30 Mayıs 2010 Pazar

Linyitspor Şampiyon


Tavşanlı Linyitspor, bu akşam oynanan karşılaşmada finalde Eyüpspor'u 2-1 yenerek şampiyon oldu ve Bank Asya 1. Lig'e yükseldi. Kendi adıma söyleyecek çok şeyim yok, Eyüpspor buraya gelmekle de büyük iş başardı. Tebrikler Linyitspor...  

Goller: Dk. 28 Tanju, Dk. 81 Zafer (Tavşanlı Linyitspor), Dk. 67 Tanju (k.k) (Eyüpspor)

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Oğul Schmeichel Leeds'te


Efsane kaleci Peter Schmeichel'ın oğlu da bilindiği gibi kaleci. Manchester City'de oynadığı dönem kendisinden çok şey bekleniyordu ama kaleyi diğer bir yetenekli genç Joe Hart'a kaptırdı ve yedek kaldı. Daha sonra da Shay Given'ı aldı Manchester ekibi ve Hart Birmingham'a kiralandı, Schmeichel da Sven-Göran Eriksson'un isteğiyle Notts County'ye transfer oldu. League Two'da mücadele eden County'ye transferi belki riskti ama maçların tamamına yakınında oynadı, neredeyse yarısında gol yemedi ve sezonun en iyilerinden biri oldu. Üstelik de açık ara şampiyon oldular.

Alt liglere düşen Leeds United ise bu sezon yeniden Championship'e yükseldi. Umarım eski günlerine geri dönmek isteyen Leeds'te şans bulur ve başarılı futbolunu devam ettirerek tekrar Premier Lig'de oynar oğul Schmeichel.

Sambabahçe

Yorumsuz

28 Mayıs 2010 Cuma

Eyüpspor Finalde!


Maçı Kadırga Tv verdi fakat maç anında bu kanalı izleme imkanım yoktu (uyduda ve D-Smart'ta olan bir kanal). Yine dakika dakika -özellikle penaltılarda- maçı izleyenlerden haber almakla yetinmek zorunda kaldım. 90 dakika 0-0 sonuçlandı, Tokat 107. dakikada 1-0 öne geçti, ben umudumu yitirmişken son dakikalarda eşitliği yakaladık ve maç penaltılara kaldı. İskenderun maçında olduğu gibi yine penaltılarda kazandık ve finalde Tavşanlı Linyitspor'un rakibi olduk. Sezon başındaki maçlarımızı hatırlıyorum da, buraya kadar gelmemiz bile inanılmaz bir başarı. Örneğin, bu sene evimizde oynadığımız Göztepe maçında stattayken, "Bank Asya'ya yükselmek için final maçı oynayacaksınız" dese biri, "alayı bırak" derdim. 30 Mayıs Pazar günü saat 20:00'de oynanacak final maçını Trt büyük ihtimal yayınlayacaktır... Başta Hamza Hamzaoğlu olmak üzere tüm ekibi tebrik ediyorum.

27 Mayıs 2010 Perşembe

Bırak Be Abi


Ne yazarsan yaz, istersen otur roman yaz beni ilgilendirmez ama gözünü seveyim Fenerbahçe'yle, futbolla ilgili yazma be abi... Başka bir isteğim yok senden.

Haftanın Sözü


"Bu Samuel (İnter'dekinden bahsediyor) gayet vasat bir stoper, Türkiye'ye gelse kimse beğenmez, iş yapamaz vs. vs."

Son Günlerden



- Fenerbahçe'deki belirsizlik her Fenerbahçeli gibi benim de canımı sıkıyor ve umarım transferler ve hoca seçimi Dünya Kupası'nın ardına bırakılmaz. Ben Daum'un başarılı olduğunu savunsam da, Aziz Yıldırım başarısızlığın faturasını birine kesmeli ve bu da Alman Hoca olacak. Görünen o ki, yerine de Aykut Kocaman geçecek. Belirsizlik hala sürerken uzun uzadıya bir şeyler yazmak gereksiz.

- Eyüpspor İskenderun Demir Çelikspor'u penaltılarda yenerek yarı finale yükseldi Bank Asya'ya yükselme maçlarında. İskenderun'da penaltıyı tanıdık bir isim kaçırdı, Murat Bölükbaş. Yalnız maçın normal süresinde de 1'er penaltı attı iki takım, Murat o atışı gole çevirmişti. Rakip şimdi Tokatspor, Tokat'ı da geçersek finali o gazla kaybetmeyiz diyorum. Bu arada 4 maçın hepsi alt bitti, 90 dakikalar sonunda atılan toplam gol sayısı sadece 5 ve 4 maçın 3'ü berabere sonuçlandı. Diğer yarı final eşleşmesinde Tavşanlı Linyitspor, Trabzon Karadenizspor ile oynayacak.

- Fenerbahçe-Efes serisini takip ediyorum tabii ki ama eski heyecanımın 10'da 1'i yok. Özellikle son 2 maç çok heyecanlıydı fakat ben bu maçları bile yarım gözle seyrettim, bendeki durum anlaşılan diğer taraftarlarda da var ki salonlar genelde dolmuyor. Bunun birçok sebebi var tabii ama şimdi uzatmayayım.

- A Milli Futbol Takımımıza gelince, Hiddink hazırlık karşılaşmalarında bütün oyunculara şans veriyor. Ben Kazım'a dikkat ettim, sonuçta takıma geri dönme ihtimali var ama özellikle dünkü maçın ilk yarısında vasatı aşamadı. Ben bütün gücüyle oynamasını beklerdim.

- Çağlar'ın Galatasaray'a transferinde bir kez daha gördük ki, altyapıdaki oyunculara gereğinden fazla önem vermemek lazım. Kişisel fikrim, burada en büyük sorun, FM'nin Türk oyuncu database'ini hazırlayanların genç oyuncuların potansiyellerini abartmaları. Oyunu oynayanlar, oyuncular senede 30 gol, 20 asist yapınca, ister istemez beklenti içine giriyor ve sonra da hayal kırıklığına uğruyor. 2. lig'de direkt oynayan hazır ve ümit vadeden oyuncuları almak -Tuncay, Gökhan Gönül gibi- altyapıdan oyuncu yetiştirmekten çok daha mantıklı bence.

- Son günlerde beni en çok şaşırtan konulardan birisi Mourinho'nun hüngür hüngür ağlamasıydı. Evde tek başınayken ağlar ama kameralar önünde ağlaması "vay be, Mourinho da ağlarmış!" dedirtti bana. Bu sezon Barcelona aşırı güçlü diye Real Madrid'i desteklemiştim şampiyonluk yolunda ama Mourinho Madrid'in başına geçince şartlar değişti benim için ve Barcelona'ya geri dönüyorum. Benimkisi de biraz garip değil mi? :)

- Bülent Uygun önce Antep'le anlaştı, sonra bir anda vazgeçildi. Şimdi de Bucaspor'un başına geçmiş. Buca onun için daha uygun bir tercih bence, altyapısı sağlam, taraftar potansiyeli olan bir ekip Buca ve Bülent Hoca da yeniden çıkışa geçip "yıkılmadım, ayaktayım!" demek istiyor. Ben başarılı olacağına inanıyorum.

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Aşk-ı Memnu

Terry Gullit'i örnek almış galiba...

Kopya Çekmek Yok!

Beşiktaş Gençleri


Sene 1991. Profesyonel Gençler Ligi'nde İstanbul şampiyonu oluyor Beşiktaş. Fotoğraf da Galatasaray'ı yendikleri maçın ardından. Sergen'i herkes tanımıştır umarım (sağdan üçüncü), 1-0 biten maçın golünü de Sergen atmış. Galatasaray'da da Okan Buruk, Mustafa Kocabey gibi sonradan yıldız olacak isimler var.

Not: Federasyon'un sitesinde 20 Nisan 1991'de oynanan, Beşiktaş'ın Galatasaray'ı 2-1 yendiği bir maç kayıtlı fakat fotoğraf ve haber Milliyet'in 27 Nisan 1991 tarihli basımına ait. Kadrolar farklı, hakemler farklı.

25 Mayıs 2010 Salı

Lost in Lost: Ve İşte Bitmişti


Lost'umuzu dün son kez izledik ve efsane maalesef sona erdi. Son sezonları beğenmeyenler, finali çok kötü bulanlar, tam tersine "Lost olsun da çamurdan olsun" diyenler... Türlü türlü yorumlar var, bu da gayet doğal. Ben geçtiğimiz sene Mart ayında başlamıştım yanılmıyorsam Lost'a, aslında bitene kadar izlememeye kararlıydım ama özellikle ablam ve birkaç arkadaşımın baskısı sonucunda başladım ve tahmin edilebileceği gibi ben de sıkı bir Lost hayranı oldum. Sonla ilgili bir şeyler yazayım dedim kendi kendime fakat diziyi uzun yıllardır takip eden, 6 yıldır Lost'la yaşayan birinin yazması hem daha doğru olurdu -eski Lost'çulara saygımız sonsuz- hem de daha iyi bir değerlendirme yapabilirdi. Bu yüzden direkt olarak Cheja'ya söyledim "böyle böyle, yazarsan süper olur!" diyerekten gazı verdim (hahah) o da beni kırmadı ve bir Lost değerledirmesi kaleme aldı finalin ardından. Çok da süper oldu. Tekrardan teşekkür ediyor ve sözü Cheja'ya bırakıyorum..

Lost'un bitiminde galiba aklımda geçen gün zorla dinlemeye tabi tutulduğum şarkı "Yıllardan sonra, yollardan sonra" (by Yeni Türkü) var. Kendimi emekliye ayrılmış gibi hissediyorum. Hayattan beklentilerim bugün farklı olabilir: Lost bitti. Biz büyüdük ve kirlendi Dünya! (Gene Yeni Türkü referansı, geçen hafta o Galata'daki konsere denk gelmeyecektik) Ama sahiden öyle olmadı mı? Arkadaş, 6 senede doktorayı verirdim. Bir başkası master'ıyla birlikte lisansını bitirir yüksek mühendis çıkardı mesela. Evlenip iki çocuk sığdıran olurdu. 2010 Mayıs itibariyle kolektif olarak milyonlarca insanin ortak paylaşımı olan bir şey sonlandı, evrende kesin bir enerji kayması olmuştur. Bir de mesela, Lost'un sonunu eleştirmek için harcadığımız enerjiyi başka yere kanalize etsek, seneye Mars'ta kolonileşiriz. Bunu demişken, benim söyleyeceklerim yok mu? (soru retorikti)

"Sorulara cevap alamadık!" Bu en büyük serzeniş oluyor gördüğüm kadarıyla. Ama ortada 6 senedir devam ettirilen bir heyecan var, son bölüme kadar da karıştırdıkça karıştıracağız inadı. Şu durumda Lost'un son bölümlerinin (ki iki bölüm olarak yayınlandı, torrent'çilerin haberi vardır umarım, hayvan gibi dosyalar görürseniz ya şaşırmayın, ya da benim gibi iki ayrı episode olarak hazırlanmışını indirin) gerçekten bütün mevzuları açıklaması (mesela herkesin kafayı taktığı kutup ayıları) sanırım beklenemezdi. Beklenmiş. Çok gerçekçi değil. Senaristler, "her şeyi açıklıyoruz!" Arena/Uğur Dündar yaklaşımı yerine daha holistic bir yöntem seçmişler; genel olarak kavramlar açıklanıyor, detaylar değil (yani "abi niye adada kutup ayısı vardı yeaa? diyenler hayal kırıklığına uğrayacak). Benim gibi detaylara takan bir insansaniz, muhakkak ki "e peki o kadın kimdi? Lapidus'u niye pazar günü kilisede göremedik?" gibi sorularınız olacak. Bence daha zevklisi bunlara izleyicinin kendisinin çözümler üretmesi. Senaristlerin böyle bir amacı var mıydı bilmiyorum ama bu final sayesinde daha aylarca Lost konuşulacak, buna benzer hatırladığım bir de "The Mulholland Drive" geliyor aklıma Lynch'ten. Haftalarca "Olm nooldu filmde?" diye dolanıp, internetten açıklamalı makaleler okumuş, "haa, hmm" diye aramızda temaaşaa etmiştik. Lost için de bunun olacağını öngörüyorum.

(Şu noktada farkettim ki, J.J. Abrams ve biraderlerinden milyorlar alıyormuşum gibi bir hava olusmuş)

Bu çıkar ilişkilerini (haha) bir yana bırakıp, nacizane, ve bol spoiler'lı yorumlarıma gelirsek:

Öncelikle, sembolizm dolu bu adayı ve diziyi ben genel hatlarıyla beğendim. Sonu da yine sembolizm doluydu. Sembolizmin hastasiyim ben, önce bunu açıklayayım, sonra aa bu kız delirmiş, nesini beğendi demeyin. Ben izlerken o karakterlerin, olayların, hepsine altmetinler yazıyor "şurada şuna referans vermiş, burada bu var" diye kendi gönlümü eğliyordum (ki Matrix'i de bu şekilde beğenmiştim zaten). Bunların bilinçli olduğuna eminim. Misal, iki sefer de "drink this" ("değiştiren" suyu içiriş) göndermesinin yapılması tesadüf olamaz -açık bir inisiyasyon mevzuu dönüyor, ki ben bunu Hristiyan teolojisi bağlamında okuyup, komünyonla bağlantılar kurdum. Bunun dışında, Mısır'a özellikle bol gönderme vardi: Misal adadaki dev Sobek heykeli. Buradan anlıyoruz ki, Jacob ve kardeşini yetiştiren teyze, adaya gelen ikizlerin annesiyle latince konuşmuş da olsa, büyük ihtimalle adanın varlığı daha eski. Buradaki ikizler açıkça Cain ve Abel'i tekrarlayan Jacob ve Esau (a.k.a. Karaduman) ikilisi. Hatırlayalım, eski Ahit'te, Rebekah ve İsrael'in oğlu olan kardeşlerden, Jacob, ikiz olmalarına rağmen "ikinci" çocuktur, dolayısıyla, ilk doğmuş erkek hakları Esau'nundur. Ama annesi Rebekah hamileliği sırasında da gördüğü işaretlerden Jacob'ın daha iyi bir "ilk-doğan" olacağından emin olarak, babasını kandırır, Esau'nun haklarını çalar. Jacob ve (adı açıklanmayan ama açık ve net) Esau arasındaki bu dikotomi dizi boyunca -daha doğrusu bu iki karakter ortaya çıktığından beri- canlı tutuldu. Bence? başarılı bir sembolizm kullanımıydi. Netice: Jacob's Ladder / Yakup'un Merdiveni hikayesini (ki The Substitute bölümünde merdiven konusu bizzat mevcut) okuyan sanırım herkesin çözebileceği gibi, o 6 sene İsrailoğulları'nın Mesih ya da mesihsel zamanlar gelene kadar çektigi çile idi. En nihayetinde Jacob'ın merdiveni sayesinde ışığa gittiler. Mesih'i çoğu literatür zaten birebir kelime anlamıyla tanımlamaz, burada da herkesin "kendi aydınlanması" olarak görürsek (ki ben öyle görüyorum) o gün o kilisedekilerin hepsi kendi aydınlanmasını yaşadı, ve gittikleri ya da gitmeleri gereken yer her neresi ise oraya gittiler. "Bir sonraki" aşamaya geçtiler. Huzuru buldular. "Hepi ending". Bu arada Jack'in Jacob'dan el alması da bana Jack'in bizzat Mesih (Christos) figürünü sembolize ediyor olduğunu düşündürdü, bunu da ekliyorum. Sözkonusu insanların hepsinin kişisel badireler atlatması, karakter olarak büyüyüp gelişmeleri ve olabileceklerinin "en iyisi" olmaları da bu tezimi -bence- doğruluyor. Bu konuda İbrani kaynakların dışına çıkıp Ortodoks teolojisi ne demiş okumak isteyen olursa "The Ladder of Divine Ascent - Saint John Climachos"a bakabilir. Ama ben, konunun eski ahit ağırlıklı bir gönderme olduğunu düşünüyorum. Jacob'ın Mısır bağlantısı (açın okuyun, her şeyi ben mi anlatacağım?) da dizideki Mısır temasını, heykelleri, tapınağı vs. açıklıyor.

Lost yapım ekibi, şu durumda, bir "Lost: Additional Material" adlı apayrı bir yapımla çıkıp, detayları açıklayabilir. Bu hem izledigini pek anlayamayan seyirciye (ki Türk seyircisinin içi Judeo-Hristiyan göndermelerle dolu bir sembolizmi şak diye anlamasını beklemek de çok gerçekçi değil) bir Walthrough olur, hem de adamlara rant. Bu da öngördüğüm diğer olasılıklardan biri. Ya da böyle dağınık bırakırlar, insanlar aylarca üstünde öyle miydi böyle miydi diye konuşur ve bittikten sonra da herhalde en uzun süreyle gündemde kalan dizi olarak rekorları kırar. Her türlü kazanıyorlar.

Ben de vesile ile çok fazla detaylara girmenin mümkün olmadığı bu altı senelik Odyssey yorumumu böylece noktalayayım, ve aslında alınan dersin biraz da insanın en iyi dostunun hayvan olduğunun (bu benim zorlama altmetnim!) altını çizeyim. Yavrum Vincent, işte gerçek candost sensin. Boone'u da son bir kez gördük, ona da sevindim. Yakışıklı çocuktu!

Goodnight, and good luck.

23 Mayıs 2010 Pazar

Trabzonspor 2009/2010: Bir Sezon Böyle Geçti


Sezonu Ziraat Türkiye Kupası ve onun kadar etkili olmasa da şampiyonu belirleyen takım olarak kapatan Trabzonspor, 2009-2010 sezonuna, tarihinin büyük bir kısmında olduğu gibi yine “şampiyonluk” parolasıyla girdi. 2008-2009 sezonunda kabuk değiştiren, bir kamyon dolusu oyuncu alarak bambaşka bir yüzle, biraz da yakaladığı sinerjiyle son haftalara kadar şampiyonluk yarışının içinde bulunan, olamasa da birkaç sezondur taraftarına unuttuğu bu heyecanı yeniden yaşatan Trabzonspor’da herkes takımın bu sezon oturan kadrosuyla çok daha iyi işler yapacağını umuyordu.
Sezon içerisinde Trabzonspor’un şampiyonluk ümitlerini bir başka bahara bırakan en önemli sorunlardan birinin başlangıcı daha bitmemiş eski sezona dayanıyordu. Hezimetle sonuçlanan Sivasspor maçından sonra Ersun Yanal’ın görevine bir nevi yönetim tarafından son verilmiş, Sadri Şener ve ekibine ilk büyük tepkiler o zamanlarda gelmeye başlamıştı. Hem bu tepkileri unutturmak hem de sözünü verdikleri şampiyonluk mücadelesini insanların içine sinecek bir teknik direktöre emanet etmek isteyen yönetim ilk önce, artık bir gelenek olarak Şenol Güneş ismine yönelmiş, Güney Kore’de sözleşmesi devam eden Güneş’ten kesin bir olumsuz yanıt alınca seyyahlığa başlamıştı. Bu gibi durumların bir klasiği olarak gündeme bir çok isim gelmiş, bu isimlerden en ünlüsü olan Sven-Göran Eriksson ismi taraftarları heyecanlandırırken, yine bir Trabzonspor klasiği olarak şapkadan çok alakasız bir isim, Hugo Broos çıkmıştı.
Belçika’da başarılı olan ama ülke dışındaki ilk ve tek çalışmasında bir önceki sezon bir Yunan takımını lig düşüren Hugo Broos ismi beraberinde bir ton soru işaretlerini getirmiş, Sadri Şener yönetimini iyice köşeye sıkıştırmıştı. Tam da bu esnada ortaya çıkan yerli yardımcı antrenör karmaşası sonrası daha sezonda topa resmen vurulmadan kazan kaynamaya başlamıştı. Sezonun ilk maçında, kendisine her zaman, iç sahada ise herkese ters gelen son iki sezonun flaş takımı Sivasspor’u 2-1 mağlup ederek lige başlayan Trabzonspor bu heyecanın hemen akabindeki hafta kendi sahasında Diyarbakırspor’a saçma sapan bir şekilde mağlup olup, bir de üç kulvarda da başarı sözü paralelinde Avrupa Kupaları’nda en azından gruplardan çıkmayı planlarken, çıkmayı düşündüğü o gruplara giremeyince sorumlular yağlı ilmeği yavaş yavaş boynunda hissetmeye başlamıştı. Her senenin klasiği olan kötü senaryo, bu sefer vizyona çok daha erken girmişti.
Takım sezonun ilk maçları oynanırken inişli çıkışlı bir grafik sergilemeye başlamış, bu yüzden zirve ile olan puan farkı yavaş yavaş açılmaya başlamıştı. Geçen sezonun birbirinin neredeyse sadece adını bilen futbolcu kadrosu, üstünden bir sene geçtikten sonra birbirine daha iyi alışacakken iyice yabancılaşmaya başlamış, bir önceki sezon takımı ayakta tutan mücadele gücünün ve hırsın çeyreğine bile ulaşılamamıştı. Durumun bir yerden patlayacağı alenen belli olmakta ama nerede ne zaman patlayacağı bilinmemekteydi. Ta ki 13. hafta oynanan Kasımpaşaspor deplasman karşılaşmasına kadar. Maça iyi de başlayan, hatta 1-0 öne geçen Trabzonspor, daha sonrasında rakibi tarafından sürklase edilmiş, basit hatalar sonrası 3-1 yenilmiş, bir o kadar golü yemekten de son anda kurtulmuştu. Kaynayan kazan artık taşmaya başlamıştı, bir şeylerin olacağı belli olmuştu ve o şeyler de saatler içerisinde olmuştu; Hugo Broos ile yollar ayrılmış, takımın as kadrosundan 5 oyuncu kadro dışı edilmişti.

Takımın, ilk 11’i sahaya çıkaracak oyuncu portföyü vardı ama hoca konusu acilen çözülmesi gereken bir sorundu. Sadri Şener yönetimi Broos kumarını kaybetmiş bir halde, 2 senelik görev döneminin en zor zamanlarını yaşamakta, ortalıkta hoca da takımın yarısı da olmadığından oluşan tüm tepkileri sadece onlar üzerlerine çekmekteydi. Bu esnada Sadri Şener acil durum düğmesine bastı. Bu onun son şansıydı, aksi bir durum bundan sonrası için kendisini “Trabzonspor eski başkanlarından…” ile başlayan ifadelerle karşı karşıya bırakabilirdi. O acil durum düğmesinin hemen üzerinde yazan isim belliydi; Şenol Güneş.
Sezon başında kendisini A planı olarak düşünen yönetim, bir B planı hazırlamayınca, Güneş’ten aldığı hayır cevabı sonrası afallamıştı ve yapılan amatör hatalar sonrası durum birkaç ayda içinden çıkılması zor bir hale gelmişti. Her şeyi resetleyecek, durumu az da olsa Haziran 2009’daki ana getirebilecek tek yol gecikmeli de olsa o A planını gerçekleştirmekti. Trabzonspor standartlarına göre hayret edilecek bir şekilde çok kısa sürdü her şey, bir hafta içerisinde Şenol Güneş’le anlaşma sağlandı, ülkede karşı ihtilal olmuş da sürgünde yer alan kral geri dönermiş gibi karşılandı memleketinde. Sadri Şener için kumar, artık son tura girmiş Rus ruletine dönüşmüştü, bir ikinci şansı olmayabilirdi.

Sorunlar dağ gibiydi, yarısına gelmeyen sezonda futbolcular Mayıs ayı boşvermişliği içerisindeydi. Herkesin kafası karışık, devre arası için gözlerini kapıya diken oyuncu sayısı fazlaydı. Takımın başına 4. kez geçen Güneş’ten beklentiler onu sıkıntıya sokacak derecede değildi bu sefer belki ama en azından bir kıpırdanma görülmesi de isteniyordu. Devre arası kampında Şenol Güneş’in ipleri iyice eline alacağı alenen belliydi ama en azından moral-motivasyonun yükselmesi için kalan maçlar, özellikle Fenerbahçe ile oynanacak lig ve Galatasaray ile oynanacak Türkiye Kupası maçlarında güzel sonuçlar alınmalıydı. Ancak takım gerçekten o kadar düşmüştü ki Şenol Güneş bile anlık yükselmeyi istediği şekilde gerçekleştiremedi; takım iki ezeli rakibine de mağlup oldu. Artık tüm gözler devre arası kampı ve dolayısıyla ikinci yarıdaydı.

Beklendiği üzere devre arası hazırlık kampında Şenol Güneş etkisini göstermeye başlamıştı. Ajanslara düşen görüntülerde ve açıklamalarda futbolcuların yüzlerinin tekrar güldüğü, sanki ikinci yarıya değil de yeni sezona başlar bir havanın oluştuğu görülmekteydi. Tam da bu esnada gündemin bir diğer önemli maddesi ise ilk yarı boyunca takım kadrosunda en çok eleştiri alan Gökhan Ünal’ın olası Fenerbahçe transferiydi. Transfer furyasının yaşandığı 2008-2009 sezonu başında alınan en pahalı oyuncu olan Gökhan, beklentileri özellikle yeni sezonda karşılayamamış, adeta günah keçisi ilan edilmişti. Şimdi en az zararla elden çıkarılma şansı doğmuştu ve bu şansı sağlayan Fenerbahçe’ye herkes içten içe teşekkür ediyordu; Gökhan 1.5 senelik Trabzonspor kariyeri sonrası gecikmeli de olsa İstanbul’un yolunu tutmuştu.

Devre arası hazırlık kampıyla Türkiye Kupası grup maçları çakışmış, takım için bir nevi hazırlık karşılaşması fırsatları oluşmuştu. Grup ilk maçında Galatasaray’a yenilen Trabzonspor’un gruptan çıkması için geriye kalan maçlarını mutlaka kazanması gerekiyordu, yani takım kendini denerken biraz da sonuç odaklı oynamalıydı, yoksa sezonun geri kalanı için hedefsiz takımın taraftarına vereceği tek şey ızdırap ve pişmanlık olurdu. Grup maçları fevkalade güzel geçmiş, bu güzellik sonuca yansımış, ama her şeyden önemlisi oynanan futbol, daha bir-iki ay öncesine kadar futbol kelimesini duyunca gözü ufka dalan taraftarları mutlu etmişti. Bu tablo lig maçlarına da yansımış, iyi futbol, güzel sonuçlar, sıralamada yukarıya doğru tırmanış, kaybolan o heyecanı bu futbol kentine tekrar geri getirmişti. Şenol Güneşli Trabzonspor klasik bir ifadeyle “güneş” açmaya başlamıştı.

Hem lig hem de Türkiye Kupası’nda üst üste gelen maçlarda alınan sonuçlar, takımın seneyi hangi hedef doğrultusunda sürdürüp tamamlayacağı konusunda ipuçları vermeye başlamıştı. Ligde baskılı oynanan futbola rağmen gol yollarında yaşanan kısırlık sebebiyle sonuca gidilemeyip, zaten hali hazırda geride kalınan ligin tepesi bir türlü yakalanamıyor, ancak kupada alınan sonuçlar Trabzonspor’un yolunu bir anda finale doğru götürmeye başlıyordu. Artık yetkili ağızlardan da, düşünülenler resmiyete dökülüyor, takımın bu sezon en büyük hedefinin Türkiye Kupası’nı kazanmak olduğu, lig için klasik hedefsiz takım tabiri olan “mümkün olan en üstte bitirmek” amacının gerçekleştirilmek istendiği söyleniyordu.


Var olan tek somut hedefte Trabzonspor’un yolu hep açık kalıyor ve takım Antalyaspor’u 2-0 ve 0-1’lik skorlarla eleyerek Türkiye Kupası finalinde Fenerbahçe’nin rakibi oluyordu. Kupayı 7 kez müzesine götüren Trabzonspor 8.’si için hazırlıklarını yapıyor, böylesine çalkantılarla geçen bir sezonda en azından bir kupa ile kendini taraftarlarına affettirmek istiyordu. İlk kez bir Türkiye Kupası finalinde karşılaştığı ezeli rakibi Fenerbahçe’yi, geriye düşmüş olduğu maçta güzel bir futbolla 3-1 mağlup ederek kupayı müzesine götürüyor, 6 senelik kupa hasretini sona erdirip taraftarını çok üzdüğü böylesine bir sezonun sonunda onları sevindiriyor ve yeni sezonda çıkılacak hedefi bol yol için camiaya özgüven aşılıyordu.
Şimdi Trabzonspor için çok kritik bir döneme giriliyor. 34 senedir üstünde taşıdığı “Anadolu’nun tek şampiyonu” apoleti yok artık. Nedendir bilinmez bana hep bu apoletin arkasına sığınıyor gibi gelen Trabzonspor’dan artık herkes şampiyonluk bekliyor haklı olarak. İroniye bakın ki kendisi örnek alınarak şampiyonluk mücadelesi veren takımları örnek alacak belki de Trabzonspor şampiyon olana kadar. Takımından kovalarcasına gönderdiği oyuncuların as kadrosunda yer aldığı takımın şampiyonluğa nasıl ulaştığını göz önünde bulundurarak çıkacak yoluna. Geçmiş acı tecrübelerden dersini almış bir şekilde, Şenol Güneş önderliğinde, hiçbir zaman yılmadan vazgeçmeden, tam bir Karadenizli inadı sergileyecek bu yolda, asıl hedefe varana dek.

Artık sıra, uzun süre sonra Anadolu’ya gelmiş kupayı Anadolu’nun kuzeybatısından kuzeydoğusuna taşımaya geldi. Çünkü inanıyoruz ki şampiyonluk bir başka yakışacak bu takıma.

Yeni Tekstil Kumaşları

21 Mayıs 2010 Cuma

Düğün & Cenaze


Bu da yeni düğünümüzden. Daum'un yardımcısı Ayhan Tumani -ki kendisinin ısınan oyuncuları koşturarak çağırışlarını unutamam- eski FB TV çalışanlarından Zeynep Tandoğan ile evlenmiş. Şampiyonluk gidince, gösterişli düğün iptal olmuş ve sade bir tören düzenlenmiş. Daum'un ve Ali Koç'un bir arada bulunması, bakışlar vs... Yorum sizin.

Buralardan Bir Toprak Geçti


Fenerbahçe'ye transfer olduğunda ben çok küçüktüm, nedense çok severdim Toprak'ı. Gerçi o yaşta hiçbir çocuk nefret nedir, kötülük nedir bilmez ya... Ama sıralama yapsam, o kadroda en çok sevdiğim 5-6 futbolcu arasına girerdi herhalde. İşte bu fotoğraf da Toprak'ın Melike Kadıman ile sözünden. Galatasaraylı olduğu yazıyor Milliyet'te Melike Hanım'ın, inşallah evlenmişlerdir ve ayrılmamışlardır...

Ayazağa Şov

Ayazağaspor kampından iki arkadaş hocalarının ve arkadaşlarının taklitlerini yapmışlar, ben de bizim Efkan Abi sayesinde izledim. Özellikle ilk arkadaşın çoğu taklidinde yarıldım. 3-5 dakikalığına da olsa gülmek isteyenler izlemeli...

Not: Futbolculardan ilkinin adı Burak, ikincisinin Erhan.

Kaynak: Yerel Futbol


Ayazağaspor'un kampından çok özel from yuksel42 on Vimeo.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Tarihten Sayfalar

1954 Dünya Kupası'nda Güney Kore'yi 7-0 yendiğimiz maçın ardından Milliyet... Özet olarak, Güney Kore çok güçsüz olduğundan atılan 7 golün çok az olduğu belirtilmiş.


Umberto D.


Bir 10 gün önce ara ara sevdiğim fakat ülkemizde pek popüler olmayan filmleri blog'u takip edenlere tavsiye edeceğimi söyleyerek Out of the Past ile başlamıştım. Şimdi de Umberto D. ile devam edeyim. Vittorio De Sica'nın Türkiye'de Bisiklet Hırsızları olarak bilinen filminden sonra belki de en sevilen filmi. Ben ikisi arasında tercih yapmaya kalksam Umberto D.'yi de seçebilirim, o derece severim. İlk izlediğimde böyle efsane bir film olduğunu bilmeden izlemiştim ve daha ilk 15-20 dakikasında ağzım açık kalmıştı. İyi izlemeler...

Play-off Kuraları Çekildi


TFF 2. Lig'de son hafta maçları öncesi son durumları yazmıştım geçenlerde. Eyüpspor, deplasmanda Fethiye'yi mağlup etti, Konya Şeker de evinde berabere kalınca play-off oynamaya hak kazandı Bank Asya'ya yükselebilmek için. 3. Lig'e düşen ekipler ve play-off kuraları şu şekilde;

Düşenler: Zeytinburnuspor, Beykozspor, Yalovaspor, Denizli Belediyespor, İstanbulspor, Tepecikspor, Erzurumspor, Kırşehirspor, Karsspor, Malatyaspor, Kahramanmaraşspor, Diyarbakır B.Ş. Bld Diskispor

Eşleşmeler:

Ne Yaptın Aurelio?

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Gaziantep'in Yeni Hocası Bülent Uygun

Rüştü Reçber & Aziz Yıldırım'ın Basın Toplantısı


Takımda bir şeyler netleşene dek Fenerbahçe'yle ilgili blog'a yazacağım son yazı olacak, bunu öncelikle belirtmek istedim.

Ayrı 2 post'ta da yazabilirdim ama nasıl olsa birbiriyle bağlantılı konular. Beşiktaş'ı birkaç hafta önce yendiğimiz maçta, Rüştü ilk yarı boyunca benim bulunduğum tribün tarafındaki kaleyi korudu ve maçın başında Alex'ten golü yedi. Rüştü'ye fazla küfür vs. eden yoktu ama yanımda bulunan 28-30 yaşlarındaki iki kardeş Rüştü'ye deli gibi küfür ediyordu ve olay çıkmasını istemediğimden fıstık gibi yerimi bırakıp saçma sapan bir yere geçtim maçın başlamasına 5 dakika kala.

Fenerbahçe'den ayrılıp Beşiktaş'a transfer olmasından sonra Rüştü'den nefret eden binlerce belki yüzbinlerce Fenerbahçeli var. Yine eskiden onu deliler gibi seven fakat artık nefret etmese de Rüştü'yü sevmeyen, sıradan bir futbolcu olarak gören kısım da hiç de az değil. Beni tanıyanlar bilir, Rüştü'yü çok severim, öyle böyle değil. Alex, Rüştü, Aykut Kocaman, İbrahim Kutluay diye gider en sevdiğim Fenerbahçeliler izlediklerim arasından. Rüştü'nün Beşiktaş'a transferiyle ilgili daha önce ona küfredenlere kızgınlığımla birlikte bir şeyler yazmıştım. Yazdıklarım bile Rüştü'nün Fenerbahçe'den ayrılması için yeterliyken -119 kezle en çok Milli Takım formasını giyen bir Fenerbahçe efsanesini kimse 3. kaleci yapamaz, Zico olsa dahi, kimse kusura bakmasın- daha sonradan duyduğum bazı şeyler Rüştü'nün Fenerbahçe'den ayrılmaktan başka bir çaresinin olmadığını doğruluyordu. Ben olsam ben de ayrılırdım, çok net söylüyorum. Benzer iddiayı 3 ayrı kişiden duyduğum için, doğruluğuna inanmaya başladım açıkçası. Derin bir mevzu gerçi, olayın içindeki kişiler ileride bir gün "evet, böyle böyle bir şey olmuştu" demediği sürece de mezara kadar gidecek onlarla gerçekten yaşanmışsa. Neyse uzatmayayım, bu iddialar doğru olmasa bile, söylediğim gibi Rüştü'ye Beşiktaş'a transfer olduğu için hiç kızmamıştım, sadece kırgınlık vardı. Tek bir yanlış açıklama yapmamıştı vs..

Bugüne gelelim. Daha önceden dile getirilen iddiaları bugün Aziz Yıldırım da söyledi. Rüştü, Fenerbahçe'nin oynayacağı rakiplerdeki arkadaşlarını arayarak, "Fenerbahçe'yi yenin, maça asılın, yenin şunları" gibi şeyler söylemiş. Hemen ardından da "Leo Franco'nun, Murat'ın, Ivesa'nın, Serkan'ın yediği gollere ortalık ayağa kalktı, ben de o zaman Rüştü'nün Bursa'dan yediği goller şaibelidir" derim dedi Aziz Yıldırım. Başkana bu konuda tamamen katılıyorum, Rüştü'nün Bursa'dan bilerek gol yediğine zerre inanmasam da, Fenerbahçe'nin yediği gollerde "Aziz Yıldırım kalecileri almış, oh ne güzel memleket" diyenler şimdi neredeler merak ediyorum. Rüştü yediği ilk golde ne kadar hatalıysa, diğer kaleciler de o kadar hatalıydı. Neden daha önce aynı iddiaları dile getirenler Rüştü'nün yediği gollerde sustular?

Konuyu dağıtmayayım, Rüştü, Aziz Yıldırım'ın açıklamalarından sonra Ntvspor'a bağlandı ve "benim ahlaki yapım böyle şeylere izin vermez, çıksınlar kanıtlasınlar dediklerini, ben öyle bir konuşma kimseyle gerçekleştirmedim, ekmek yediğim yere böyle bir şey yapmam" dedi. Galatasaraylılar son birkaç yılda nasıl Hakan Şükür ve arkadaşları yüzünden ikiye bölündüyse, biz Fenerbahçeliler de uzun yıllardır Aziz Yıldırım yüzünden ikiye bölünmüşüzdür. Aziz Yıldırım'ı eleştirdiğim için "Senin gibi Fenerbahçeli olmaz olsun", "Sen gizli Galatasaraylısın", "Hainsin" vs. gibisinden çokça şey söylendi bana da. Artık bu oyuncu bazında da oluşmak üzere, son Ümit Özat ve Rüştü tartışmaları bunu doğrular nitelikte.

Elbetteki sağlam Galatasaraylıların 10'da 1'i kadar Galatasaray'ın içinde olanları bilemem ama Galatasaraylı olsaydım da Hakan Şükür'ün tarafına daha yakın olurdum gibi geliyor. Hakan'ın hataları yok mudur, elbette vardır ama bu kulübün 2-3 efsanesinden biri olan Hakan Şükür, bırakın da Galatasaray Yönetimi'ni, teknik heyetini eleştirsin bir zahmet. Bunu niye yazdım, bizde de zaman zaman futbolcularla yönetim arasında büyük sorunlar olmuştur. 90'lı yılların ortasında Ali Şen Aykut'u, Oğuz'u, sonrasında Bülent'i gönderdiğinde camia ikiye bölünmüştü. O zamanlar çok küçük olsam da yaşananları net hatırlıyorum. Aradan geçen uzun yıllara rağmen bu önemli isimler Ali Şen'i hiçbir zaman yerden yere vurmadılar ama ağır bir şekilde eleştirseler bile "Siz kim oluyorsunuz da Ali Şen'e bunları söylüyorsunuz!" demezdim. Çünkü ben Fenerbahçe'yi tutuyorum, Fenerbahçe Yönetimi'ni değil. Daha sonra İbrahim Kutluay, Rüştü gibi isimlerle de Aziz Yıldırım sorun yaşadı. "İbo para için Fener'i sattı!" denildi, Kutluay taraftara kötü gösterildi. Bugün de aynı şey Rüştü için tekrarlanıyor. Bir de şunu diyenler var ki, onlara diyecek söz dahi bulamıyorum: "Rüştü gençken Galatasaraylıymış, zaten bize transfer olmadan önce de Beşiktaş'la anlaşmıştı ama sakat diye almadılar. Her şeyi yapmış olabilir, güvenme buna bu kadar!" Futbolcunun tuttuğu takımı, benim gibi maçtan sonra ağlayan cinsten değilse önemsemem. Sonuçta takım tutmak var, takım tutmak var. Zaten ayrıca işin içine trilyonlar girince, kimse sahaya çıktığında tuttuğu takımı önemsemez, bu oran %0.1 bile değildir futbolcular arasında. Anlaşılan o ki, Rüştü futbolu bıraktıktan sonra yorumculuğa başlarsa ve yönetimi, teknik heyeti eleştirirse, onun için de, "konuştukça batıyorsunuz, kalbimizden çıkıyorsunuz" benzeri pankartlar asılacak tribüne. Rüştü'nün Fenerbahçe'yi kurtardığı maçları tek tek saymaya kalksak, saatler sürer. Ama insanlar nedense hep hatalarını hatırlar onun. Ayrıca Galatasaray'a karşı da her zaman iyi oynamıştır. Birazcık vefa istiyorum eski Fenerbahçeli efsanelere karşı, hepsi bu. Hataları olduğuna inansam, ilk ben söylerim zaten...


Gereğinden fazla uzattım Rüştü konusunu, zaten dayanıp hepsini okuyan bundan sonrasını da okur. :) Şekip Mosturoğlu ve Aziz Yıldırım'ın söylediklerinin geneline gelince. Haklı oldukları konular çokçaydı. Gökçek'le ilgili söyledikleri, yazının ilk paragraflarında bahsettiğim şaibe konuları, atılacak 1 gole göre takımın başarılı-başarısız ilan edilmesi vs. vs... Ama... Onların da gayet iyi bildiği gibi, Fenerbahçelilerin, özellikle de o gün statta olan Sarı-Lacivert'e gönül vermiş taraftarların en çok taktıkları konu "anons rezaleti"ydi. Daha önceden de yazdığım gibi, ben hala Daum'un kalmasını istiyorum. Fakat anons olayı bu kadar basit, üzerinden geçilecek bir konu değil. O gün tribündeki binlerce insandan tek tek özür dileseler yöneticiler, yine de kendilerini affettiremezler. Saçma gelebilir söylediklerim, normal bu da. Maçı evde Digitürk'te izleseydim ben de kızgın olmayabilirdim Yönetim'e ama "anlatılmaz, yaşanır" derler ya, öyleydi anonstan sonra yaşananlar. Dün şunu yazmıştım konuyla ilgili, tekrarlamak istemiyorum bir daha. Birilerinin hesap vermesi gerekirdi anons rezaleti yüzünden ama verilmedi, üstelik anonsu yapan kişiyi de görevden almamışlar.

Genelde doğru şeyler söylediği basın toplantısının sonunda da "Tek büyük Fenerbahçe'dir" diyerek bütün konuşmayı çöpe gönderdi. "Ben o kadar da kötü bir insan değilim" demesine ise diyecek bir söz bulamıyorum.

18 Mayıs 2010 Salı

Koltuk Sevdası

Basın Toplantısı Öncesi


Bilindiği gibi yarın Aziz Yıldırım ve Yönetim Kurulu Üyeleri toplu bir basın toplantısı düzenleyecekler. Hazır yeni yeni kendimize geliyorken Fenerbahçeli arkadaşların neler yapılmasını istediğini merak ediyorum. Örneğin, anons olayında sadece anonsu yapan mı suçlu, Aziz Yıldırım istifa etmeli mi, etmeliyse neden, Christoph Daum, Aykut Kocaman ve bazı futbolcuların durumları ne olmalı.. Tek maça göre takımda büyük değişiklikler yapmak doğru mu? Kısaca nedenleriyle yorum bırakırsanız düşüncelerinizi en azından blogları takip eden Fenerbahçelilerin az çok buluştuğu noktaları belirleyebiliriz...

Umarım yanılırım ama yarın büyük ihtimal şunlar söylenecek,

1- "Yönetim Kurulu olarak tam kadro yola devam ediyoruz."
2- "Aykut Kocaman görevi bırakmak istedi. biz de kararına saygı duyduk."
3- "Sayın Christoph Daum'la yollarımızı ayırmış bulunmaktayız."
4- "Anonsu yapan şahsın görevine hemen son verilmiştir."
5- "Yapacağımız yerinde değişikliklerle önümüzdeki sezon başarıya ulaşacağız."

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Çilekeş


- Öncelikle Bursaspor camiasını ve özellikle de Ertuğrul Hoca'yı tebrik edeyim son zamanlarda hep yaptığım, haklarını verdiğim gibi. Çok ama çok büyük bir iş başardılar. Ertuğrul Hoca bundan sonra çalıştırdığı bütün takımları küme düşürse bile tarihe geçmiştir. Ertuğrul Sağlam'la, Ömer Erdoğan'la, Ivankov'la, Ali Tandoğan'la ve diğerleriyle tanıştıktan sonra takımın inanılmaz yükselişe geçmesi...

- Dünkü 90 küsür dakikayla, maç öncesinde, maç sonrasında yaşadıklarımla ilgili şu an hiçbir şey yazacak halde değilim. Belki haftalar, belki aylar sonra yazarım... Daha önce 2006'daki Denizlispor maçıyla ilgili o anki duygu-düşüncelerimi yıllar sonra Ekşi Sözlük'te yazmıştım, üzerinden zaman geçmeden insan yazamıyor.

- Geçtiğimiz gün takımla ilgili yazdığım her şeyin arkasındayım. Daum kalmalıdır, diğer oyuncularla ilgili ne yazdıysam da fikrim dünkü maça göre değişmedi. Tekrar okumak isteyenler şuradan okuyabilir.

- Daum kalmalıdır diyorum, ama dün akşamdan sonra kalma ihtimali %1 bile değil bana göre. Hiç gönderilmesi düşünülmeyen futbolcular bile gönderilecektir takımdan. Ki bu da yanlış bence. Yanlış, tek maça göre hareket etmek. Ne yani, dün Güiza 2 gol daha atsaydı, %99 gönderilecekken takımda kalsın mı denilecekti?

- Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe Yönetim Kurulu derhal istifa etmelidir. Doğru olan budur. Bunu dememin sebebi şampiyonluğun gitmesi değil, zaten bir önceki maddeleri okuyan biri bunu anlar. Öyle olsa Daum da gitsin derdim. Ama "tek adam"lıkla yönetilen Fenerbahçe, Bursa'dan doğru dürüst haber alamıyorsa, anons yapılıyorsa ve üstüne bir daha tekrarlanıyorsa, insanlar sahaya inip çılgınlar gibi seviniyorsa, suçlu anonsu yapan kişi değildir. Aziz Yıldırım'dır. Dün statta olmayanlar "saçmaladığımı" düşünebilirler ama eminim ki dün statta olan, Fenerbahçe'yi az da olsa seven herkes benim gibi düşünüyordur.

- Umarım Aziz Yıldırım istifa ederek, türlü yıldızları Kadıköy'e getirerek, yine kendince Fenerbahçelileri uyutmaz. Yetti artık, Aziz Yıldırım'ı sevenler bile artık bu numaraları yemiyor.

- "Aziz Yıldırım Fenerbahçe'yi canından çok seviyor, sabah akşam takımın başarısı için çalışıyor, neden istifa etsin ki, onun ne suçu var?" diyenlere söyleyecek tek lafım da, bu kadar seviyorsa, Fenerbahçe'nin ve milyonlarca taraftarın iyiliği için bu sefer bir daha geri dönmemek üzere istifa eder.

Söyleyeceklerim bu kadar. Dün anons rezaleti yüzünden binlerce insanın sahaya inerek sevinmesi, yıllardır gördüğüm en büyük rezaletlerden biriydi. Rakip takım taraftarlarının da alay etmesi kadar doğal bir şey yok. Allah'tan bizim Mehmet Abi'yi aramıştım da bir de o acıyı yaşamadım...

16 Mayıs 2010 Pazar

Gordan Girdi


Bana Türk spor basınının klişe başlıklarından birini attırdığı için Giricek'i tebrik ediyorum. Kimine göre 4, kimine göre 5 milyon euro biz Fenerbahçelilere girdi. Bundan sonra ne desek boş...

Reklam Yıldızı Yılmaz Hoca

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Final Maçları Öncesi


Yarın akşamki bütün sezonun kaderini belirleyecek maçların başlamasına 22 saatten az bir süre kaldı. Son bir şey yazayım dedim maçlardan önce.

Kabul edilmesi gereken bir şey var ki, bu sezon Bursaspor ve Fenerbahçe rakiplerinden ayrıldı. Şampiyonluğu diğer 16 takıma göre çok daha fazla hakettiler. Yarın Fenerbahçe şampiyon olursa Bursaspor daha mı az haketmiş olacak? Tabii ki hayır. Hatta tam tersi, son haftalarda da söylediğim gibi şampiyon olsak bile bütçelere baktığımızda Bursaspor çok büyük iş başarmıştır ve ligin en başarılı takımıdır.

Trabzonspor'un ligde bir amacı kalmamasından dolayı "Fenerbahçe son hafta evinde kesinlikle şampiyonluğu vermez" denilse de, yarın statta bulunacak 50 bin taraftara büyük iş düşüyor. Şampiyonluk maçında şenlik havası olması doğal, ama unutmayalım ki 2 aydan uzun bir süredir bu takım sadece Trabzonspor'dan gol yedi, hem de 3 tane. Gol atsak dahi maçı kazandık, şampiyon olduk havasına girmemeliyiz. Bu sezonki Lille maçı, yine daha önce mucize gerçekleşen Türkiye-Hırvatistan ve Bayern Münih-Manchester maçları... Maç 90 dakika denir ya, yarın belki de konfeti vs. yüzünden 100 dakikayı geçecek -hiç istemesem de- 2006'daki gibi. Hakem bitiş düdüğünü çalana dek, geriye düşsek dahi desteği kesmemeliyiz.

Ayrıca yine daha önce söylediğim gibi, yarın şampiyon olamazsak 2006'dakinin 5'te 1'i kadar üzülmem. Rakibimiz Galatasaray veya Beşiktaş değil, o zamanki gibi 90 gol atmadık, 80 puan üzerinde puan toplamadık vs. vs... Tabii bir de 2006'daki yıkım ben ve milyonlarca Fenerbahçeli için ilkti, yine aynı durum yaşansa bile o kadar koymaz adama...

Benim Alex'e, Volkan'a, Gökhan Gönül'e, Emre'ye, Lugano'ya ve ekibin geri kalan bölümüne güvenim tam, inşallah yine panik yapmadan sakin oynayıp maçı kazanacağız. Maçtan sonra görüşmek üzere..

Kral

Gelmez Olaydın


Şimdi oynuyor olsa Ekşi Sözlük'te onun için 1.000'den fazla entry yazılırdı ama sadece 9 tane entry var...

"Zeynep Değirmencioğlu Sırada Bekledi"


Bilindiği gibi bizim Trabzonspor maçı biletleri perşembe sabahı saat 10'da satışa çıktı. İlginin üst düzey olacağı, biletlerin birkaç saat içinde biteceği açıktı. Fakat internet üzerinden de alınabiliyor biletler. Bunu bilmeyen kalmamıştır herhalde. Deplasman tribünü biletleri olsa, internetten satışa çıkmasa, sıraya girip almayı anlarım da... Basında haberler çıktı, "Kulüp müdürümüz Serkan Acar'ın eşi Zeynep Değirmencioğlu ve çocukları, ayrıca Disiplin Kurulu Üyesi Ahmet Baltacı, Dereağzı Satın Alma Müdürü Mehmet Bostancı gibi isimler de bilet kuyruğunda bekledi." Böyle yazılınca, böyle önemli isimlerin de sırada beklemesi medenice bir davranış olarak görülüyor, gerçekten çok güzel. Cumhurbaşkanı'nın bir yerde sıra beklemesi nasıl olay oluyorsa, bu da konuşulur, normal. Ama  dediğim gibi biletlerin internetten rahatlıkla alınabildiği bir ortamda bu kadar insanın o sıcakta sırada beklemesi saçmalık. Dolayısıyla da sonra bunun haber yapılması. Ercan Güven durumu bilmiyor belki, bunun konuyla ilgili güzel bir yazı yazmış. Gerçi Biletix son zamanlarda sapıtmaya başladı, 10:00'da satışa çıkan bileti uzun süre uğraşarak 11:35 gibi anca alabildim ama hala binlerce bilet vardı kale arkaları da dahil olmak üzere.

Özet olarak, biletler internetten satılmasa Zeynep Değirmencioğlu gibi ünlü insanların kuyruğa girmesi çok güzel bir olay, haber değeri de taşıyor. Ama 2 tıkla kolaylıkla bilet alınabilen 2010 yılında, bu konunun abartılması, bütün haber bültenlerinde gösterilmesi bana biraz tuhaf geldi. Siz ne dersiniz bilemiyorum...

14 Mayıs 2010 Cuma

Hiddink Kadroyu Açıkladı


A Milli Takımımızın ABD kampı kadrosu biraz önce açıklandı. Ben en çok Ömer Erdoğan'ın davet edilmemesine şaşırdım. Ömer'i yaşı yüzünden çağırmamışlardır belki ama kadrodaki bazı isimlere bakınca Ömer'e çok büyük haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Yılın en başarılı Türk stoperiydi bana göre. Aurelio maçları devam ettiği için, Gökhan Gönül, Özer, Mevlüt ve Hakan Balta da sakatlıkları yüzünden kadroda yok. Emre Aşık ve Okan Buruk da jübile için çağrılmışlar.

Kaleciler: Volkan Demirel, Sinan Bolat, Onur Recep Kıvrak

Defans: Sabri, Emre Aşık, Mehmet Topuz, Gökhan Zan, İbrahim Toraman, Emre Güngör, Servet, Ceyhun Gülselam, Caner, Çağlar, İsmail Köybaşı

Orta Saha: Hamit, Colin Kazım, Volkan Şen, Mehmet Topal, Okan Buruk, Selçuk Şahin, Necip, Emre Belözoğlu, Nuri, Selçuk İnan, Arda, Ozan İpek, Sezer Öztürk

Forvet: Turgay, Tuncay, Semih, Halil, Sercan, Nihat

2. Lig'de Son Hafta Heyecanı


Ligler birer birer sona eriyor, 2. Lig B Kategorisi'nde de sona gelindi, bu hafta son karşılaşmalar oynanacak. Eyüpspor çok kötü başlayan bir sezonun ardından Hamza Hamzaoğlu'nun gelmesiyle birlikte büyük çıkışa geçti ve üst sıralara tırmandı. Bazı haftalar kritik puan kayıpları yaşanmasaydı şu anda play-off oynamamız garantiydi ama buna da şükür diyorum ben, play-off oynayamasak bile Hamza Hoca kesinlikle kalmalı. Son haftaya lider Konya Şeker'in 1 puan gerisinde giriyoruz. Onların olası beraberliğinde, kazanmamız halinde play-off oynayacağız. Fakat işimiz gerçekten zor. Konya Şeker sahasında Alanya ile oynayacak, biz deplasmanda Fethiye ile. Ben Şeker'in final maçında puan kaybedeceğine ihtimal vermiyorum ama futbol bu, umut işte...

Düşenleri-çıkanları da toptan yazayım tüm gruplarda. Yükselme Grubu'nda Akhisar ve Güngören Belediye açık ara ilk 2'deler ve Bank Asya'ya yükseldiler. Türk Telekom, Tokat ve İskenderun Demir Çelik de play-off'u garantilediler. Yükselme Grubu'da play-off oynayacak son takım da kritik Çorum-Göztepe maçının ardından belirlenecek. İki ekibin arasında 3 puan var ve ilk maçı Çorum deplasmanda 2-0 kazanmış. Bu durumda Göztepe'nin Çorum'u deplasmanda 2-0 yenmesi yetiyor çünkü genel averajda üstünlük sağlamış olacaklar.

1. Klasman Grubu'nda Tavşanlı Linyitspor ilk sırayı garantiledi. Klasman Grupları'ndan 3'er takım düşüyor, Zeytinburnu ve Beykoz düştüler. Düşecek 3. takım ise bu hafta belli olacak. Sakarya'nın 47, Bozüyük'ün 46, Yalova'nın 44 puanı var. Bozüyük evinde düşen Zeytinburnu ile oynayacak, Yalova ise deplasmanda Sakarya ile. Bu hafta Yalova-Bozüyük maçı vardı ve 0-0 sonuçlandı. Yalova deplasmanda Sakarya'yı yenerse ligde kalacak ikili averajda üstün olacağı için.

2. Grup'ta yani Eyüpspor'un grubunda ilk sıra mücadelesini yazdım, altta ise yılların İstanbulspor'u ve Denizli Bld. düştüler. Düşecek son takım bu hafta belli oluyor bu grupta da, Alanya'nın 43, Tepecik Belediyesi'nin 41 puanı var. Tepecik deplasmanda ligde kalmayı garantileyen Turgutlu ile oynayacak. Alanya da deplasmanda lider Konya Şeker'le. Zaten umutlanmamın sebebi Konya Şeker'in iddiası olan bir takımla oynaması.

3. Grup'ta işler daha da karışık. Karadeniz Trabzonspor ilk sırayı garantiledi ama alt sıralarda büyük çekişme yaşanıyor. Ligden çekilen Erzurumspor dışında iki takım daha düşüyor, düşenlerden biri Kırşehir. 3. takım ise bu hafta belli olacak ve tam 3 takım düşmemek için mücadele veriyor. Çankırı Belediye'nin 52, Ofspor'un 51, Kars ve Pursaklar'ın ise 50 puanı var. Pursaklar ve Kars birbirleriyle mücadele edecek. Ofspor da Çankırı ile. Bu heyecana yürek dayanmaz. :)

4. Grup'a gelecek olursam.. Adanademirspor play-off'u garantiledi. Düşen ilk 2 takım Malatyaspor ve Kahramanmaraşspor. Son takım bu hafta belli oluyor, adaylar Elazığ ve Diyarbakır Diskispor. Elazığ'ın 42, rakibinin 40 puanı var. Diyarbakır ekibi haftalar önce düşen Malatya ile deplasmanda oynayacak, kazanacaklardır maçı. Elazığ ise iddiası kalmayan fakat daha güçlü Tarsus İdman Yurdu ile (o da deplasmanda oynuyor)..

Hacettepe, Dardanelspor ve Kocaelispor'un önümüzdeki sezon bu ligde mücadele edeceğini hatırlatarak postu sonlandırayım..

Yorumsuz

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Diana Taurasi


Bayan basketboluyla son yıllarda hiç ilgilenmiyorum, Fenerbahçe'nin kadrosundan bile 6-7 kişi zor sayarım. Diana Taurasi ismini ise birkaç yıl önce duymuştum ama yolda görsem tanımayacağım, o kim diye sorsalar hakkında 30 saniye bile konuşamayacağım biriydi benim için. Transfer etmişiz, yakından takip eden varsa beni de bilgilendirir belki hem. :) Resmi sitede yazılanlar şuradan okunabilir...

Balázs Dzsudzsák


Son günlerde basında Dzsudzsak'ın Fenerbahçe'ye transfer olacağı söylentileri çıktı. Ben buna ihtimal vermesem de -bizim yöneticilerin Güney Amerikalı hastalığından dolayı- bir yandan da transfer gerçekleşirse gayet memnun olacağımı söylemeliyim. Onu ilk olarak 16 Ağustos 2009'da oynanan PSV-Ajax maçında izlemiştim, o zaman not düşmüşüm hem Ekşi Sözlük'e, hem de blog'a. Sonraki aylarda 90 dakika hiç izlemedim ama bir kere hafızaya almıştım, imkan buldukça özetlerden takip ettim. Elbette Hollanda'da yaşayanlar veya PSV'yi tutanlar çok daha iyi tanıyorlardır onu ama benim daha o gün gözüme girmişti, ayrıca Roberto Carlos frikiği atmıştı. Güney Amerikalılardan bıkan bir Fenerbahçe taraftarı olmam da Dzsudzsak transferine daha sıcak bakmamı sağlıyor. Fakat geçtiğimiz gün bir sitede de "Dentinho" ile ilgili bir haber okumuştum, devre arası anlaşıldığı yazıyordu Fenerbahçe'yle. Resmi sitede de her iki futbolcu için yalanlama olmadı. Bekleyip göreceğiz kim gelecek, kim gidecek.. Şampiyonlar Ligi'nde en azından gruptan çıkmayı hedefliyorsak kadroya 2-3 önemli takviye yapmalıyız.

2009/10 Sezonu Futbol Takımı Değerlendirmesi


Son maçta alınacak 3 puana göre gelecek şampiyonluk benim takım hakkımdaki fikirlerimi değiştirmeyecek. Diyelim ki, Trabzonspor önünde 1-0 galibiz, sonra da 85'te gol yedik Lille maçında olduğu gibi. 5 dakika ve 1 gol yüzünden bütün takım başarılıyken birden bire başarısız mı olacak? Dolayısıyla şimdiden oyuncular ve Daum hakkımdaki görüşümü yazmak istiyorum, geçen sezon da Nisan sonunda yazmıştım.

Volkan Demirel: Bu sezon birkaç maç haricinde -ilk yarıdaki Kasımpaşa maçı örneğin- Volkan'ın performansı inanılmazdı. Takım son maça 1 puan önde giriyorsa, kuşkusuz en büyük paya sahip 4-5 insandan biri Volkan Demirel'dir. Galatasaray maçında son dakikada yaptığı müthiş kurtarış, ardından Bobo'nun penaltısını kurtarması, en kritik anları 0 kayıpla atlatmamızı sağladı. Benim küçüklüğümden beri zaten Fenerbahçe'nin sıkıntı çekmediği tek bölge kale. Önce Engin, sonra Rüştü ve şimdi de Volkan.

Volkan Babacan: Bu sezon Büyük Volkan'ın hiç sakatlanmaması ve cezalı duruma düşmemesi sebebiyle neredeyse hiç şans bulamadı. Sadece 2 Türkiye Kupası maçında oynadı. Geçen sezon tam 15 maçta oynamıştı, Aragones üstelik bütün Türkiye Kupası maçlarında onu oynatmıştı. Yönetim, Aykut Kocaman ve Daum ileride onun Fenerbahçe kalesine geçeceğini düşünüyorlarsa, Turkcell Süper Lig'de bir kulübe kiralamaları lazım önümüzdeki sezon. Genç kalecilerin kulübede çürümesine karşıyım, Rüştü de Volkan da hep yedek kalsalardı bugünlere gelebilirler miydi? Aynı konuda Rijkaard'a da çok kızıyorum, Ufuk gibi genç bir kaleciyi transfer ediyor kulüp, sonra Leo Franco'nun ayrılması kesin olmasına rağmen yedek kulübesinde bile oturmuyor bu çocuk. Yurt dışındaki kulüplerde olduğu gibi, takımın 3 kalecisi varsa, 2 yedeğin biri 30 yaş üstü tecrübeli bir isim olmalı. Gökhan Tokgöz de bir numaralı adayımdır.

Mert Günok: Bu sezon iki maçta oynadı. İlki sezon öncesi oynanan Rizespor hazırlık maçıydı (yeni stad açılışı için yapılan maç). Diğeri de kupada Antalyaspor'a 4-3 yenildiğimiz.. Uzun uzadıya konuşmak zor onun için. Son 2 yılda Antalyaspor maçı dışında resmi bir maçta görev almadı.

Önder Turacı: Önder yıllar içinde Fenerbahçe'ye çok yararlı olan bir futbolcu. Hep hakkını vermişimdir, şans verilmediği zamanlarda da dile getirmişimdir. Ama bu sezon beni en çok hayal kırıklığına uğratan isimlerden biriydi. Gerek Milli Takım'da, gerek Fenerbahçe'de oynadığı maçlarda beklenileni veremedi. Lille maçında tribünde çokça "topu Önder'e vermeyin" diye bağırmak zorunda kaldım. Devre arasında yaşananlardan sonra da zaten pek şans bulamadı, Daum ihtiyaç olduğunda Bekir'e şans verdi onun yerine. Sezon sonunda direkt oynayabileceği bir kulübe transfer olması onun için de en iyisi olur.

Bekir İrtegün: Bekir'i Antep'te fazla izlemediğimden benim için kapalı kutuydu. Gökhan Gönül'ün yokluğunda sağ bek oynadığı zaman o da büyük hayal kırıklığı yarattı ama ne zaman stoperde şans bulsa gayet başarılı oldu. Lille maçı da bunlardan biri.. Kasımpaşa'ya attığı kritik gol de başarısının kaymağı oldu. Kesinlikle kalmalı, transfer döneminde ve kampta yaşanacaklara göre formayı kapabilir, hiç belli olmaz.

Deniz Barış: Yeri geldi sol bek, yeri geldi sağ açık oynadı. Maçlardan sonra gayet güzel konuşan nadir futbolculardan biri Deniz ve oyun bilgisini belli ediyor verdiği cevaplarda. Fakat artık ayrılık zamanı. Kalmasını isteyenler daha fazladır tahminim, ama 33'üne geldi, ne zamana kadar bizde oynayacak ha dostum? :)

Bilica: Yaptıklarıyla ve yapamadıklarıyla bu sezonun en büyük hayal kırıklıklarından. Yaptığı çirkef hareketleri geçtim, öyle kritik anlarda öyle büyük hatalar yaptı ki.. Üstelik biz ondan topu oyuna iyi soktuğu için ümitliyken, hafızamda dan dun vurduğu toplar kaldı... Geçtiğimiz sezon boyu onu öven Ömer Üründül'e selam edelim buradan. Yıldız olduğu Sivasspor'a geri dönsün bir zahmet. Eminim "Bilica-Lugano" ikilisini unutma, vefasızlık yapma diyenler de olacaktır, takım gol yemiyor, haklılar da ama ben de şunu sorarım bunu diyenlere... Fabio Luciano, Tomas, daha eskilerden Uche, Högh... Hatta Edu. Bilica'yı hangisine tercih edersiniz?

Diego Lugano: Lugano bu sezonun kahramanlarından biri tartışmasız. Bu takım haftalardır gol yemiyorsa, Lugano'yu da her yerinden öpmek lazım. :) Onu çokça eleştirmişimdir, ama eleştirirken zaten oyunculuğuna, kalitesine hiç laf söylemedim. Fikirlerim de hala geçerli. Sezon öncesi bütün Avrupa'yı dolaşıp, kampa katılmayıp, kimseyle anlaşamayınca kürkçü dükkanına geri dönmesi... Bir de gerçi son zamanlarda biraz düzeldi ama Lugano'nun oynadığı her maçta 10 kişi kalacağız diye içim içimi yiyor. Ruh sağlığı ortalama bir insandan çok ama çok uzak. Şakayla karışık söylediğim bir şey var, "Ünlü, trilyonlar kazanan bir futbolcu olmasaydı, şimdi bir hastahanede tedavi altında tutulacaktı büyük ihtimal..." Bana katılmayanlar da olabilir elbette, Lugano gibi futbolcuları çok ama çok sevenler de var, ama ben onlardan biri değilim. Daha vasat ama daha normal bir stoperi Lugano'ya tercih ederim.

Gökhan Gönül: Bu takımda 3 olmazsa olmazım var, Alex ve Volkan'la birlikte Gökhan Gönül. Sezona kötü başladı, herkesin kabul etmesi gereken bir gerçek bu ama sonradan toparladı ve aylardır çok iyi oynuyor. Hem de sakat olmasına rağmen fedakarlık yaparak... İnşallah bu yaz gerekli hazırlıkları yapar, sakatlığı tamamen atlatır ve 2008'deki gibi 2010/11 sezonu da onun sezonu olur. Yurt dışından iyi bir teklif gelse bile kesinlikle takımda tutulmalı ne olursa olsun.

Roberto Carlos: Gidiyor, gidecek derken gitti devre arasında Roberto Carlos... Sezon başında sakatlandı, sonra da 6 yabancı kontenjanı yüzünden bazı maçlarda yedek kaldı. Yararlı olduğu maçlar da oldu tabii ki, ama 37 yaşındaydı ve idare ediyordu. İleri gidince savunmaya dönmekte zorluk yaşıyordu. Kafasına da koyduğu için ülkesine dönmeyi, ayrılması iki taraf için de en iyisi oldu. Eksikliğini hisseden var mı?

Andre Santos: Garip bir futbolcu Andre Santos. Oynatsan bir türlü, oynatmasan bir türlü. Büyük maçlarda gayet iyi oynuyor, bazen de sahada yok. En azından sol beke geçtiğinden beri daha istikrarlı. Önümüzdeki sezon alınacak, yılda minimum 10 gol atan bir sol açıkla beraber rakiplerin sağ kanadını dağıtabilir. Bu arada Dunga tarafından beklendiği gibi Dünya Kupası kadrosuna seçilmedi.

Vederson: Benim ayrı sevdiğim bir futbolcu Vederson. Sezon başı onu Ertuğrul Sağlam istemişti Bursa'ya, Roberto Carlos'un sakatlanmasının ardından takımda kalmıştı. Kalması çok da iyi oldu ve sezon boyu bence gayet başarılıydı Vederson. Beklentilerle alakalı bu biraz da. Vederson'un maliyeti, kariyeri, kapasitesi ortada. Örneğin, yılda 2 milyon euro alsaydı, bonservisine 6-7 milyon euro verseydik, yazacağım şeyler çok farklı olurdu. Bu arada %90 Ankaragücü'ne transfer olacak, geçtiğimiz gün Melih Gökçek'in söylediğinden anladığım bu.

Abdulkadir Kayalı: Büyük umutlarla transfer edildi, Fenerbahçeliler gelecekte ondan çok şey bekliyor. Daum'un ona şans vermesini beklemek de büyük hayalcilik olurdu. Neredeyse 1 kez bile oynamadan devre arasında Büyükşehir Belediye'ye kiralık verildi. 11 maçta oynamış devre arasından beri, İBB'nin maçlarını takip eden blog okuyucusu varsa, onunla ilgili daha doğru bilgiler verebilir.

Cristian: Hayal kırıklığı yaşadım desem onunla ilgili yalan olur çünkü cidden transfer olduğunda hiç öyle büyük umutlara kapılmamıştım. Selçuk'un 1 üst seviyesi olsa yeterdi, bence o kadar bile oynayamadı sezon boyunca. Yarım Aurelio bile etmez yazmıştım Ekşi Sözlük'e aylar önce, hala da aynı şeyi düşünüyorum. Yokluğunda Selçuk oynadı, Cristian'ı arayan oldu mu? Evet diyeceklerin yüzdesi çok düşüktür. Bana kalsa gönderirim ama çok büyük ihtimal takımda kalır. Menajerine "gitmek istiyorum" dediği gibi haberler çıktı basında, inşallah doğrudur.

Selçuk Şahin: Sırf Selçuk, Deniz değil, çok özel 1-2 oyuncu haricinde futbolcuların çok uzun yıllar aynı kulüpte oynamasına karşıyım. Taraftar sıkılıyor, oyuncu sıkılıyor. Yenilik iyidir. Bunu niye yazdım, ben olsam Selçuk'u gönderirdim ama Cristian'ın yokluğunda oynadığı futbolla kalmayı fazlasıyla haketti, ayrıca ekstra bir prim bile alabilir. Böyle oynamaya devam ederse yeniden Milli Takım'a bile dönebilir, en azından kadroda yer alır.

Emre Belözoğlu: Türkiye'de onun mevkisinde oynayıp da onun yaptıklarının yarısını bile yapabilen tek adam yok... Volkan'ı, Lugano'yu o kadar övdüm ama Emre'nin yaptıkları çok daha önemliydi. Emre geçen seneki Emre olsaydı, yine sık sık sakatlansaydı, net söylüyorum şu an ilk 2'de değildik (tabii başka bir transfer yapılmadığını varsayıyorum). Yılın oyuncusu ödülü olsaydı yurt dışında verilenler gibi, oyum kesinlikle Emre'yeydi. Tüm yaptıkların için teşekkürler. Şampiyon olamasak bile...

Onun da tek sorunu Lugano gibi saha içinde kendine hakim olamaması. Net söylediğim bir şey var, hakem olsam her maç en az sarı kart gösteririm Emre'ye. Saha dışında bu kadar neşeli, efendi bir insan sahada nasıl canavara dönüşüyor anlayamıyorum. Kendini biraz kontrol etmeyi başarabilirse -ki bu psikolog vs. yardımıyla olabilir- en az 2-3 yıl daha bu ligin en iyilerinden olur.

Ali Bilgin: Antalyaspor'da yıldızlaştıktan sonra bize transfer olduğunda, çok şeyler beklemesem de, bu hallere düşeceği aklımın ucundan bile geçmiyordu. Adam "hiçbir şey" vermedi Fenerbahçe'ye ve yattığı yerden milyarlar kazandı. Neden gönderilmedi, anlamak da zor. Önemli sakatlık yaşadı birkaç ay önce, geçmiş olsun ama sakatlanmadan önce de ortada yoktu. Fenerbahçe'den ayrılıp orta düzey bir Süper Lig takımına transfer olduğunda neler yapar çok merak ediyorum...


Uğur Boral: Benim sevdiğim ve beğendiğim futbolculardan biridir Uğur Boral. Onun gibi bir futbolcuya Fenerbahçe'nin her zaman ihtiyacı vardır. Tam şans bulmaya başladığı, kendini gösterdiği anda çok önemli bir sakatlık yaşadı... Nasıl üzüldüğümü anlatamam, o gün stattaydım. Yaş ilerledikçe böyle sakatlıklardan sonra geriye dönmek çok daha zor oluyor, bakalım sakatlığını atlatınca neler yapabilecek? Her zaman yanındayım Uğur'un.

Özer Hurmacı: O da bilindiği gibi Ankaraspor'un yıldızıyken büyük umutlarla transfer oldu ve geçirdiği sakatlık yüzünden uzun süre sahalardan uzak kaldı. Daum da tam anlamıyla düzelene kadar şans vermedi ona. Kazım ve R. Carlos'un ayrılmasıyla şans bulmaya başladı ve bir süre sonra da 4-4-1-1'in sol önü onun oldu. Özer'in sezon genelindeki performansından memnun olan Fenerbahçeli olduğunu sanmıyorum. Son 3-4 haftada ofansif anlamda daha iyi şeyler yapıyor ama yeterli değil. Kezman'ın PSV günlerinde klasik bir adam geçme hareketi vardı, ağır sakatlık geçirdikten sonra onu yapamamaya başladı. Özer de geçemiyor, yeteneklerini sergileyemiyor. Önemli bir ofansif oyuncuyken, daha düz bir adama dönüştü, 4-4-1-1'de. Artık tek dileğim önümüzdeki yılın Özer'in yılı olması... Fenerbahçe'de beklentileri karşılamaya başlasın da, Milli Takım'ı, Arda karşılaştırmalarını sonra düşünürüz (Bunu Özer'i hep Arda'yla karşılaştırıyorlar diye yazdım. Şu anki Özer'i, Fenerbahçeliler kusura bakmasın ama Arda'yla karşılaştıramam).

Colin Kazım: Sezona iyi başladı, Daum ona güveniyordu ve her maç ilk 11'de oynatıyordu. Goller de attı ama işte malum olaylardan dolayı Fenerbahçe'den ayrıldı. Ben ayrılmasına karşı değildim, takım düzelecekse 2-3 adam haricinde herkes gönderilebilir. Sonuçta Yönetim, Aykut Kocaman ve Daum bu takımın iyiliğini istiyorlar. Ama Colin Kazım gibi tipik bir sağ açığa çok ihtiyacımız oldu 2. yarı. Yönetimin de en büyük hatası düşük maliyetli, bir hedefi olan bir yabancı almamaktı onun ayrılmasından sonra 8. yabancı olarak. Kiralanabilirdi Galatasaray'ın transferleri gibi bir oyuncu. Önümüzdeki sezon dönecek mi bilmiyorum, onun gibi gamsız futbolculardan hiç hazetmem ama aklı başına gelirse gayet yararlı olur, uzun yıllar da bu formayı giyer.

Deivid: 2008'de çok ağır bir sakatlık yaşadı, ondan sonra toparlanması, bizi Avrupa'da taşıyan Deivid olması zordu. Ama yine iyi kötü oynar diye tahmin ediyordum. İyileştikten sonra da sık sık sakatlandı, tam manasıyla da bizlere açıklanmadı sakatlığı. Tam düzeldi dendi, bir baktık yine yok. Sezon öncesi bize çok puan kazandırır diye düşünüyordum şans bulduğunda ama olmadı... Önümüzdeki sezon da böyle olacaksa, tüm yaptıkları için teşekkür edilip vedalaşılmalı. Sağlam bir Deivid'in ise +2'de her zaman yeri hazır.

Mehmet Topuz: Evet, geldik sezonun en büyük hayal kırıklığına. Türkiye'de bu sezon çok şey beklenen ve hayal kırıklığı yaratan futbolcuların listesi yapılsa, Elano, Mehmet Topuz, Nihat ve Tabata ilk 4'te yer alır herhalde. Sen o kadar uğraş et, Beşiktaş'la gerginlik yaşa, taraftarı ikiye böl...

Kayserispor'daki Mehmet Topuz'u çok beğenirdim, ama ofansif anlamda Kayseri'de yaptıklarının 5'te 1'ini yapamadı İstanbul'da. O da 4-4-1-1'de Özer gibi sıradan bir futbolcuya dönüştü. Daha da kötüsü, çizgiye inmek yerine hep orta bölgeye girdi ve çoğu zaman oyunu açamadık. Defansif anlamda yararına diyecek bir şeyim yok, zaten onun yerinde defansa yardım etmeyen Kazım olsaydı, daha farklı bir takım olurduk ve böyle haftalarca gol yemeyen bir takım oluşturamazdık. Büyük hayal kırıklığı yaratan Mehmet Topuz, yazın yapılacak transferlerden sonra ilk 11'de şans bulamayabilir kendine. Tam tersine büyük patlama da yapabilir, bekleyeceğiz...

Alex: Onunla ilgili en ufak bir kuşkum yoktu, sezon öncesi Ekşi Sözlük'e, "Turkcell Süper Lig, yine Alex ve diğerleri olarak geçecek" demiştim, farklı bir sezon yaşamadık. Attığı kritik, bizi ipten alan gollerin haddi hesabı yok. Fazla konuşmaya gerek yok onunla ilgili.

Semih Şentürk: Geçtiğimiz gün yazmıştım Semih hakkında, yeniden yazıp kendimi tekrar etmenin anlamı yok. Şuradan okunabilir...

Gökhan Ünal: Manisaspor'a son dakikada attığı golün önemi şimdi çok daha iyi anlaşılıyor. Zaman zaman şans bulduğunda da kötü oynamadı. Semih ve Güiza'nın ayrılacağını düşünüyorum, yeni alınacak santrforla uyumu önemli önümüzdeki sezon. Bir de Necati alınacak deniyor, ilginç bir ileri ucumuz olacak...

Daniel Güiza: Yazılarımı okuyanlar bilir, Güiza'ya benim kadar destek veren insan sayısı ülke genelinde bile çok azdır. Her şey gol atmak değil, Umut Bulut'u da beğenirim ben aynı şekilde. Ama işte belli bir aşamadan sonra sırf mücadele yetmiyor. Fenerbahçe zaten bu kadar az gol atarken, yapılacak en mantıklı şeylerden biri Güiza'yı gönderip yeni bir golcü transfer etmek. Bu sezon sonu ayrılırsa, yıllar sonra "gayet iyi mücadele eden, takıma faydalı fakat inanılmaz goller kaçıran bir futbolcu" olarak hatırlayacağım onu. Fenerbahçe 75 gol civarı atsaydı, Güiza bu oyunla takımda kalabilirdi, yine çift santrfor oynasaydık başımın üstünde yeri var ama olmuyor, olmuyor, olmuyor... Onun yerine adayım Benfica'dan Oscar Cardozo. Kral olduğu Mallorca çok iyi giderken geri dönsün İspanya'ya.

Christoph Daum: Daum'la da ilgili ayrı bir yazı yazarım elbette ama kısaca görüşümü belirteyim. Daum bu sezon yaptıklarıyla Fenerbahçe'nin başında kalmayı haketmiştir ve başarılıdır. Göze hoş gelen futbol oynatmadığı, savunmaya önem verdiği, 1-0'a yattığı doğrudur. Bu benim de en sevmediğim anlayış. Ama unutmayalım ki bu takıma 90 gol attıran hoca da Daum. Bu sezon eldeki oyuncuların yapısı yüzünden, takım da kötü gittiği için böyle bir anlayışa döndü. Ama önümüzdeki sezon da yine 1-0'a yatarsa, en büyük muhalifi ben olurum. Koca yazı iyi değerlendirsin, transferleri doğru yapsın ki sonradan "kadrom yetersizdi, böyle oynamak zorunda kalıyorum" demesin. Tabii tüm bunları Daum'un kalacağını düşünerek yazıyorum. Gönderilir ve yerine gelen hoca da başarısız olursa, yönetim bunun hesabını kimseye veremez.

Maradona ve Dunga da Kadroları Açıkladı


Dünya Kupası kadrolarını açıklamaya devam ediyor teknik adamlar. Son değişiklikler 1 Haziran'da olacak, bunu da belirtmek gerekir. Maradona 30 kişilik bir kadro açıkladı, kadroda efsane Zanetti ve Cambiasso'nun olmaması insanları en çok şaşırtan hadise. Hücum hattından da eve kim dönerse yazık olacak bence.

Kaleciler: Sergio Romero (AZ Alkmaar), Mariano Andujar (Catania), Diego Pozo (Colon)

Defans: Nicolas Otamendi (Velez Sarsfield), Martin Demichelis (Bayern Munich), Walter Samuel (Inter Milan), Gabriel Heinze (Marseille), Nicolas Burdisso (AS Roma), Fabricio Coloccini (Newcastle), Ariel Garce (Colon), Juan Insaurralde (Newell's Old Boys), Clemente Rodriguez (Estudiantes)

Orta saha: Jonas Gutierrez (Newcastle), Juan Sebastian Veron (Estudiantes), Jose Sosa (Estudiantes), Javier Mascherano (Liverpool), Angel Di Maria (Benfica), Javier Pastore (Palermo), Sebastian Blanco (Lanus), Maxi Rodriguez (Liverpool), Juan Mercier (Argentinos), Jesus Datolo (Olimpiakos), Mario Bolatti (Fiorentina)

Forvet: Lionel Messi (Barcelona), Gonzalo Higuain (Real Madrid), Carlos Tevez (Manchester City), Diego Milito (Inter Milan), Sergio Aguero (Atletico Madrid), Martin Palermo (Boca Juniors), Ezequiel Lavezzi (Napoli).


Brezilya'ya gelirsek... Dunga kendine göre doğru bir kadro oluşturmuş. Bu takımla çok başarılı da olabilir, sonuçta Kaka, Robinho, Luis Fabiano gibi çok önemli isimler var. Ama özellikle Ronaldinho, Diego ve Pato üçlüsünün kadroda olmaması beni çok üzdü. İnşallah bütün maçlarda 5 yiyerek ilk turda elenirler. Başarılı olacaklarsa da bana göre takımın yıldızı Julio Cesar olacak. 

Kaleciler: Julio Cesar (Inter Milan), Doni (AS Roma), Gomes (Tottenham Hotspur)

Defans: Maicon (Inter Milan), Daniel Alves (Barcelona), Michel Bastos (Olympique Lyon), Gilberto (Cruzeiro), Lucio (Inter Milan), Juan (AS Roma), Luisao (Benfica), Thiago Silva (AC Milan)

Orta Saha: Gilberto Silva (Panathinaikos), Felipe Melo (Juventus), Ramires (Benfica), Elano (Galatasaray), Kaka (RealMadrid), Julio Baptista (Roma), Kleberson (Flamengo), Josue (VfL Wolfsburg).

Forvet:  Forwards: Robinho (Santos), Luis Fabiano (Sevilla), Nilmar (Villarreal), Grafite (VfL Wolfsburg).

11 Mayıs 2010 Salı

Güiza Kadroda


Del Bosque 30 kişilik Dünya Kupası kadrosunu açıkladı, Güiza da beklendiği gibi kadroda. Ama asıl önemli olan ilk 23'e kalıp kalamayacağı. Kadroda 5 kaleci olduğu düşünüldüğünde, kaleciler harici elenecek 5 futbolcu arasına girmemesi gerekiyor Güiza'nın. Turnuvaya yetişip yetişemeyecekleri tam olarak belli olmayan önemli yıldızlar da var ve Del Bosque onları da kadroya dahil etti. Sakat futbolculardan bazıları yetişemezse Güiza kesin ilk 23'te olur ama şu an için %50-50 diyorum. Bekleyip göreceğiz. Fifa.com'daki yazı buradan okunabilir.

Goalkeepers: Iker Casillas (Real Madrid), David De Gea (Atletico Madrid), Diego Lopez (Villarreal), Jose Reina (Liverpool) Victor Valdes (Barcelona).

Defenders: Raul Albiol (Real Madrid), Alvaro Arbeloa (Real Madrid) Cesar Azpilicueta (Osasuna), Joan Capdevila (Villarreal), Carlos Marchena (Valencia), Gerard Pique (Barcelona), Carles Puyol (Barcelona), Sergio Ramos (Real Madrid).

Midfielders: Xabi Alonso (Real Madrid), Sergi Busquets (Barcelona), Cesc Fabregas (Arsenal), Andres Iniesta (Barcelona), Javi Martinez (Athletic Bilbao) Marcos Senna (Villarreal), David Silva (Valencia), Xavi (Barcelona).

Forwards: Santi Cazorla (Villarreal), Jesus Navas (Sevilla), Juan Manuel Mata (Valencia) Pedro Rodriguez (Barcelona), Dani Guiza (Fenerbache) Fernando Llorente (Athletic Bilbao), Alvaro Negredo (Sevilla), Fernando Torres (Liverpool FC) and David Villa (Valencia).

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Out of the Past


Bundan sonra ara ara sevdiğim fakat ülkemizde pek popüler olmayan filmleri blog'da not düşeceğim, belki canı sıkılan birkaç kişinin işine yarar. Bir film noir hastası olarak, Out of the Past'ı da çok severim, çevremde bu filmi neredeyse hiç kimse izlemediği için ilk onu yazayım dedim, izleyip de beğenmeyen olursa konuşuruz. :) Zamanında Ekşi Sözlük'te filmle ilgili bir şeyler yazmıştım (spoiler'lı ha, küfretmeyin direkt okuyup).

Oscar Cardozo


Transfer döneminde Fenerbahçe'ye özel olarak istediğim tek adam. Stopere ve sol açığa da bir isim alınacağını düşünüyorum ama Oscar Cardozo gibi bir santrfor bu takımın en büyük ihtiyacı. Oynadığı 28 maçta attığı 24 golle Portekiz'de gol kralı olduğunu ve takımın şampiyonluğunda çok büyük payı olduğunu da belirteyim. UEFA Avrupa Ligi'nde de toplamda 12 maçta 9 golü var.