oynanan Beşiktaş maçı.

Maçın başlamasına artık sayılı dakikalar kalmıştı. Fatih Hoca futbolcularıyla son konuşmasını yapacaktı ki... Ama oyuncuların yüzünden düşen bin parçaydı.

Paralarını aylardır alamamışlardı. Artık istiyorlardı ve ortak kararlarını bildiriyorlardı: "Hocam, biz maça çıkmayacağız."

Terim'in başından aşağıya adeta kaynar sular döküldü. Futbolcularına yarım saat dil döktü. "Alacaklarınızın kefili benim" dedi. Ve oyuncularını ikna etti. O günü anlatırken, hala terliyor: "Allah bana o günleri bir daha göstermesin. Yaşamayan anlayamaz. Sonra hiç taktik vermedim. Futbolcularım sahaya çıktılar, aslanlar gibi oynayıp, kazandılar."

Juventus Şoku

Şampiyonlar Ligi, Terim'in en büyük hedefiydi. İstanbul'daki Juventus maçı da bu nedenle büyük önem taşıyordu. Maça saatler kalmıştı artık. Terim, Florya'da odasında yardımcılarıyla toplantı yapıyor, taktiği belirlemeye çalışıyordu. İçeri Mete Razlıklı girdi: "Kötü haber. UEFA maçı bir hafta erteledi."

Fatih Hoca adeta donup kalmıştı. Bir haftadır oyuncularını tek tek hazırlamış, konsantrasyonu sağlamıştı. Büyük emek harcamıştı. Şimdi bunu oyunculara nasıl söyleyecekti? Bir gönüllü aradı. Ama kimse çıkmadı. Terim de o sırada yemekte olan oyuncularının yanına gitti. Kelimeler ağzından güçlükle çıkıyordu: "Herkes evine. Maç tehir edildi."

Hoca, Hakan'ın Juventus'a gitmesini de hiç istemedi. Ama Faruk Süren yönetimini hiçbir zaman yarı yolda bırakmadı. "Yönetim politikası" diyerek Süren'e destek çıktı. Ama sonra çok kızdı. Kızgınlığının hedefi Hakan'dı. Hakan bir türlü karar veremiyordu. Terim ise bekliyordu. İspanya kampından Hakan'a mesaj gönderdi: "Ya karar ver git, ya da dön. Ben de ne yapacağımı bileyim."

İstanbulspor ile yapılacak olan kupa maçı öncesi futbolcular paralarını alamadıkları gerekçesi ile yine isyan etti. Başkan Faruk Süren hemen Florya'ya geldi. Süren ve Terim saatlerce kafa kafaya verip sorunu çözmeye çalıştılar. İkili sonunda oyuncuları yine ikna etti. Ama Terim için o gece çok uzun ve sıkıntılı bir geceydi. Süren o gece hocasına söz verdi: "Bir daha bu sıkıntıları yaşamayacaksın."

"Kafa Koca!"

Sarı-Kırmızılı futbolcuların hepsinde de kaleci Taffarel'in yeri bir başka... Önce Taffarel'in transfer öyküsünü hatırlayalım.

Başkan Faruk Süren, Dünya Kupası devam ederken Monaco Teknik Direktörü Tigana'dan kaleci Barthez'i istedi. Tigana, "Olmaz" dedi, "Zaten gelmez. Ama size Taffarel'i tavsiye ederim. Şu anda hiçbir kulüpte oynamıyor."

Süren, Taffarel'le temasa geçti. Sonra da Terim'e bilgi verdi. Terim, önce tedirgin oldu. O sıralarda Suudi Arabistan'ı çalıştıran, Fenerbahçe'nin eski hocası Parreira'yı aradı: "Taffarel'i alalım mı?" Brezilyalı hoca, "Geliyorsa hemen alın" yanıtını verdi. Ve Terim de Taffarel'i transfer ettirdi.

Takım içinde Taffarel'in sevgisi apayrı. Futbolcuların neşe kaynağı. Kaptan Bülent, en yakın arkadaşı. Ailece görüşürler. Bülent'e bozuk ve komik Türkçesiyle "kafa koca" der. Kamplarda o inmeden kimse yemeğe başlamaz. Futbolcular hemen kapısına dayanır. Uykusu ağır olan Brezilyalıyı omuzlarda aşağıya indirirler.

Kahvaltılar Emre'den

Galatasaray'da birlik ve beraberlik hiçbir takımda rastlanmayacak şekilde. Bunda yine Fatih Terim'in rolü çok büyük.

Başka takımlarda bulunan "grupçuluk" belası Galatasaray'da yasakların en başındadır. Ama yine de yaşıt olanların birbirlerine olan bağlılığı göze çarpar. Örneğin; Arif, Okan, Küçük Hakan ve Emre birbirinden hiç ayrılmaz. K. Hakan evli olduğu için diğerleri Şenlikköy'de kiralık bir evde otururlar. Tam bir bekar hayatı yaşarlar. Kahvaltı işi en küçükleri olduğundan Emre'nin sorumluluğundadır. Akşam ise ya Kaşıbeyaz, ya da Carousel'in burgercıları mekan seçilir. Bu mekanda mutlaka Fatih de vardır.

En Cimri Galatasaraylı (4. Bölüm)

Galatasaray'da hayat Bakırköy'den öteye geçmez. Sadece Tugay ile Fatih Terim, Etiler ve Tarabya sırtlarında oturur. Diğerlerinin tümü Bahçeşehir, Florya veya Bakırköy'de mesken tutmuştur.

Ergün Bahçeşehir'de triplekste oturuyor. Büyük Hakan'ın artık yeni gelini bekleyen evi Florya'da. Hagi Yeşilköy'de yaşıyor. Popescu ile Taffarel komşu.

Yani bir, iki kişi hariç herkes bir taş atımı mesafede yaşar. Sokakta bile yürürken karşılaşırlar.

Futbolcuların eşleri haftada iki veya üç gün Florya Tesisleri'ne gelirler. Antrenman öncesi ve sonrası oyuncuların çocuklarının hepsi sahada oynar. Tam bir aile yuvası gibi. Ama tünelde Fatih Terim gözükünce çocuklar hemen kenarda bekleyen annelerinin yanına koşarlar. Onlar bile Florya'daki Terim kurallarını bilir.


Yönetim de Florya'da

Yediden yetmişe herke gününü Florya'da geçirirken yönetim de boş durmaz. Ali Dürüst ve Burak Elmas hep oradadır. Başkan Faruk Süren, haftada iki üç gün mutlaka gelir. Sezon içinde yaşanan sıkıntılar aradaki ilişkiyi asla bozmamıştır. Süren yönetimdeki az çalışan grubun omuzlarındaki yükün ağırlığı yüzünden yeni kongre yapmak zorunda kaldı. Kongre öncesinde ise Faruk Süren, Ali Dürüst, Burak Elmas, Mehmet Cansun, Osman Hattat ve Ateş Ünal Erzen dışında kalanlar Galatasaray'ı sadece basından takip ediyordu.

Krizli dönemlerde Süren, futbolcularına para bulmaya çalışırken, Mehmet Cansun da çalmadık kapı bırakmadı. Zaten Terim'i sıkıntılara rağmen Florya'da tutan yönetimin bu özverili çalışması oldu.

Yönetim hep hedef büyüttü. Dev stat projesi için düğmeye basarken, futbol takımı ve diğer giderler için de çalıştı, çabaladı.

"İnsan yaptıkları ile kendi heykelini diker" derler. Kim ne derse desin. Bunca eleştiriye, Türkiye gerçeğinde yaşanan mali krizin kulübe de yansımasına rağmen Galatasaray üçüncü kez şampiyon. Öyle ise, yiğidin hakkını vermek gerekli. Ne Terim efsanesi, ne de üç yıl kazanılan şampiyonluk... Yönetimin desteği ve çabası olmadan bunlar asla gerçekleşemezdi.

Çorapsız Hagi

Vefa, özveri, fedakarlık, cefa... Sarı-Kırmızılı futbolcular, bunların hepsini yaşadılar, yaptılar. Onlar, sonsuza kadar hatırlanacak. Ama bir var ki... O bambaşka. Hagi hiç unutulmayacak.

Takımda "gizli bir kaptan" Hagi. Bir lider, bir yönetmen.

O takımın saha içindeki eli, kulağı... Sihirli sol ayağı büyük bir güç. Kramponun içine çorap giymemesi ilginç bir özelliği. İlk geldiğinde bazı futbolcular O'nu taklit etti ama... Sonra facia!.. Hepsinin ayakları yara bere içinde kaldı.

O'nun için "Romanya ordusunda Albay" derler. Oysa eski Devlet Başkanı Çavuşesku O'na sadece beş dakika askerlik yaptırmıştı. Kendisine "Profesör" denmesini hiç sevmez. "Bana futbolcu deyin yeter" der. Saati saatine uymaz. Bir bakarsınız çok samimi... Ama sonra selam bile vermeyebilir.

Sezon içinde bir televizyon muhabiri Hagi'den randevu almıştı. Bir parkta röportaj yapacaktı. O sırada bir çiçekçi... TV muhabiri hemen çiçekçiyi alır, Hagi'nin yanına getirir. Birlikte görüntüsünü çekmek ister. Ama Hagi köpürür: "Sen Rumenler'i çingene mi sanıyorun?" Ve röportaj başlamadan biter.

Hagi içinde takım ruhu taşır. İşte bir örnek: Sezon içinde yönetim Hagi'ye transfer taksidini ödemek ister. Ama parasını almaz. "Önce arkadaşlarıma soracağım" der. Onların da parasının ödendiğinden emin olunca taksidini almayı kabul eder.

Hagi, iyi derecede İtalyanca ve İspanyolca konuşur. Biraz da İngilizce ve Türkçe.

En çok Fenerbahçe maçlarında tedirgin olur. Uche hayranıdır. Fenerbahçe Stadı'ndan ürker. Kendi seyircisini çok beğenir. "Kaliteli" der.

Popescu'nun devre arasında ülkesine giderken "Param ödenmezse geri dönmem" açıklamasına çok kızdı. Daha sonra Popescu'yu ikna edip elinden tutup İstanbul'a getirdi.

Hagi cimriliği ile de ünlüdür. Asla borç almaz, hiç de vermez. Kuruşunun hesabını yapar.

Barcelona'da oynarken teknik adamlar tüm futbolcuların IQ'sunu ölçtürmüş. Hagi en yüksek puanı almış. İnanılmaz zekidir. Penaltı kullanmayı sevmez. Şut atmaya bayılır. "Bu hissetme meselesidir. O ışığı gördüğüm anda vururum. Hem de nereden olursa olsun. Özel bir şey yapmıyorum. Öylesine vuruyorum. Topun odak noktasına vurmak gerekiyor. Önce inanmak, sonra ışığı görmek gerekir. Mesafe fazla önemli değildir" der.

Hagi, Hakan'ın Juventus'a gitmesine ise kahroldu. Hakan için o zamanlar "O Dünya'nın en büyük santrforu. Keşke gitse. Avrupa O'nu görse. O olmadan biz çok sıkıntı çekeriz. Ama kendisi için çok iyi olur" diyordu.

Hakan Kartal Gibi

Ligin devre arasında yaşanan Hakan öyküsü ise bu yıl Galatasaray'ın en çok sıkıntı duyduğu olayların başında geliyordu. Devre biter bitmez ortaya çıkan transfer olayı günlerce kamuoyunu meşgul etti. Gidip gitmeyeceği konusunda iddialar ortaya atıldı. Ama Hakan gitmedi. Yönetim ile arası açıldı. Köşe kapmaca oynadığı basın karşısına dikildi. O'na cehpe aldı. Bunalımlı günler geçirdi. Uzun süre kendini futbola veremedi. Bu nedenle bu yıl istediği gol sayısına ulaşamad. Vasat bir sezon geçirdi. Ama attığı kritik gollerle ve mücadeleci gücü ile yine takımını birçok kez kurtaran adamdı. Popescu, Fenerbahçe maçı sonrası O'nun için şu açıklamayı yapmıştı:

"İlk golde bir futbolcunun bu kadar yükselebileceğine kimse şahit olmamıştır. Hakan havada bir kartal gibiydi. Gözlerimle görmesem inanmazdım. O kafa şutunu hayatım boyunca unutmayacağım."

Hakan şimdi 10 Haziran'ı bekliyor. Evlenecek. Özel hayatında mutluluğu bulunca da eminiz ki daha başarılı olacak.

Bir şampiyonluk daha geride kaldı. Öykü bitti, yenisi başlayacak. Başta da dediğimiz gibi, bazı isimler değişecek, fotoğraflar yenilenecek.

Ama şimdi eğlenme zamanı. Ve bu da Galatasaray camiasının en doğal hakkı. Kutlu olsun Cim-Bom'a...

19 Ekim 2010 Salı

Yalan Olmuş...


Haziran 1981...

Derbi Öncesi Güven


3 haftada alınan 9 puan ve atılan 13 gol. Galatasaray maçına daha iyi bir şekilde girilemezdi herhalde. Gerçi özellikle Kasımpaşa ve Konya güçsüz olduğu için bu kadar gol atabildik ama takımda skorlardan bağımsız bir performans artışı var. Örneğin, Mehmet Topuz... Maç öncesi oyunun kilidi Mehmet Topuz ve Özer ikilisi demiştim, Mehmet Topuz maç içinde spikerlerin de hakkını verdiği gibi gayet güzel oynadı ve derbi öncesi güven verdi.

Emre, Özer ve Mehmet Topuz'u bir arada görünce ben 4-3-3 oynayacağımızı düşündüm maçtan önce. Ama Aykut Hoca Alex'in bölgesinde Özer'i düşünmüş, 4-2-3-1'i planlamış. Özer'in sakatlanmasıyla birlikte önce Niang geçti o bölgeye, birkaç dakika sonra da Semih.

Konyaspor yakaladığı ilk önemli fırsatı değerlendirdi ve güzel bir gol attı. Oyun 1-1'e geldiğinde dahi içimde bir şüphe yoktu puan kaybına karşı. Ziya Doğan'ı ve Konyasporlu futbolcuları çok eleştirdi Fenerbahçeliler Twitter'da gördüğüm kadarı ile, ama bu noktada biraz düşünmek ve dengeli davranmak gerekir. Elbette ben de hiçbir futbolcumuzun sakatlanmasını istemem. Tamam, gereğinden fazla sert oynadılar. Ama Konyaspor'un gücü belli. İlk 11'lerinden Fenerbahçe'ye, Galatasaray'a veya Beşiktaş'a isteyeceğiniz bir futbolcu dahi var mı soruyorum size? Çok değil, örneğin bir Emenike, bir Cangele falan olsa bu takımda çok değişirler ama yok. Yumuşak oynasalar, maçın sonucu daha başlamadan belli olur. Bu oyuncularla, Fenerbahçe karşısında 6-7'den az yemezler. Konyasporluların futbolcularımızı kasti sakatlamak istediğini söyleyenler, "Emre Belözoğlu, Baros'u bilerek ve isteyerek sakatladı" diyenlerle aynı düşüncede olmuş olmazlar mı? 7 sene önce Elazığ'ı 7-1 yendiğimiz maçı aklınıza getirin. Elazığ 1-0 öne geçmişti, fakat hocaları Ümit Turmuş buna rağmen ofansif futbola devam ettirmişti takımını ve o gün 13-14 tane gol atabilirdik. O kadar uzağa gitmeye de gerek yok, Kasımpaşa-Trabzon maçının özetine bakın bir. Ziya Doğan'ın oyun anlayışını hiç sevmiyorum ama Konyaspor'un başına geçsem ve elimde bu oyuncular/imkanlar olsa, belki ben de bu şekilde oynatırım.

Mehmet Topuz'un dışında Stoch, Dia, Emre, Volkan... Hepsi iyiydi, sırıtan futbolcumuz yoktu bugün.

Derbide Alex'i son yarım saat oynatırım Aykut Hoca'nın yerinde olsam. Niang, Dia, Stoch üçlüsünden biri formsuz olsa tamam ama üçü de formda. Ayrıca Alex'in son 30 dakika oynayıp tüm gücünü sahaya yansıtması daha mantıklı. Diğer türlü oyun zora girerse, son dakikalarda yorulduğu için duran toplar dışında etkili olamıyor. Neyse, derbiye daha çok var, buna tekrardan değinirim.

Özer'e de çok geçmiş olsun, ilk başta çok kötü haberler aldık ama durumunun o kadar kötü olmadığı ve hatta haftaya oynayabileceği söylendi.