25 Temmuz 2013 Perşembe

Formalar ve PSV Maçı...


Ne Yıldırım Mayruk'uz, ne de Cengiz Abazoğlu... Sıradan Türk taraftarıyız işte... Ama insan yine de güzel formalar görmek istiyor. Güzellikten kastım farklı olması değil. Benim çocukluğumda Fenerbahçe'nin ne yeşil, ne de turkuaz forması vardı. Ya çubuklu, ya da sarı ağırlıklı forma giyilir, maçlara çıkılırdı. (Okocha'lı dönemdeki mavi forma hariç) Ben açıkçası sade, sarı ağırlıklı forma harici Fenerbahçe forması sevmiyorum... 2004/05'te çıkan lacivert forma güzeldi, onu almıştım yalan olmasın. Öyle çubuklu forma düşkünlüğüm de yoktur. 3 tane forma yapıyorsun, şu anki renklerimizle alakası olmayan beyaz forma bile var ama sarı forma yok... Ee nerde çocukluğumun Fenerbahçesi, ilk formalarımız? Allah'tan zamanında internet aleminde Ich nickiyle tanınan Emre Başkan'a Arjantin'den en sevdiğim sarı tonunda çok güzel bir forma getirtmiştim de, maça gideceğim tutarsa onu giyerim yine...

Çubuklu desen çubuklu değil. Lacivert forma, sarı numarayla fena olmamış ama o da sanki kadınlar alsın diye yapılmış. Üstelik şortu da lacivert giydiler ve beni deli ettiler, bari şort sarı olsaydı... Beyaz formaya hiç girmiyorum, bir zamanlar bu takımın renkleri sarı-beyaz olabilir ama artık değil... Proton logolu formalarımızı çok severdim, onları da hatırlamış olalım...

 

Maça gelecek olursam... İlk yarı 3-0 biterdi, Volkan müthiş oynadı ve farkın açılmasını önledi. Devamlı hücum için saldırdığından bu kadar pozisyon verdin desen, o da değil... İlk yarıda Meireles'in pozisyonu dışında doğru düzgün atak yok... Üstelik bu PSV, Strootman, Lens ve Mertens gibi önemli oyuncularını sattı, eski gücünde değil. Ersun Yanal'dan hücum futbolu oynatmasını bekliyoruz, ama o sağ bekte maça Bekir İrtegünle başlıyor. Gökhan Gönül'ün yokluğunda bu takımın sağ bekinde Mehmet Topuz oynamalıdır... Yeni sol bekimiz de stoper özelliği olan bir isim, defansta 4 stoperle oynadık ilk 45 dakika. Orta saha, soldan sağa, Caner-Cristian-Emre-Meireles-Kuyt'tan oluşuyor. Bu 5'li sezon boyu kaç gol atabilir? (Bilerek 4-3-3 yazmadım, Fenerbahçe'nin ileri ucunda mücadeleci yapılarıyla öne çıkan Caner ve Kuyt'ın olmasını kabullenemiyorum) Takımda o kadar merkez oyuncusu var ki... Bir sayalım, Emre, Meireles, Cristian, Alper, Holmen, Mehmet Topal, Salih, Selçuk, Mehmet Topuz... Tam 9 futbolcu. Hepsi önemli oyuncular. Ama bana göre şu anki hallerinin toplamı, 2005/06 sezonundaki Appiah+Aurelio etmez... Nasıl bir yanlış yapılandırmadır bu?

2010'da Galatasaray maçına, ileride Niang, arkasında Alex, açıklarda Stoch ve Dia ile başlayan Aykut Hoca'nın (O maç 0-0 bitmiştir ayrı konu) ilerleyen zamanlarda beni en çok sinir eden özelliği, takımı "düze yakın" orta saha oyuncularıyla doldurması oldu. Eyvallah bu oyuncular iyi oyuncular fakat hiçbirinin tekniği vasatı aşamıyor. Eskiden saatlerce iki yıldız, "gerçek topçular" bir arada oynar mı tartışması yapılırdı. Tümer-Sergen gibi... Yahu ikisini geçtim bizde biri yok. Dua edelim Fenerbahçe bu kadrosuyla maçlarda geriye düşmesin. Öne geçtiği maçları öyle veya böyle kazanır ama 1-0, hele 2-0 geriye düştüğünde bekle ki oyun dönsün...


PSV'ye gol atamadan yenilmemiz iyi oldu, 1-2 milyonu düşünmeyip bir transfer yapılacaktır en azından... Düşünsene zayıf rakipleri 4'er golle geçtikten sonra PSV'yi de 3-0 yendiğimizi... Ortalık "Fenerbahçe'nin kadrosu, Galatasaray'dan daha iyi, transfere gerek yok" diyenlerle dolup taşacaktı.

Son söz, takımın defansı bugün 10 üzerinden 3'ü bile hak etmedi. Zamanında Ankaragücü'yle 72, Gençlerbirliği'yle 76 golü yakalayan Ersun Yanal, inşallah takımın defansif zaaflarını "denge futbolu"yla çözmeye çalışmaz çünkü önümüzde gol atamayan Eskişehir örneği de var... 2. devrede sadece 16 gol atabilen, bu 17 maçın 8'ini gol atamadan tamamlayan takım. Her şey Ersun Yanal'ın elinde, defansa mı, ofansa mı ağırlık verecek, önümüzdeki aylarda göreceğiz...

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Büyük Başkanlar...


Blog'u biraz olsun okuyup da Rüştü'yü inanılmaz derecede sevdiğimi bilmeyen kalmadı zaten de, Kennet Andersson'u da öyle böyle sevmezdim... Santrfor gibi santrfordu... Bize emeklilik döneminde geldiği için gerçek Andersson'u izleyememiş olabiliriz ama ölüsünü izlemek bile benim için büyük keyifti. Aradan 11 yıl geçti, hala onun gibi hava topu hakimiyeti olan bir golcü göremedik Fenerbahçe'de.

Oscar Cardozo geliyor, geldi, gelecek, gelemiyor derken temmuz ayı bitiyor ve hala golcü transferi peşindeyiz. Tekrar olmasın diye yazmadım ama, ligin başlamasına çok az kaldı ve koca takımda çeyrek Revivo'muz, yarım Yusuf Şimşek'imiz yok... Süper frikikleri olan Cardozo da gelmezse, serbest atışları Caner, Cristian kullanmaya devam edecek sanırım. En büyük rakipte de Drogba, Selçuk, Sneijder... Fenerbahçe'nin 2000 sonrası tüm şampiyonluklarına bakın, rakiplerine kıyasla en büyük artısı duran toplardır.

Daha fazla sinirim bozulmadan post'u sonlandırayım ama çok değil, 34'ündeki Andersson ve Perugia'dan gelen Rapaiç'i şu andaki kadroya eklesek, Galatasaraylı arkadaşlarla şampiyonluk iddiasına girerdim fakat şu anki kadrolarla, şimdiden Galatasaray'ın 4. yıldızına ve 3 yıl arka arkaya şampiyonluğuna hazırlanalım. 2000/01'de Galatasaray'ın 5. kez art arda şampiyon olmasının önüne geçilmişti ama o zaman yaratılıcığımız zirvedeydi, şimdi ise yerlerde sürünüyor. Eee, sen Belhanda ve Cardozo gibi adamları 1-2 milyon Euro fark yüzünden almazsan olacağı budur.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

İlk Fenerbahçe Maçım...


Türk futbolu ve Fenerbahçe için fazlasıyla sıradan ama benim için büyük önem taşıyan bu derbi karşılaşmasını daha önce de Ekşi Sözlük'e yazmıştım ama bakarsın bir şey olur, bir de blog'a aktarmış olayım...

İlkokul öncesi ve devam eden yıllarda, kendisini takımının en büyük taraftarı olarak gören onbinlerce, belki de yüzbinlerce ufaklıktan biriydim. Dert yok, tasa yok. Tüm gün top oyna, tuttuğun takımla ilgilen ve televizyon izle. Şimdi transfermarkt, wikipedia varsa, o zaman da futbolcu kartlarımız vardı. Boy, yaş, kilo, fiyat derken futbolcuları ezberliyorduk. Daha Rüştü yoktu piyasada, Engin'den iyi kaleci yoktu benim için. Boliç Fenerbahçe'ye transfer olduğunda dünyanın en mutlu çocuğuydum, hele ilk formam alındığında defalarca öptüğümü dün gibi hatırlarım...

Bizim ailede takım durumları karışıktır, herkes farklı takımı tutar. Babam Beşiktaşlı, annem Galatasaraylı. Hasta Fenerbahçeli dayım olmasaydı, muhtemelen ben de ya Beşiktaşlı, ya da Galatasaraylı olacaktım. Dolayısıyla insanların takımına göre yorum yapanları da şimdiye dek hiç anlamamışımdır. Sanki yavaş yavaş bilinçlenilen orta okul-lise döneminde seçiyoruz takımlarımızı... İlkokula başladığım sezon Beşiktaş Daum'la şampiyon olmuştu, babam bir o zaman "Sen Fener'i bırak Beşiktaş'ı tut" demişti.

Gittiğim ilk Fenerbahçe maçına gelecek olursak... 1993/94 sezonunun sonlarını hayal meyal hatırlasam da, net olarak hatırladığım ilk sezon ilkokul 1'de olduğum 1994/95'tir. Cannes maçları, Aykut'un 3 gol attığı "Öptüm seni şeker"li Galatasaray maçı, Aygün'ün penaltı kaçırdığı unutulmaz kupa maçı... Lig maçları da İnterstar, Show vs. de yayınlanıyor, rahat rahat izleyebiliyoruz. Hayatımda gittiğim ilk maç Eyüpspor maçıdır fakat bir Fenerbahçe maçına gitme zamanım çoktan gelmişti! Babama ısrar etsem, tuttursam da götürmeyeceğini biliyordum. Cannes maçı için, penaltılara kalan Galatasaray maçı için kahveye bile zar zor götürmüştü. Hatta kahve kapanıyor bahanesiyle 120 dakika sona erdiğinde eve götürmüştü ve penaltıları canlı izleyememiştim. Tek çare dayımdı ve beklediğim telefon sonunda çalıyordu. Annem, "Dayın aradı, hadi maça götürecek" demişti.


Maç da öyle dandik maç değildi ha... 1995/96 sezonu başında oynanan TSYD Kupası finali. Hem Fenerbahçe, hem de Beşiktaş, Galatasaray'ı 3 golle geçince iş son maça kalıyordu. Bizim takımın başına Parreira yeni geçmişti, Antep'ten Boliç'i almıştık, Atkinson, Tarık, Högh falan derken daha iyi bir takımımız vardı. Maç İnönü'de, tabii ki yeni almış olduğumuz 9 numaralı formamı giyiyorum. Dayımın "Maç deplasmanda, forma falan giymesin" demesini dinler miyim hiç? Hem o yaşta çocuk ne bilir bunları... Belki de 12-13 yıldır görmediğim dayımın arkadaşı Nurettin Abi ve onun arabasıyla yola koyuluyoruz. Maç öncesinden hatırladıklarım, havanın gayet güzel olması ve Bülent Karpat'ı görmem... O yaşta Bülent Karpat'ı görünce çok heyecanlanmıştım. Adam hayatında o kadar çok maçta görev aldı ki, bu maçı yarım saat anlatsam muhtemelen hatırlamaz, benim de aklımda kalan en enteresan şey, onu görmem işte...

Akşam eve döndükten sonra karşılaşmanın özetini birçok kez izlemeseydim, 90 dakikaya dair hiçbir şey hatırlamayabilirdim. Çünkü kazanmamıza ve kupayı kaldırmamıza rağmen dayımın takımı sürekli eleştirmesi beni etkilemişti. Hatta maç sonundaki diyaloğumuz şu şekildeydi:

-Beğendin mi takımı? (Dayım soruyor)
-Çok beğenmedim... (Bana kızmasın diye bu cevabı veriyorum. Koskoca adam boşuna takımı eleştirmez ya)
-Olur mu ya, koyduk Beşiktaş'a!
-... (Şimdi olsa 'futbol asla sadece futbol değildir' derdim.)

Seyyar köfteciden aldığımız köfteyle birlikte ananeme dönüyoruz.

Fenerbahçe, Beşiktaş'ı yeni transferleri Erol ve Tarık'ın golleriyle 2-0 yenip TSYD Kupası'nı kazanıyor. (Bu kupa, Fenerbahçe'nin kazandığı son TSYD Kupası'dır) İlk Fenerbahçe maçım böylelikle çok güzel geçiyor. Sezon sonunda da bu kadroyla şampiyon oluyoruz ve ilk şampiyonluğumu yaşıyorum. Gittiğim 2. maç ise, yine aynı sezon, Rıdvan'ın jübilesi... Neredeyse hiç izleyemediğim Rıdvan'ın jübilesinde olan şanslı azınlıktan biriydim küçük bir çocuk olarak.

Not: Dikkatli bakanlar, alttaki fotoğrafta Mehmet Ali Aydınlar'ı görebilirler. :)

Tolga'nın Beşiktaş'a Transferi...


Twitter'da birçok Fenerbahçeli arkadaş konuya değinmiş, bir de ben yazayım... Öncelikle belirteyim, Tolga'nın şike sürecindeki çıkışlarına fazlasıyla hak verdim. Onun yerinde olsam, muhtemelen ben de benzer şeyler söylerdim. Emek hırsızları vs.'ye girmezdim ama söylediklerim aynı kapıya çıkardı. Fazlasıyla cesur çıkışlarıyla Trabzonsporlu taraftarların kahramanı oldu. Zaten seviliyordu da, sevgi katbekat arttı.

Peki sonrası? Tolga'nın annesinin ağır bir hastalığı var, tedavisi İstanbul'da sürüyor. Tolga annesine bu zor günlerde yakın olmak istiyor doğal olarak, kulübünde de Onur'un arkasında 2. kaleci durumunda. Beşiktaş'a transferi gündeme geliyor, önce iş bitti deniyor. Ardından sorunlar çıkıyor ve Tolga resti çekip, "Beşiktaş'tan başka bir takıma transfer olmam" diyor. Yeni hocası Akçay'la da fotoğraflardan görüldüğü üzere sert bir konuşma yapıyor. Nihayetinde 22 Temmuz itibari ile Tolga Beşiktaş'ta...

Şimdi dik duruşunu takdir ettiğim ve insan olarak da sevdiğim Tolga'ya sormak gerekir. Fenerbahçe şikeci de, emek hırsızı da, Beşiktaş değil mi? (Mahkeme kararları ve UEFA'ya göre) Tolga, Fenerbahçe'nin şike yaptığını düşünüp, Beşiktaş'ın yapmadığını düşünebilir. Mahkemeler ne derse desin, insanın vicdanının söylediği önemlidir. Tolga bunu düşünebilir de, Fenerbahçe davasının en kritik isimlerinden biri olan İbrahim Akın, Beşiktaş maçının da baş aktörü. Yusuf Turanlı da aynı şekilde. Tolga'ya bunlar sorulacaktır ve bir ihtimal Beşiktaş'ın şikeye bulaşmadığını düşünüyorum diyecektir. Bunu demezse de, sadece kendi davasını önemseyen bir insan profili ortaya çıkacak, bu daha da kötü...

Son olarak... Transferinin direkt şike anlaşması karşılığı gerçekleştiği iddia edilen bir futbolcu vardı... O futbolcu şimdi Beşiktaş'ta oynuyor, Sezer Öztürk... Tolga, kendisine göre emek hırsızlarından biri olan Sezer'le kanka olup onu sevenleri daha fazla hayal kırıklığına uğratmaz inşallah...

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Fikstür Üzerine...


Spor Toto Süper Lig 2013/14 sezonu fikstürü çekildi. İç saha-dış saha maçları hesaba katıldığında, Fenerbahçe'nin ilk yarıda min. 42-43 puan civarı toplaması gerekiyor bana göre. Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor, Eskişehirspor, Kayserispor, Gaziantepspor, Sivasspor... Hepsiyle içeride oynayacak Fenerbahçe ilk yarıda. Üst düzey zorlukta deplasman Bursaspor, Kasımpaşa maçları... Bir de Gençlerbirliği sayılabilir. Üstelik 9 maç Kadıköy'de, 8 maç deplasmanda. Avrupa'nın es geçilmesi ve Ersun Yanal'ın efsane sezon başlangıçları da düşünüldüğünde, Fenerbahçe ilk yarıyı 35-37 puan aralığında tamamlarsa, bana göre şampiyonluk yine yarınlara kalır.

Fikstürde genel bir avantaja sahip olan Galatasaray'ın ilk 5 hafta maçları zorlu.. Bursa, Eskişehir, Beşiktaş deplasmanları... Fenerbahçe ise bu dönemde Kasımpaşa'yı deplasmanda yenerse, 5'te 5 yapabilir. İlk 5 hafta da çok önemli ligin gidişatı açısından. Derbilerin son haftalara gelmemesi de benim için sevindirici... Boş yere olay çıkmaz en azından.

Neler yaşanacağını bekleyip görelim...

16 Temmuz 2013 Salı

Eserinizle Gurur Duyun...


UEFA Tahkim Kurulu da kararını açıkladı ve 2 yıl daha Avrupa'da yokuz... 3 Temmuz'un üzerinden 750 gün geçti, peki ne değişti soruyorum... Şike meselesinin üstüne Alex ayrıldı, yönetim çoğu konuda aciz kaldı, 30 milyon taraftarı olan kulübün başkanı, kendisini protesto edenlere "Boşuna kıçınızı yırtmayın, ben ne dersem o olur" dedi. "Şakşakçı" sayısı gün geçtikçe azalsa da, yapılan mitingleri demokrasi mitingine çevirip, onu halk kahramanına dönüştürmeye çalışanlar şimdilerde istifa etsin dese de, bugün kongre olsa Aziz Yıldırım yine başkan olacak. En başından beri özellikle İlhan Ekşioğlu'nun kesinlikle şikeye bulaştığını düşünen biri olarak, üzülmekten başka bir şey yapamıyorum... 

Bu sürecin başında herkesin neler söylediği, yazdığı ortada... Temmuz 2011'de ben de blog'da uzun uzun yazmıştım düşüncelerimi. Bugüne kadar da "maalesef" yanılmadım... 

O günlerde ben ve benim gibi Aziz Yıldırım ve saz arkadaşlarının bu işlere bulaştığını düşünen bir avuç Fenerbahçeli hain ilan edildi. Mehmet Ali Aydınlar desen, bir takım güçlerin adamıydı, Fenerbahçe'yi isteyerek bu duruma soktu. Sadettin Saran, Hakan Bilal Kutlualp gibilerin zaten hiç konuşmaya hakkı yoktu. Düzgün adam olsalar Aziz Yıldırım onları kulüpten uzaklaştırır mıydı?! "Bunak" Ali Şen Bodrum'dan niye her konuya atlıyordu? Bilmeliydi ki, tek efsane başkan Aziz Yıldırım'dır! Atilla Kıyat konuştu, onun gibi paşa olmaz olsun dendi. Kafası karışık, taraf olmayan, Aziz Yıldırım ve yöneticilere güvenmeyen fakat şikeye bulaşıldığına da inanmak istemeyen, gururuna yediremeyen Fenerbahçeliler türlü manipülasyonlarla susturuldular. Örneğin, insanlar İlhan Ekşioğlu'nun tapelerini sorduğunda, "E hani Emenike'nin para sayma görüntüleri?" diye cevap verildi. Yapılan haksızlıklar ön plana çıkartılarak, gerçeklerin üstü kapatılmaya çalışıldı.

Etik Kurulu, savcılar, hakimler, polisler, mahkemeler, UEFA, UEFA'nın Tahkim Kurulu, CAS (Pardon o yok... CAS bizim namusumuzdu değil mi?) Bunların hepsi satılık, düzenbaz, şerefsiz... Ama Aziz Yıldırım, İlhan Ekşioğlu, Şekip Mosturoğlu ve diğerleri, birer melek... (Ben bu mevki ve kurumlara tapmıyorum ama biri bile mi bu adamları aklayan kararlar vermez...) Böyle işlere hiç girişecek adamlar mı? Mesela aradan 2 yıl geçti ama ben bir hukuk adamı olan Şekip Mosturoğlu'nun tapelere yansıyan, Mahmut adlı bir futbolcu menajeriyle konuşmasını unutmadım. "Kork benden Mahmut kork!" gibisinden laflarla birçok kez tehdit, konuşmanın sonunda ana avrat küfürler... Üstelik Mosturoğlu bu menajerin de o çalınan sorularla menajerlik sınavına girdiğini biliyor. Tabii bunca tape arasında yine bu Mahmut adlı menajere söylediği "Sevdiğimiz insanlarla paylaştıklarımız mezara gider, iyi sır tutarız" gibi laflar da gayet iyi aklımda. Avukat mısın yoksa Tom Hagen-Nizamettin Güvenç karışımı mı? (İsteyene o sayfaları gönderebilirim) Cemil Turan desen, 1980'lerin başında şikeden ceza almış ve sahalara girmesi yasaklanmış bir adam. Şu anda futbola ilgisi sıfıra yakın babam bile 32 sene öncesinde yaşananları hatırlıyor.

Şimdi bu yazdıklarımı okuyan bazı Fenerbahçeli arkadaşlar, abiler diyecek ki, (Daha önce yazdıklarımdan biliyorum) "Şike var da sadece Fenerbahçe mi yaptı?" Benim bu soruya cevabım hep aynı... Ben Fenerbahçeliyim, hayatımdaki en önemli şeylerden biri, belki de en önemlisi Fenerbahçe. Doğal olarak önce kendi takımıma bakarım. Ne yani, hem biz, hem de rakiplerimiz şike/şike teşebbüsü yapınca, nefsi müdafaaya mı giriyor? Daha önce yazdım, tekrar olacak ama yine yazayım. Türkiye'de imkanı olan her takım şike yapmıştır bana göre. Yapmayan da imkanı olmadığından yapamamıştır. Kulüp derken, yöneticilerden bahsediyorum. Elbette sayıları çok az da olsa dürüst insanlar geçmiştir Türk futbolundan ama genel yapı ortada... Ben şikenin ş'siyle anılmayacak yöneticiler, başkan istiyorum. Çok mu şey istiyorum yoksa?

"Ne şikesi, memleket elden gidiyor"cular var bir de... Bu sözü söyleyen Aziz Yıldırım, Gezi Parkı olayları sırasında tek bir laf etti mi? Kulüpten tek bir açıklama yapıldı mı? Mehmet Ağar ve Fethullah Gülen'e yakınlığıyla bilinen İhsan Kalkavan'la yemek yediği günlerde, Gezi Parkı olaylarıyla ilgili ufak da olsa bir açıklama yapsaydı, bu söylediğine inanabilirdik. 

2010/11 sezonuna gelecek olursak... Ben o sezon Trabzonspor yöneticilerinin de en azından "girişimde" bulunduğunu düşünüyorum, okuduklarımdan kanaatim bu yönde ve ben belirleyecek olsam, 2011 yılı şampiyonunu Bursaspor ilan ederdim. Teşebbüs bile küme düşmeyi gerektiyordu bir zamanlar, unutmayalım... Ama kendi takımıma yöneltilen suçlamaları gördükçe, tapeleri okudukça, Trabzonspor için ağzımı açamadım. 

***

Bakın ben sırf bu adamlar yüzünden 2 senedir Fenerbahçe'nin maçlarına gitmiyorum. (Bir tek deplasmandaki Beşiktaş maçına gittim, ondan sonra da deplasman yasağı belası çıktı başımıza) Kendimce böyle protesto ediyorum. Kimine göre yaptığım ahmaklık, kimine göre başka bir şey. Ama benim için bu kadar basit değil... Şu kadar olaydan sonra Aziz Yıldırım hala Fenerbahçe'nin başkanıysa, ben nasıl o stada gidip de güle oynaya tezahürat yapabilirim, maçları zevkle izleyebilirim? Aziz Yıldırım için tezahüratlar yapılırken... Onu sevenler çoğunluktayken, maskeleri dağıtılırken...

***

Peki bundan sonra ne mi olur? Fenerbahçe'ye bu cezaları veren UEFA, elbette Aziz Yıldırım ve yöneticilere de ceza verir. Birkaç yıl mı olur, ömür boyu mu olur, onu bilemem... UEFA'nın cezasıyla yargıtaydan önce Aziz Yıldırım'ın başkanlığı düşer. İşte bu noktadan sonra Fenerbahçe'yi çok kritik bir dönem bekliyor... Fenerbahçe'nin yeni başkanı Aziz Yıldırım'ın belirleyeceği biri mi olacak, yoksa bambaşka biri mi... Bunu da Fenerbahçeli taraftarlar belirleyecek. Fenerbahçe taraftarı bugünleri çok net gören Mehmet Ali Aydınlar gibi insanlara cephe almayı sürdürdükçe, Aziz Yıldırım'ı eleştirenleri hain olarak görmeye devam ettikçe, Aziz Yıldırım gitse de düzelen bir şey olmaz... Bir umut bekleyeceğim seçim günlerini... Başkan adayım da tabii ki Ali Koç...

Not: Bakın görün, şu 2 yıllık süreçte Aziz Yıldırım'ın en büyük yalakası olanlar, Ali Koç olur, başka bir isim olur, yeni başkan geldiğinde onun da çevresinden ayrılmayacaklar. Çünkü onlar Fenerbahçe'yi değil, gücü ve güce tapınmayı seviyorlar...

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Hangi Ersun Yanal?


Ersun Yanal'ın hayali sonunda gerçekleşti ve Fenerbahçe artık ona emanet... Lafı uzatmak istemiyorum ve başlıktaki soruyu soruyorum, hangi Ersun Yanal?

Futbolseverler olarak biz onu hücum futbolu oynatan bir teknik adam olarak tanıdık, sevdik. Onun yönetimindeki Ankaragücü, 2000/01 sezonunu 65 gol atarak tamamlamıştı. Kalelerinde 59 golü görünce ilk 5'e giremediler. 2001/02 sezonundaki Ankaragücü daha da başkaydı. Augustine'li, Hakan Keleşli, Kennedy'li kadroyu kim unutur? Hele sezon başlangıçlarını... İlk maçta deplasmanda Antalyaspor'a 8 atmışlardı... 2. maçta da Ankara'da Malatyaspor'a 6 gol... Lig tarihinde böyle bir başlangıç çok azdır, belki de yoktur. Yılmaz'ın müthiş frikikleri ve uzaktan şutları da cabası... 3. haftada ise lige fırtına gibi giren Ankaragücü'nü Kadıköy'de ağırlamıştık. Maçı nerede ve kimle izlediğim daha dün gibi aklımda. Maçın ilk bölümünde birbirinden güzel 3 golle büyük avantaj yakalayınca, Ersun Yanal'ın da yapacak bir şeyi kalmamıştı. Zaten Ankaragücü'nün o dönemki Brezilyalı kalecisi de bayağı kötü goller yemişti. Lige böyle başlayan takım, sezonu 72 golle kapatmıştı. Galatasaray son maçta Yimpaş Yozgat'a 5 atmasa, ligin en çok gol atan takımı olacaklardı. Yine kendi kalelerindeki zaafiyet yüzünden ilk 3'e giremediler, 4. oldular.

Ersun Yanal'ın Gençlerbirliği dönemi, futbol kamuoyu tarafından daha iyi biliniyor. Özellikle de Avrupa'da alınan başarılı sonuçlar sayesinde. Bu nedenle ayrıntıya girmeme gerek yok ama 2002/03 sezonunda şampiyon Beşiktaş 63 gol atarken, ligin açık ara en fazla gol atan takımı Gençlerbirliği idi. Atılan 76 gole karşılık yenilen 40 gol, 36 averaj...

Geçenlerde spor yazarı Hakan Can, Ersun Yanal'lı Fenerbahçe'nin 20 puan daha fazla toplayacağını ve bu sezon attığı gol sayısına +30 ekleyeceğini iddia etti. İnşallah Hakan Can'ın dedikleri gerçekleşir ama ben bu konuda pek ümitli değilim...

Hangi Ersun Yanal diye sormamın ve bu yazıyı yazmamın da sebebi bu. Çünkü Ersun Hoca'nın kariyerinin ilerleyen dönemlerine baktığımızda, atılan-yenilen gol dengesi açısından daha ortalama takımlar yarattığını görüyoruz. 

Biz Ersun Yanal'ı farklı olduğu için sevdik. 2 ayrı Anadolu takımıyla 70 gol barajını aşması... Gençlerbirliği döneminde gayet güçlü kadrolara sahip Blackburn, Sporting Lizbon, Parma gibi takımları 3'er golle geçmesi... UEFA şampiyonu Valencia'yla başa baş oynaması...

Bir adam düşünün, sıkı futbolseverken, son 10 yıl Türk futbolunu takip etmemiş olsun... Ersun Yanal denince aklına hep o gollü maçlar gelecektir. Peki Eskişehirspor'un bu sezon ligin 2. yarısında kaç gol attığını biliyor musunuz? Sadece 16... Maç başına 1 gol ortalama bile yok. Onu geçtim, bu 17 maçın 8'inde takım gol atamamış. 4 maç ise 0-0 bitmiş... Bilmeyen de o dönemki Ankaragücü kadrosu, şu anki Eskişehir'den çok daha iyi zanneder. Ersun Yanal'ın Trabzonspor, Manisaspor dönemlerindeki istatistiklere bakıldığında da bazı şeyler net olarak görülüyor. Ersun Hoca sanki hücum futboluyla bir yere gelinemeyeceğine kanaat getirmiş ve yıllar geçtikçe savunmaya daha fazla önem vermiş. Maçları 4-4, 4-2, 8-1 vs. biten hocanın iddaa deyimiyle "altçı"ya dönüşmesini başka türlü açıklayamıyorum.


Hadi bunları bir kenara koyalım... Ersun Yanal'ın beyanatlarında olduğu gibi gerçekten hücum futbolu oynatmak istediğini düşünelim. Kadroya bakınca içimi karamsarlık kaplıyor, adeta Ahmet Haşim'e dönüşüyorum... Gol sayısında dibe vuran, 34 lig maçında sadece 56 gol atabilen bir takım devralıyor Ersun Hoca. Eldeki oyuncularla 80-90 gole çıkmak imkansız bence... Dönüp dolaşıp yine aynı noktaya geliyorum kusura bakmayın ama bana Fenerbahçe'de oyuna girip maçı çevirebilecek tek bir adam söyleyin? Tek bir futbolcu diyorum... Stoch demeyin, 15 aydır golü yok. Belki Sezer'di, o da gitti... Sevdiğim ve özellikle bu sezon çok başarılı bulduğum Caner Erkin'in duran top kullandığı bir Fenerbahçe'den söz ediyoruz. Meireles, Cristian gibi isimler satılmalı ve Fenerbahçe'nin en azından Milan Rapaic ayarında bir yıldızı olmalı... Belki biraz daha ofansif oynayabiliriz bu sezon ama bence eninde sonunda Ersun Yanal da Aykut Kocaman'ın son 2 yıldaki dengeli, "Pas yap, gol olana kadar sabır, sabır, sabır" oyununa yaklaşacak. Meireles'le, 33'üne gelen Emre ve Kuyt'la, çakma Alex-Aurelio karışımı Cristian'la fazlası mümkün görünmüyor. Dikine oynamasını sevdiğim Alper Potuk kendini aşarsa, Emre'leri kesip Salih'i oynatırsa, Stoch yeniden patlarsa, bilmem kim coşarsa... Sa, sa, sa... (Bu kısmı sadece Cardozo transferi yapılacağından hareketle yazıyorum. Gerçi onun frikikleri iyidir ama bize 2000/01 sezonunda Mustafa Denizli'nin sahip olduğu yaratıcılık gerekiyor)

Fenerbahçe taraftarı farklı galibiyetler istiyor, frikik golleri istiyor, Pierre van Hooijdonk'u, daha öncesinde Revivo-Rapaiç'li dönemi özlüyor... Yaşça büyükler 103 gollü 1988/89 sezonunu... 

Son olarak Ersun Yanal'ın bana göre en büyük avantajı, takımın Avrupa kupalarına gitmeyecek olması. Bana kalsa son 2 yılda kazanılan Türkiye Kupası'ndan da çabucak elenirim ve sadece 34 maça odaklanırım...

...

Blog'ların çöküşüne yol açan Twitter uzun süredir beni baymış durumda... Ne kadar sıklıkla yazarım, ne zamana kadar devam ederim bilmiyorum ama yeniden blog yayınlamaya başlıyorum... Herkese selam olsun...