27 Nisan 2010 Salı

Krallar



Yanlış hatırlamıyorsam geçtiğimiz aylarda blog'da yine değinmiştim gol krallığı konusuna... Son yıllarda değerini yitirdi gol krallıkları. Eskiden ayrı bir heyecanı olurdu. Tamam, Makukula koptu bu sene ama 3 golcü yarışsaydı bu tarz röportajlar yapılır mıydı sizce onlarla?

Fotoğraflar 29 Nisan 1992 tarihine ait. Aykut ve Tanju Fenerbahçe'de oynuyor, Feyyaz Beşiktaş'ta. O hafta itibari ile Aykut'un 20, Tanju ve Feyyaz'ın 19 golü var. Ligin bitimine de 3 hafta kalmış. 3 golcünün açıklamaları şu şekilde,

Aykut: "Tanju duran toplardan, arkaya düşen ortalardan gol bulabiliyor. Ben genelde hareketli pozisyonlarda golü atıyorum. Tanju ile paylaşmadığımız bir şey yok. Herkes kendi golünü atıyor. Krallık bizde kalır."

Tanju: "Feyyaz da, Aykut da büyük yetenekler. Takım baskılı oynadıkça ben daha fazla gol atacağıma inanıyorum. Her maçta gol için oynayacağız. Krallık bu takımda kalacak. Ya Aykut, ya ben. Feyyaz'ın işi zor."

Feyyaz: "Biz ligi yenilmeden bitirmek istiyoruz. Bir galibiyete ihtiyacımız var ve moral olarak iyiyiz. Ligin bitimine kadar en az 6 gol daha atacağıma inanıyorum. Yani 25 golü geçerim. Ama şampiyonluk daha önemli."

Sezon sonunda ne mi oluyor? Beşiktaş art arda 3. şampiyonluğunu kazanırken, gol kralı 25 golle Aykut Kocaman oluyor. Onu 23 golle Tanju, 19 golle Feyyaz, 18 golle Hami takip ediyor. Sondan bir önceki hafta Aykut attığı 4 golle büyük avantaj yakalarken, Tanju son hafta attığı 3 gole rağmen Aykut'a yetişememiş.

Tanju'nun 5, Aykut'un 3, Feyyaz'ın da 1 kez gol kralı olduğunu hatırlatıp post'u sonlandırayım...

26 Nisan 2010 Pazartesi

"Çakar: Genç Doktor, Olgun Hakem"


28 Kasım 1989 tarihli Milliyet Gazetesi'nde Ahmet Çakar'la röportaj yapılmış. Çok fazla vaktimi alsa da, bütün röportajı blog'a aktardım ki herkes okusun. Şöyle başlıyor;

Ne zor bir iştir şu hakemlik. Bir hata yaptı mı, aman Allah'ım, "Vur abalıya" örneği. "Kara gömlekli katil", "Bu hakemlerle bu lig bitmez", "Yaktı takımı"... Türk futboluna hakem kazandırmak da kolay bir iş değildir kuşkusuz. Şöyle Türk hakemliğinin geçmişinde bir gezinti yapacak olursak, bu alanda başarılı olmuş Sulhi Garan, Şazi Tezcan, Doğan Babacan, Hilmi Ok ve Ertuğrul Dilek gibi isim bırakmış ustaları hatırlarız... Bir de bugüne bakalım... Erman Toroğlu, İhsan Türe, Sadık Deda, Hasan Ceylan ve Yusuf Namoğlu... Hepsi de bugünün parmakla sayılabilecek isimleri... Bu cesur ve yerinde karar verebilen hakemlerimize bir yenisi daha eklendi, Ahmet Çakar... FIFA kokartına aday ve Türkiye'nin bu dalda en genç hakemi. Eski ünlü hakem Mustafa Çakar'ın oğlu. Geçtiğimiz hafta oynanan Galatasaray-Konyaspor maçındaki yönetimiyle bir anda spor kamuoyunun dikkatlerini üzerinde topladı Çakar. Ahmet Çakar, hep babasının izinde. Babası gibi hem doktor, hem hakem. Üç yabancı dil bilen, bekar, 27 yaşındaki başarılı hakem Ahmet Çakar'la birlikte olduk. Çakar'ın bu başarılı çıkışı nereden geliyordu? İyi bir hakemin maçlara nasıl hazırlanması gerekiyordu? Çakar'la "dobra-dobra" konuştuk. O da çekinmeden sorularımıza yanıt verdi.

- Sayın Çakar, doktorluğunuzun yanı sıra, bu dalı seçerken babanızın baskısı oldu mu?

- Kesinlikle hayır. Ancak küçüklüğümde babamın katıldığı hakem toplantılarının en yakın izleyicisiydim. 19 yaşımda hakemliğe başladım. 3 yıldır da (A) klasmanında maçlar yönetiyorum. Hakemliğe geçişim tamamen bilinç altı bir olaydı.

- Bu göreviniz döneminde hiç hatalı karar verdiniz mi? Ya da başka bir deyimle vicdanınızı rahatsız eden bir kararınız oldu mu?

- Evet, beni rahatsız eden hatalı bir kararım oldu. Bundan 6 sene önce Galatasaray-Fenerbahçe arasında oynanan maçta yan hakemdim. Selçuk'un attığı bir gole ofsayt bayrağını kaldırdım. Aslında pasif bir ofsayt söz konusuydu. Bunu akşam televizyonda izledikten sonra gördüm. İşte hakemlik yaşantımda tek hatalı kararım buydu.

- Hocam, özellikle son Galatasaray-Konyaspor maçındaki başarılı yönetiminizle ön plana çıktınız. Bu başarınızın altındaki sırları açıklar mısınız?

- Bana göre tüm hakemler başarılıdır. Yeter ki kendilerine ve yaşantılarına dikkat etsinler. Özellikle ben hafta içerisindeki antrenmanlarımı hiç ihmal etmem. Bir hakem başarılı olmak istiyorsa bazı saha dışı unsurlardan kendini soyutlaması gerekir. Yani bir takım büyüktür, ya da düşme hattındadır gibi... İşte bu unsurları kafasından siler ve o maçı bir (A) takımıyla (B) takımı oynuyor gibi düşünürse, başarılı olmaması mümkün değil.

- Sayın Çakar, örneğin Galatasaray-Fenerbahçe maçını yöneteceksiniz. Bu maça nasıl hazırlanırsınız?

- Bir hakem başarılı olmak istiyorsa, uykusuna, gıdasına ve özellikle içkisine dikkat etmeli... Diğer bir benzetmeyle, profesyonel bir futbolcu gibi kendisini maça hazırlamalı. Bunun tam tersi gece hayatına düşkün, çok içki içen ve uykusuna dikkat etmeyen bir hakemin başarılı olması imkansızdır. Ben kondisyonuma çok dikkat ederim. Bir de maçtan bir gün önce psikolojik olarak beni sarsacak olaylardan uzak kalmaya çalışırım.

- Hiç korktuğunuz maçlar oldu mu?

- Hayır, kesinlikle korkarak maç yönetmedim. Ben hiçbir futbolcuya taviz vermem. Zaten taviz veren hakem kaybeder.

- Her sarı veya kırmızı karttan sonra uykularınız kaçar mı? Ya da vicdan azabı çeker misiniz? 

- Son 3 yılda gösterdiğim kırmızı kart sayısı 5'i geçmez. Vicdan azabı da asla çekmem. Çünkü kuralların gereğidir kartlar.

- Peki hocam özellikle kırmızı kartlar caydırıcı mıdır?

- Bana göre caydırıcıdır. Çünkü bir futbolcu, hakem gibi sarı ve kırmızı kart kurallarını harfi harfine biliyorsa ve de tavizsiz işleyeceğine inanıyorsa, o futbolcu sahada buna göre davranacaktır.

- Hocam taviz konusunu isterseniz biraz açalım...

- Bir hakem taviz vermeyecek derken, olayların üzerine ateşle gideceğiz ya da arı kovanına çomak sokacağız anlamına sakın gelmesin. Eyyamcılıkla psikoloji birbirine çok yakın şeyler. İşte hakemin bu iki unsuru birbirinden iyi analiz etmesi gerekir. Tarafsız maç yönetmeli... Çünkü, biz insanları yönetiyoruz, robotları değil. Onlar büyük primler ve büyük idealler için mücadele ediyorlar. Yani varını yoğunu ortaya koyan bir toplumu yönetiyoruz. Yorgunluktan ve ideallerden doğan psikolojik deşarjlar olacaktır. İşte bunları da göz önüne almak gerekir. Ama bu demek değildir ki, hakem eyyamcılık yapacak. Eğer bir oyuncu ne kadar stres içinde olursa olsun hakaret ediyorsa, karar kırmızı karttır.

- Yani Sayın Çakar, bir hakemin başarılı olması için doktor mu olması gerekiyor?

- Hayır, ben bunu savunmuyorum. Ancak bir hakemin psikoloji olayını çok iyi bilmesi gerekir. Yani hakemlerin psikolog olması gerekir.

- Bir maç öncesinde yardımcılarınızla diyaloğunuz nasıl? Onlara tam yetki verir misiniz?

- Her maç öncesinde arkadaşlarımla gerekli işbirliği içinde oluruz. Ve maçta uygulayacağımız kriterleri belirleriz. En iyi şekilde yardımcı olmalarını isterim.

- Sayın Çakar, hakemlikten ne bekliyorsunuz? Şöhret mi yoksa para mı?

- İnanın burada çok samimi olmak istiyorum. İleride Ahmet Çakar hakemliği bıraktığı zaman, dürüst, iyi hakem, taviz vermeyen, cesur ve komplekssiz maç yönetirdi izlenimini bırakmak istiyorum. Hakemlik bir hobidir, para kazandıracak bir meslek olarak asla görülmemeli...

- Hocam, spor kamuoyunda hep tartışma olmuştur, hakemlerimize verilen harcırahlar sizce yeterli mi?

- Evet, çok önemli bir konuya değindiniz. Bir hakem büyük sosyal patlamalara neden olabilir. Bugün Doğu'da maç yöneten bir hakemin hatalı kararı şehri birbirine sokabilir. Bugün İstanbul'da özellikle 3 büyüklerin maçlarında, hatalı bir kararda hükümet bile karışıyor... Basın karışıyor, seyirci birbirine giriyor. Buna neden hakemin düdüğü. Dolayısıyla hakemlerden çok önemli ve de hayati olaylarda en mükemmelini bekliyorsunuz. Bunun için de hakem, en lüks otellerde kalabilmeli, yiyeceği yemekler kuru fasulye-pilav olmamalı. Giyimine, kuşamına dikkat etmeli. Çünkü önemli bir camiayı temsil ediyoruz.

- Sayın Çakar, 3 yabancı dil biliyorsunuz. Size göre her hakemin en az bir yabancı dil bilmesi gerekir mi?

- Evet, en az bir yabancı dil bilmesi gerekir. Avrupa sahalarında bir Türk hakemi başarılı olmak istiyorsa bu yeteneklere sahip olması gerekir. Yani derdini anlatmayı, diğer bir anlamda su istemesini bilmeli. Ya da iki takım oyuncularının hareketlerini anlamalıdır ki, doğru karar verebilsin.

25 Nisan 2010 Pazar

Alışkanlık Oldu: "1-0"


Maç öncesi kazanacağımızı düşünsem de -3-1 alırız diyordum ben- acaba dedirten durumlar vardı bana. Maçın gündüz oynanacak olması, bizim gündüz maçlarındaki başarısızlığımız, sıcak, stres, Yılmaz Vural'ın Fenerbahçe maçlarındaki başarısı (bu maç öncesi Fenerbahçe'ye karşı çıktığı 32 maçın 16'sını kazanıp, 2'sinde berabere kalmıştı), Lugano-Bilica ikilisinin bozulması...

Maç öncesi Yılmaz Vural'ı dinledim, "dünkü sonuçlardan sonra 1 puan almamız gerekiyor" dedi. Ligde kalmayı garantilemeleri için 1 puana ihtiyaçları var, bu doğru fakat Kasımpaşa'nın kalan maçlarını kaybedip, Diyarbakır'ın da bütün maçlarını kazanması gerekiyor ki, imkansıza yakın bence bu.

Yılmaz Hoca her ne kadar 1 puan almalıyız dese de, takımını oyuna bu anlayışla başlatmadı. Zaten bana kalırsa istese de başlatamaz bu sezonun kalan maçlarında. Kasımpaşa'nın bir oyun kimliği oluştu, attığı-yediği gol belli. 9-10 oyuncuyla kapanan bir oyun formatını ligde birçok takım başarıyla uygulayabilir ama Kasımpaşa çok zor. Daum'un öğrencileri ise maça istenen şekilde başlayamadı. İlk yarının 40 dakikalık bölümünden memnun olan bir Fenerbahçeli olduğunu sanmıyorum. Sanki Mayıs 2006'daki Denizlispor maçının bir tekrarı yaşanıyordu bizim açımızdan. Gol bulmamız gereken maçta oyuncular kafalarındakini sahaya yansıtamıyorlardı, gerekli gol pozisyonlarına girilemiyordu. Birkaç pozisyonumuz var ama oyunu Kasımpaşa yarı sahasına yıkamadık.

40. dakikadan maç sonuna kadar ise Fenerbahçe giderek baskısını arttırdı. Son 1.5-2 ayda olduğu gibi defans hattı yine açık vermedi, Emre ve Alex tempoyu istedikleri gibi ayarladılar. Pozisyon sıkıntısı çekmediğimiz, tabelada 4-1, 5-1 gibi bir skor yazsa kimsenin şaşırmayacağı maç son bölüme kadar 0-0 devam etti. Tabii bunda sağolsun şimdiye kadar bir numaralı destekçisi olduğum ve hala sevdiğim Güiza'nın da payı büyük. Bugün sadece o gol kaçırmadı, ama kaçırdığı öyle bir gol var ki bu maçta kaçacak cinsten değil. Onu seven ender Fenerbahçeliler biri olmama rağmen artık ben de ülkesine dönmesini istiyorum. Daha fazla zorlamanın manası yok, alkışlarla, şimdiye kadar yaptıkları için teşekkür ederek uğurlamalıyız onu sezon sonunda. Hazır eski kulübü Mallorca çok iyi gidiyor, Aziz Yıldırım bir kolaylık sağlar artık.


Güiza parantezini kapatıp maçtan bahsetmeye devam edecek olursam, sayısız net pozisyondan sonra Bekir'in pozisyonunun gol olması ilginç oldu tabii. Bekir sağ bekte oynadığında hayal kırıklığı yaratmıştı fakat ne zaman stoper oynasa çok yararlı oldu -özellikle de Lille maçında-. Bugün de attığı golle başarısının daha çok takdir edilmesine yol açtı çünkü ben Bekir iyi oynadığında kimsenin hakkını verdiğini duymuyorum Tv programlarında, bugün en azından gol attığı için konuşulur.

Maçın son dakikalarında da Fenerbahçeli oyuncular iyi pas yaptılar, Kasımpaşa'nın tehlike yaratmasına izin vermediler. Fakat işte bu kadar pozisyona girilen maçın son dakikalarında bile "acaba" düşüncesiyle strese girmemiz olmadı...

Tek tek oyunculara değinmek gereksiz, goller kaçıran Güiza bile iyi mücadele etti her zamanki gibi. Volkan'dan Alex'e herkes 3 puanın ne kadar önemli olduğunun bilincindeydi. Genelde pek beğenmediğim -en azından söylendiği kadar- Cüneyt Çakır'ı da kutlayayım bu arada Avrupa'da görev aldığı maçlardan dolayı.

Blog'u takip edenler bilir, hep söylediğim bir şey vardı, bu sezonun kilit sözü "gol yememek"ti, takımın az gol atması da bir problem tabii ki ama o bu sezon halledilebilecek gibi değil. 23. haftada oynanan İBB maçından beri gol yemiyoruz ligde. 1-0, 1-0 kazanmaya devam ediyoruz, sezonun skoru da 1-0 oldu.

Haftalardır Bursaspor'u takip ediyorduk, şimdi 2 puan öndeyiz ve Ertuğrul Hoca stratejisini değiştirecektir kazandığımız için. Galatasaray evinde favori, ben 1-1 beraberlik bekliyorum ama Bursaspor kazansa dahi şaşırmam. Aynı Bursa, Fenerbahçe ve Beşiktaş'ı İstanbul'da geriden gelip yenmedi mi? İnşallah hakem hatalarının minumum olduğu bir karşılaşma izleriz yaklaşık 1 saat sonra. Herkese keyifli pazarlar.

Not: Geçen bir blog okuru, "Galatasaray'ı yendik yazmadın, Beşiktaş'ı yendik yazmadın, anca takım yenilince eleştirmek için yazıyorsun, kazanınca neden yazmıyorsun?" gibisinden bir mail atmıştı. Cidden öyle bir şey yok. Tamamen benim üşengeçliğim ve blog, Twitter ve Ekşi Sözlük dengesini kuramamamdan kaynaklanıyor. Beşiktaş maçına gittim geçen hafta, eve gelince de yorgundum. Sonra da Twitter, Ekşi Sözlük derken buraya da yazamadım bir daha. Belirteyim dedim.

15 Nisan 2010 Perşembe

Hülya Avşar ve Gol


Foto: Milliyet Arşiv

Ne dersiniz, yakında belki benzer bir açıklamayı da Helin Avşar yapar; "Sercan'ın golleri sayemde".

Yükselen Değer: Serkan Balcı


2001'de tanıdı ilk olarak onu Türkiye. Gençlerbirliği forması giyerken, Kadıköy'de oynanan bir Fenerbahçe maçının 70. dakikasında kırmızı kart gördükten sonra ağlayarak terketmişti sahayı. Henüz 18 yaşındaydı, Samet Aybaba ona şans vermişti. Bu zaten 1. Lig'deki 2. maçıydı.

Zor bir çocukluk dönemi geçirmişti. Gerçi futbolcuların çok büyük bir bölümü orta halli veya daha kötü durumdaki ailelerin çocuğudur, ama onun çocukluğu çok daha zor geçmişti. Yıllar geçti, Gençlerbirliği, Fenerbahçe, Milli Takım derken şimdilerde Trabzonspor'da oynuyor. İzleyenler hatırlayacaktır, Fenerbahçe'de oynadığı dönemde -ki o ara en popüler olduğu zamandı- Fenerbahçe Tv çalışanı, bazı hafta sonu magazin programlarında olduğu gibi Serkan'ın evini gezerek Serkan'la röportaj yapmıştı. Serkan'ın söylediği bir söz hala aklımdadır. "Kız arkadaşın var mı?" diye bir soru sorulmuştu Serkan'a, şu cevabı vermişti, "Lisedeyken bir kızı çok sevmiştim, ama olmadı, ondan sonra da başkasını sevemedim". Uzun zaman geçti kelimesi kelimesine hatırlayamıyorum ama aşağı yukarı böyleydi. Trilyonlar kazanan, tüm Türkiye'nin tanıdığı bir futbolcunun bunları söylemesi çok hoşuma gitmişti. Bizim istediğimiz yıldız değil, yürekli futbolcuydu.

Yıl 2010 oldu. Serkan, Şenol Güneş'in ekibinde süper bir futbol oynuyor. Bana göre Trabzonspor'un en formda 2-3 oyuncusundan biri. Twitter'da, sözlükte, orda burda, "Serkan bize geri gelmeli" dediğimde, "ya ne yapacaksın Serkan'ı, hala aynı Serkan, bir işimize yaramaz" falan denildi ama bence hiç de öyle değil. Bunu söyleyenler ya Trabzonspor maçlarını seyretmiyorlar, ya da ön yargılı davranıyorlar. Gökhan Gönül varken ben de Serkan Fenerbahçe'de direkt 11 oynasın demiyorum. Ama henüz 27 yaşında ve Gökhan'ın bir yedeği yok takımda. Sadece sağ bek değil, sağ önde de oynar (iyi de oynuyor Trabzon'da bu mevkide), gerektiğinde orta sahada da oynar. Sol bek bile oynar ki bu sezon hatırlanacağı gibi Uğur, Vederson, Santos vs.'nin aynı anda eksik olduğu ve kara kara düşündüğümüz günler oldu.

3 büyüklerden ayrıldıktan sonra yeniden toparlanan, Milli Takım düzeyinde oynayan çok az futbolcu vardır. Servet de bunlardan biri örneğin. Çoğu düşüşe geçer ve yaşlandıkça da alt liglerde oynamaya başlar. Fakat Serkan kafa olarak da bazı şeyleri aşmış olmalı. Evlenmiş, çocuğu oldu. Bir ara bayağı kiloluydu, onları atmış. Şenol Güneş Serkan'ı satmak istemeyecektir, aynı şekilde bizim cephe de yeniden almayı düşünmeyecektir belki ama 8 yabancı kuralının olduğu bir ortamda, alttan da yetişen oyuncular belliyken yapılması gereken en doğru şey Serkan'ın sezon sonu Fenerbahçe'ye geri dönmesi. Hiç oynamasa bile takımı ateşler, onun hırsı, yüreği yeter. Ben çok yararlı olacağını düşünüyorum.

Son Günlerden


- Bizim kupa maçını yarım gözle seyrettim. Derbi öncesi takımın kendini sıkmaması normaldi. Nihayetinde bu sezon oynadığımız maçların %95'inde gol attık ve bu maçta da gol atmamız halinde Manisa'nın tam 4 atması gerekecekti. Alex klasını konuşturdu ve tur geldi.

- Bu ara gündem Galatasaray ağırlıklı doğal olarak fakat derbi de çok yaklaştı. Bursa'yla aramızda sadece 1 puan kalmasından ve Bursa'nın hem Galatasaray'la, hem de Beşiktaş'la maçı olmasından dolayı, derbide 1 puanı yeterli görüyorum. Okuyanlar hatırlayacaktır, geçenlerde Daum'u eleştirmiştim kesinlikle kazanması gereken maçta beraberliğe yattığı için. Bu sefer gönül rahatlığıyla önce beraberlik diyebilir. Berabere kalmamız ve Bursa'nın kazanması halinde puan farkı sadece 3 olacak çünkü. Beşiktaş'ın bir sürü eksiği var deniyordu, ama son haberlere göre bu isimlerin yarısı oynayacak duruma gelmiş. Derbiler öncesi "fark atarız, beşlik yaparız" gibi söylemlerden uzak durmaya çalışırım, adı üstünde derbi bu. 4-3'lük maçta da tribündeydim, zaten o maçta tribünde olan kimse kesin kazanırız falan diyemez. Maçın 0-0 bitmeyeceğini düşünüyorum. Son haftalarda olduğu gibi yine gol yemezsek, 1-0 da olsa kazanırız. Kadrolar iyice şekillensin, maç öncesi yine kısa bir değerlendirme yazarım.

- Hamza Hamzaoğlu Eyüpspor'u toparladı, zor şartlarda inanılmaz bir çıkış gerçekleştirdi fakat takım son haftalarda kesin kazanması gereken maçları kazanamadı. Klasman Grubu'nda Konya Şeker'in 5 puan gerisindeyiz, ama Konya'nın 1 maç fazlası var. Fethiye'ye sahamızda yenildik, bir sonraki hafta erken finalde yine evimizde Konya Şeker'le berabere kaldık. Alanya'dan deplasmanda 4 yedik ve bu hafta sahamızda Tepecik'le berabere kaldık. En azından son Tepecik maçını kazansaydık şansımız önemli ölçüde devam ederdi ama bu aşamada çok zor.

- Galatasaray'ın tribün olaylarıyla ilgili Ekşi Sözlük'te bir şeyler karalamıştım, yeniden yazmamın manası yok.

- Roma ile ilgili ara ara yazıyorum gerek blog'a, gerek sözlüğe. Uzun yıllar nefret ettiğim Roma'yı son 3 senedir bayağı seviyorum. Benim hocam Spalletti ayrıldı fakat Ranieri de çok büyük iş başarıyor. Bitime 5 hafta kala liderliği ele geçirdiler, şampiyon olurlar olamazlar bilemem ama olamasalar bile Ranieri'nin bu başarısını hiçbir zaman unutamam herhalde. Son 23 lig maçında 17 galibiyet, 6 beraberlikleri var. Daha ne olsun? Ranieri'yi adam yerine koymayanlar bir nebze de olsa utanmışlardır herhalde. Adamım Vucinic de kritik goller atmaya devam ediyor.

Bu ara daha sık yazacağım inşallah, herkese selamlar...

10 Nisan 2010 Cumartesi

Futbolda Afrika Modası


Tarih 23 Şubat 1994. Fotoğraf Milliyet'ten Cüneyt Şengül'e ait. Soldan sağa sırasıyla, Komphela ve Moloi (Gaziantep), Buthelezi (Karabük), Moshoeu (G. Birliği), Madida (Beşiktaş), Chris (Karabük), Kona ve Khuse (G. Birliği)

Karabük'lü iki ismi ve Moloi'yi hiç hatırlamıyorum. Diğer 5 ismi ise kimse unutamaz herhalde. Gözler Coulibaly'yi arıyor yalnız.

6 Nisan 2010 Salı

Gülen Gözler


Nihat Özdemir, Ali Koç ve Aykut Kocaman 3'lüsünün doğum günü kutlanmış (Ali Koç 2 Nisan, Aykut Kocaman ve Özdemir 5 Nisan doğumluymuş). Fotoğrafı koymamın sebebi Aykut'u uzun süre sonra ilk kez böyle gülerken görmem. Elbette özel yaşantısında da gülüyordur ama medya karşısındaki hali ortadaydı. Gülümsemeye devam eder inşallah bu güzel insan.

4 Nisan 2010 Pazar

Yengeler



Fotoğraf yine Milliyet Arşiv'den. Tarih, 16 Ocak 1998. Bu tarz nostaljik fotoğrafları çok severim. Şimdilerde rastlayamıyoruz maalesef.

Ayaktakilerden en solda Fenerbahçe formalı olan Saffet Sancaklı'nın eşi Hülya. Google'da kısa bir araştırma yapıldığında hala evli oldukları, Duygu ve Mert adında kocaman çocukları olduğu görülüyor. Hülya Sancaklı'nın yanında Bülent Korkmaz'ın eşi Banu var. Onlar da hala evliler, Selen ve Ezgi adında iki kızları var. Ortada kucağında topla oturan Beşiktaş formalı hanım, o zamanlar Beşiktaş'ta oynayan Salih Akkaya'nın eşi İpek. Salih ortalıktan kaybolduğundan son durum nedir bilemiyorum. Ayaktakilerden sağdan ikinci, yani Fenerbahçe formalı eş, Boliç'in o zamanki eşi Gaye. Boliç'i deli gibi sevdiğim için o yıllarda her şeyini çok yakından takip ediyordum, dolayısıyla Gaye de çok net hafızamda. Zaten fotoğraf çekiminden 1-2 ay önce evlenmiş olmaları lazım. Boşanmışlardı diye hatırlıyorum, Boliç sonradan yeniden evlendi ve kızları oldu. Hatta Baliç de yine o yıllarda Sinem adında Bursalı bir kızla evlenip, kısa süre sonra boşanmıştı.

Fotoğrafta en çok tanınan Alpay'ın eşi Cansel'dir herhalde. Fakat onlar da ayrılıyorlarmış bunca sene sonra. Bir erkek, bir de kız çocuk sahibi Alpay-Cansel çifti. Oturan Galatasaraylı hanım, Suat Kaya'nın eşi Selen Kaya. Yıllar önce -2002'de- Suat ve eşi Eyüp'e geldiklerinde yakından görmüştüm. O zaman sarı saçlıydı. Boşanmamışlardır inşallah, basında 2004'e kadar evli oldukları görülüyor en azından. Son futbolcu eşimiz ise Tuncay Akgün'ün eşi Berrin Akgün.

Fenerbahçeliler İçin Süper Akşam


Öncelikle Sarı Melek'lerle başlayayım. Uzun yıllardır voleybolla alakasız yaşayan bir insanım. Dolayısıyla şimdi 2-3 maç izledim diye şöyle oynadık böyle oynadık desem voleybolu çok yakından takip edenlere saygısızlık olur. Bizim Ntldr sayesinde daha yakından takip ettim en azından bu sezonu, takımın kadrosunu sayabiliyorum. :) 2-0'dan sonra 3. seti de kaybetseydik çok üzülürdüm ama 2-0'dan 2-2'ye getirmemiz çok büyük başarıydı ve 2-0'dan gelip 3-2 kazansaydık kupanın değeri gözümde 10 kat artacaktı. Ama olmadı. Çok mutluyum buraya kadar geldiğimiz ve final maçında 5. seti oynadığımız için. Çok teşekkür ediyorum tüm voleybolcularımıza, emeği olanlara.

Kadıköy'e dönersek.. Maçın 90 küsür dakikasının toplasan sağlıklı bir şekilde 60 dakikasını anca izledim. Gözler voleybol maçındaydı. Beklediğim gibi geçti karşılaşma, bu akşam puan kaybımız halinde derbiden alınan 3 puanın pek önemi kalmayacaktı. Şimdi 5 maçımız kaldı, 4'ü İstanbul'da, 3'ü Kadıköy'de.


Takımın en büyük sorununun gol yemek olduğunu defalarca yazmıştım. Böyle gol yemeye devam edersek ilk 3'e giremeyiz diyordum. Ama özellikle Lugano-Bilica ikilisinin de yeniden birlikte oynamasıyla kalemizi gole kapattık. Bizi şampiyon yapacak atacağımız goller değil, yemeyeceğimiz goller olacak. Sonuçta bu takım Beşiktaş ve Gençlerbirliği maçları haricinde her maçta gol attı bu sezon her kulvarda. Artı olarak da gayet arzulu oynayınca, zaman zaman da tempo yapınca Fenerbahçe'nin kazanması doğaldı. İlk 8 dakikalık oyundan Fenerbahçe'nin kazanacağını hissetmek zor değildi. "Şampiyon gibi oynadık" desem de abartmış olmam herhalde.

İki takımımıza da tebrikler tekrardan...

De Souza Ailesi


Edit: Büyük kız Hülya Koçyiğit'in kızı Gülşah'ın küçüklüğüne çok benzemiyor mu? 

2 Nisan 2010 Cuma

Derbiden Geriye Kalanlar


Bir soruyla başlayayım. Maç berabere bitseydi ve Fenerbahçe Bursaspor'un 5 puan gerisinde kalsaydı, Fenerbahçeli taraftarlar ve yönetim, bu durumdan memnun olacak mıydı? Diğer taraftarları bilemem ama ben memnun olmayacaktım. Ki kazanmamıza rağmen birazdan Daum'u eleştirecek olmamın sebebi de bu.

"Galatasaray'ı zaten her zamanki gibi evimizde yendik, e burada da puan alsak tamamdır, çünkü kupada yolumuza devam ediyoruz, Beşiktaş'la ve Trabzonspor'la evimizde oynayacağız, Bursaspor'un ardından 2. olsak razıyım ben" düşüncesinde birçok Fenerbahçeli olduğunu gördüm maç öncesinde. Daum'un da maça bu mantaliteyle çıkacağını biliyordum. 90 dakikanın gidişatını Rijkaard'ın kafasındakiler değiştirecekti bana göre, o da Daum gibi bende hayal kırıklığı yaratarak önce "gol yememek" dedi. Belki de ben yanlış düşünüyorum ama sen Fenerbahçe'ysen (aynı şey Galatasaray için de geçerli tabii), hala şampiyonluk şansın varsa ve bu maçtan alacağın 3 puan çok çok önemliyse, daha fazla adamla hücum edeceksin. Nokta. Pozisyona girersin, giremezsin o ayrı konu. Kabullenemiyorum ben bu durumu.

Kazanamamız halinde şampiyonluk şansımız çok ama çok azalacaktı, bunu elbette benim gibi Daum da biliyordu. Ama o yenilmemeyi tercih ederek beni yine hayal kırıklığına uğrattı. Futbolun gerçekleri var, tabii ki deplasmanda Galatasaray'a karşı 90 dakika saldırmalıyız demiyorum ama "3 puanı alamamız halinde şampiyonluk gidecekse" ileride sadece Güiza ve Alex'i bırakmak ne kadar doğru?

"Daum'un hastası olduğum" günlerden birine geri dönelim şimdi.. 2003/04 sezonunun 31. haftasındayız. İnönü'de Beşiktaş ile oynuyoruz. Ben maçı Beşiktaşlıların arasında Eski Açık'ta izliyorum. Maç öncesi 67 puanımız var, art arda kaybedilen puanlarla birlikte Trabzonspor'la aramızda sadece 2 puan kalmış durumda. Beşiktaş'ın da 62 puanı var, bizi 5 puan geriden takip ediyor ve kazanması durumunda yarışa yeniden ortak olacak.

Böyle bir durumda, yani Trabzonspor'un 2 puan önündeyken ve Beşiktaş deplasmanındayken maça beraberlik için çıkmayı anlayabilirim. Bunun anlaşılmayacak bir yanı yok. Berabere kalsan, Trabzonspor'un yenmesi halinde bile averajla lidersin. Aynı Daum ne yapıyor, maça Nobre, Hooijdonk, Tuncay ve Serhat'ı bir arada oynatarak başlıyor. Hatırlanacağı gibi de 60. dakikada 3-0'ı yakalıyoruz, Okan Koç'un son dakika golüyle maç 3-1 bitiyor, Serdar Bilgili edilen inanılmaz küfürler yüzünden istifa ediyor (en azından görünen o).


6 sene önce beraberliğin yettiği karşılaşmada, İnönü deplasmanında bu dörtlüyü bir arada oynatan Daum, bu pazar "kesin galip gelmen gereken karşılaşmada" 4 forvet oynatmasını geçtim kaleci Volkan'la birlikte 9 adamı geride tutuyor. Daum eskiden de böyle olsaydı, o zamanlarda da bu anlayışı savunsaydı şimdi ağzımı açmazdım. Ama ne değişti?

Şimdi denebilir, "Daum'un elinde Tuncay, Serhat gibi adamlar var da mı oynatmıyor?" Bunu diyenler haksız değil. Zaten en önemli sorunumuz bu bana göre. Fenerbahçe'nin ekonomisinde gerileme mi oldu bu 6 yılda? Bildiğim kadarıyla olmadı, tam tersine de iyiye gidiyor her geçen gün. E o müthiş ofansif hattan bu hale gelmemizin sebebi ne? Bunu en iyi Aziz Yıldırım biliyor olmalı.

Kazandık, çok güzel tabii ki, herkes gibi ben de sevindim. 6 maçımız kaldı, 5'i İstanbul'da, 4'ü Kadıköy'de. Bu da çok güzel. Şampiyon da olabiliriz, ki bence Beşiktaş'ı yenersek olacağız. Ama şampiyon olsak sorunlarımız hallolacak mı? Maalesef hayır. Bu bütçeye rağmen Bursaspor'un daha geçen haftaya kadar 6 puan önümüzde olmasını kimse bana açıklayamaz.

2005/06 sezonunu "90" golle tamamlayan takım, bu sezon 60'ı bulsa iyidir.