25 Ekim 2010 Pazartesi

Ara...

Klasik futbol yazmaktan sıkılma dönemime girmiş bulunmaktayım, muhtemelen birkaç ay blog'a, Twitter'a ve Ekşi Sözlük'e futbolla ilgili bir şey yazmam. Hani merak eden olursa diye belirteyim dedim.

24 Ekim 2010 Pazar

2008'deki Kupa Maçının Kopyası...


6. hislerim kuvvetlidir. Taa 17 Ağustos'ta yazmışım "Bunu not alın, bu sene Kadıköy'de kazanamayız her sene kazandığımız maçı. 6. his." diye... Düne kadar da birçok kez tekrarladım. Trabzon maçında şampiyonluğu kaybettiğimizi de rüyamda görmüştüm. Hay şu hislerime...

Maça gelecek olursam, ilk yarı Galatasaray beklediğimden çok daha iyi oynadı. Maçtan önceki yazımda da orta sahada sevmediğim Cristian'ın oynaması gerektiğini, Hagi'nin orta sahayı sağlama alacağını bildiğimden Mehmet Topuz ve Emre ikilisiyle sıkıntı yaşayacağımızı düşündüğümü belirtmiştim. Söylediklerim bir bir çıktı. İlk yarı boyunca Alex, Stoch ve Dia'yı kilitledi Galatasaray. Kanatlardan gitmeye çalıştık ama Stoch ve Dia etkisiz kaldı. Ki maçın başında Gökhan Gönül'ün çizgiden çıkardığı top başta olmak üzere pozisyonları vardı Galatasaray'ın. Maç sadece 45 dakika oynansa, maçın hakkı Galatasaray'ın derdim...

Yobo bugün harika oynamasına rağmen Pino ileride iş yaptı. Bir de Yobo kötü oynasaydı ve Volkan birkaç kritik hata yapsaydı ilk yarıyı geride tamamlardık. 45 dakika hayal kırıklığıydı...

2. yarıdaki oyunun genelinden -özellikle de ilk 35 dakikasından- memnun olduğumu söyleyebilirim. Maçın tamamında 45-80. dakikalar arasında oynadığımız oyunu oynasaydık ve yine berabere kalsaydık takıma kızmazdım. Ama ilk yarıdaki futbol bize yakışmadı. 

Hagi yerinde değişiklikler yaptı, Misimovic yine etkisizdi ve onu çıkardı. Orta sahayı defansif oyunculardan oluşturdu, zaten yapması gereken de buydu. Mustafa Sarp, Ayhan, Barış vs. de futbolcu olmadıklarını (!) -Ayhan başta olmak üzere- bugün bize gösterdiler. "Rijkaard'ın elindeki oyuncular belli be abi, adam ne yapsın?" diyenlere Hagi küfür etse haklı mıdır acaba? Baros, Arda, Kewell da yoktu bugün üstelik.

Hakemin bazı önemli hatalar yaptığını düşünsem de biz maçı kazanmayı haketmedik ve bu yüzden bunları konuşmaya gerek yok. Doğrusu budur benim için.

Zico'lu dönemde Galatasaray'la kupada yine Kadıköy'de 0-0 berabere kalmıştık. Hatta bugün o da geldi birden maçtan önce aklıma... Maça 8 yıllık arkadaşım Semih'le gitmiştim, Genç Fenerbahçelilerin tam merkezinde olduğumuz için ilk yarıyı doğru dürüst izleyememiştik bile ve 2. yarı ayrı yerlerde oturmuştuk. O maçta da buna benzer bir oyun oynamıştı Galatasaray. Yerli ve genç futbolcular vardı. Hakan Şükür'ün kaçırdığı bir gol geliyor aklıma. Galatasaray'ın Kadıköy'de oynaması gereken oyun budur ve önce kaybetmemeyi düşünürsen hedefe ulaşma şansın daha yüksektir...

Mayıs 2006'daki Denizli ve geçtiğimiz Mayıs ayındaki Trabzon maçlarını yaşayan biri olarak fazla üzülmedim bugünkü beraberliğe ve iki derbide de berabere kaldık diye şampiyon olmamızı yasaklamıyorlar, bunu kimse unutmasın...

Galatasaray taraftarlarını ve Hagi'yi tekrardan tebrik ediyorum...

Derbi Öncesi...


Uzun süredir beklenen maçın başlamasına 20 saatten az kaldı. Adı üzerinde "derbi". Espriler falan tabii ki olacaktır ama ne Fenerbahçeliler Galatasaray'ı, ne de Galatasaraylılar Fenerbahçe'yi küçümseyemez. Hele bunu sahada futbolcular yaparsa, hiç umulmadık sonuçlar alınabilir.

Son 10 yıldır Galatasaray Kadıköy'de puan alamadı, 17 yılda da sadece 4 puan alabildi. En kötü halimizde en güçlü Galatasaray'ı yendik. Tüm bu istatistiklerin üstüne Galatasaray'ın şu an içinde bulunduğu durum ve eğer doğruysa Baros ve Kewell'ın da oynayamayacak olması bir yandan beni sevindirirken, bir yandan da kafamdaki acabaları arttırıyor.

Galatasaray gayet güçlü kadrolarla Kadıköy'den puan çıkartamadı. Yarın Arda yok, e Kewell ve Baros da oynamazsa iş geldiğinden beri vasatı aşamayan Misimovic ve son vuruşları kötü bencil Pino'ya kalacak. Bizde de Alex, Niang, Semih, Stoch, Dia vs. vs. hepsi oynuyorken, doğal olarak güzel bir futbolla şöyle en azından 2 farklı bir galibiyet bekliyorum. Ama işte Galatasaray'ın içinde bulunduğu zor durum, eksikleri bir yandan da benim gözümde şansını arttırıyor. Derbileri derbi yapan ne olacağının genelde kestirilememesidir ve Galatasaray son 10 yılda hiç bu kadar kötü bir durumda -Baros ve Kewell da oynamazsa- Kadıköy'e gelmemişti. Ben "ileride Servet oynasın, kaleye Sabri geçsin, belki bu sefer kazanırlar" diyordum birkaç hafta önce, işte tam da o noktaya geldi Sarı-Kırmızılı ekip.

Takımın başında Rijkaard olsa, Kewell'ıyla, Arda'sıyla, Baros'uyla tam kadro olsalar ve ligde de ilk sıralarda bulunsalar cidden bu kadar çekinmezdim Galatasaray'dan. Çünkü şu an kaybedecek bir şeyleri yok ve futbolcular Hagi'ye kendilerini kanıtlamak için tüm güçleriyle mücadele edecekler. Kaybederlerse "nasıl olsa hep kaybediyorduk, sağlık olsun" derler ama ya kazanırlarsa? Düşünsenize Hagi'yi ve golü atan futbolcuları... Örneğin Misimovic yarın maçın adamı olsa, devamını getirmez mi?

Takımıma güveniyorum güvenmesine ama işte bu "küçümseme" hadisesi her ne kadar Aykut Kocaman'ın ve Aziz Yıldırım'ın uyarılarına karşın sahada başımıza gelirse, maçtan sonra çok ağlarız.

Cristian'ı sevmediğimi ve beğenmediğimi artık burayı okuyan herkes biliyor, ama buna rağmen yarın oynaması taraftarıyım çünkü düşünülen Emre ve Mehmet Topuz göbeğinin yarın sıkıntı yaratma ihtimali var bana göre. Dia-Mehmet Topuz-Emre-Stoch ileride de Alex/Niang ile Galatasaray'a 4-5 gol de atabiliriz, ama bir yandan da orta alanı Galatasaray'a kaptırabiliriz. Çünkü Cana ve Ayhan gibi oyuncularla orta sahayı güvende tutup kontrollü oynayacaktır Hagi.

Benim kafamdaki 11 şu şekilde; Volkan/Gökhan-Lugano-Yobo-Andre Santos/Mehmet Topuz-Cristian-Emre-Stoch (Dia)/Semih-Niang. Büyük insan Alex ve Stoch-Dia ikilisinden biri 2. yarıda oyuna girmeli. Semih yarın oynarsa Niang'la çok iyi anlaşacaktır ama yarın Alex'i keseceğine ihtimal vermiyorum Aykut Hoca'nın...

İçime taa uzun zaman önce beraberlik doğdu, dilimden de düşürmedim, hep "bu maç berabere bitecek" dedim, inşallah içimden geçen olmaz... Ha bir de, Atkinson 3 golü 22 Ekim 1995'te atmıştı, 3-1 kazanmıştık, geçen sene de 25 Ekim'de 3-1 kazandık, tarih bu sefer 24 Ekim... Yine 3-1 olmasın mı?

Özet olarak, normal şartlarda çok rahat kazanmamız gereken bir karşılaşmaydı ama normal şartlar altında oynanmıyor. Hagi'nin gelişi derbiyi bambaşka bir havaya sokacak Galatasaray açısından. Bizi en güçlü kadrosuyla bile yenemeyen Galatasaray, anca bu haldeyken yenebilir... Bakalım bu şansı kullanabilecekler mi...

"Niang neden Atkinson etkisi yaratmasın?" diyorum son olarak...

23 Ekim 2010 Cumartesi

Hafta Sonu Kuponu

Yüzyılın Son Şampiyonu Yazı Dizisi...


Derbi öncesi eski maçlara göz atarken, Halil Özer'in güzel bir yazı dizisine rastladım. Galatasaray 1999'da 3. şampiyonluğu garantiler garantilemez yazmış ve 4 gün art arda Milliyet'te yayınlanmış. Ben de canım sıkılıyorken blog'a aktarayım dedim, unutulan ilginç bilgiler ve anılar var... Hazır Hagi, Terim ve Hakan Şükür yeniden konuşulmuşken...

Terim'i Ağlatan Maç (1. Bölüm)

Artık alıştık. Üç yıldır her mayın ayında Galatasaray'ın şampiyonluğunu kutlamak "geleneksel bir bayram" oldu. Yine sokaklarda, evlerin balkonlarında, yüksek yapılarda Sarı-Kırmızı bayraklar dalgalanıyor. Medyada yine Galatasaray'ın şampiyonluk öyküsü yazılıyor. Değişen sadece birkaç isim, birkaç resim. Ama bu kez şampiyonluğun başka anlamları da var:

- Terim, hat-trick (üçleme) yaptı. Bunu başaran ilk Türk antrenörü oldu.

- Galatasaray, 13. şampiyonluğuna ulaştı, Fenerbahçe'yi yakaladı.

- Cim-Bom, 20. yüzyılın son şampiyonu olarak tarihe adını yazdırdı.

İlkler Terim'den

Her başarının ardında mutlaka gözyaşı, acı, zafer, gerilim, tedirginlik, ter, emek, disiplin ve çok çalışmak yatar. Galatasaray'da bunların hepsi eksiksiz olarak yer aldı.

24 saatini Florya'da geçiren Terim ve ekibi, büyük bir özveri ile formasına ter akıtan oyuncular, ekonomik sıkıntılara rağmen oyuncularını mutlu etmek için kapı kapı para arayan, başarıya taş koymak istemeyen bir yönetim, karda yağmurda takımını hiç bırakmayan bir taraftar.

Galatasaray'da hiç şüphesiz birçok kahraman var. Perde önünde ve arkasında yer alan bu kahramanlar Galatasaray tarihinin en parlak dönemini taraftarına yaşatırken akıtılan terlerin hasadını topladıkları için büyük bir mutluluk yaşıyorlar.

Hiç şüphesiz bu kahramanların başında Teknik Direktör Fatih Terim geliyor. Terim kendine has ekolü, davranışları, konuşması, teknik bilgisi, insan psikolojisinden en iyi şekilde anlaması, her konuda fikir yürütebilecek birikime sahip olması, diyalogları, şakacılığı, sertliği, kızgınlığı ve karizması ile Galatasaray tarihinde kendisine oldukça kalın bir sayfa ayırdı.

Terim, oldum olası yapılmayanı yapmayı sever. Her zaman bir ilke imza atmayı hedefler. Futbolculuk hayatından bugüne kadar da geçmişe bakıldığı zaman yarattığı ilklerle efsane olmayı çoktan haketti.

İlk kez bir takımda 14 sene oynamayı, ilk kez Milli Takımı Avrupa Şampiyonası finallerine götürmeyi, ilk kez Galatasaray'da bir Türk antrenör olarak üç kez üst üste şampiyon olmayı, ilk kez Şampiyonlar Ligi'nde 9 puan toplamayı, ilk kez bir İtalyan takımı ile deplasmanda berabere kalmayı başardı. Ve 20. asrın son şampiyonunun teknik adamı olarak da tarihteki yerini şimdiden aldı.

Davidoff, Lolipop, Puro

Terim'i sadece televizyon ekranından, gazete sayfalarından tanıyanlar ona önce antipatik duygular besleyebilir. Hatta ona havalı ve kendini beğenmiş tanımlamasını kolaylıkla yapıştırabilir. Ama bir insanın duygularını değiştirmesi için Terim ile sadece beş dakika konuşması yeterli. Kalenderdir, yardımseverdir, sevecendir. Yeter ki, bam teline basılmasın. İşte o zaman bir kilometre uzağında durmak gerekir.

Galatasaray şampiyonluğa koşarken Terim ile ekibinin yaşadıkları birçok olay var. Bizim amacımız Terim ve futbolcularının yeşil sahaya yansımayan yönlerini biraz olsun anlatmak. O zaman insan bir şampiyonluğun kolayca gelmeyeceğini daha iyi anlar. İşte bu Galatasaray öyküsü insanoğlunun bir amaç için ne uğraşlar verdiğinin kanıtıdır.


Terim'in belki de hiçbir teknik direktörün bilmediği bir soyunma odası taktiği vardır. Maç öncesi asla sahaya çıkmaz. Her zaman takımdan sonra kulübedeki yerini alır. Kulübede oturmak için kendine sadece 10 dakika ayırır. Önce heyecandan paket paket Davidoff Light sigarası içerdi. Sonra lolipopa döndü, ardından dayanamadı küçük purolar içmeye başladı. Sahadaki futbolcuları ile sürekli diyalog halindedir. Her futbolcu bu konuda tembihlidir. Oyun durunca herkes kulübeye mutlaka göz atmalıdır. Hele hata yapıp, kulübeye bakmıyorsan bu büyük bir suçtur. Hemen kendini oyun dışında bulursun. Hata yapıp özür dilemek marifet değil, bir daha yapmamak marifettir. Kulübe çevresinde kimseyi istemez. Kendisine yönelen kameralara sürekli kızar. Kimi zaman kendini kaybeder. Yardımcıları Müfit Erkasap ve Bülent Ünder burada devreye girer onu sakinleştirir. Rakip futbolculara asla kızmaz. Onlara da kendi evladı gibi bakar. Örneğin, Fenerbahçe maçında önüne düşen Baliç'e yardım etmeyen Doktor Burhan Uslu'yu azarlamasını kimse unutmaz. Bir maçta da Kemalettin'in, Galatasaraylı futbolcuyu şikayet etmek için hakeme değil, Terim'e gitmesi hala hatırlanır.

Bilbao'da Dramatik Son

Fatih Hoca, soyunma odasında ise bir başka alemdir. Futbolcuya maç taktiğini ya Florya'da, ya da deplasmandaysa otelde verir. Maç öncesi hiç gülmez. Hep gergindir. Herkesin aynı ciddiyette olmasını ister. Ne yaparsa devre arasında yapar. Hata yapanlar hiç soyunma odasına gelmek istemez. Avaz avaz bağırır. Sesi koridordalarda çınlar. Bu yüzden soyunma odası çevresine basın mensuplarının girmesi yasaklanmıştır. Galibiyette futbolcularının tek tek öperek kutlar. Yenilgide ise sessizce oturur, duygularını belli etmemeye çalışır. İspanya'da oynanan Bilbao maçı sonrası önce futbolcularını tebrik etti, sonra duş bölümüne gidip, kapıyı kapattı ve gözyaşlarına boğuldu. Çünkü yenilgiyi hiç kabullenemezdi. Hele de böylesini.

Maç sonunda asla futbolcusuna bağırmaz. Hele antrenmanlarda basının önünde hiçbir zaman hatalı olan oyuncusunu yerin dibine sokmaz. Ama antrenmanda ya da maçta hata yapanın burnundan getirir. Kimi zaman kendi odasına çeker ne yaparsa yapar, kimi zaman antrenmanda hissettirmeden oyuncuyu yaptığına pişman eder. Hatta futbolcular arasında Florya'da Terim'in odasının bir ünü vardır. Oraya çıkanın nasıl ineceği kimi zaman bahis konusu olur.

Juventus Tahmini

Yedinci hissi inanılmaz bir şekilde etkilidir. Rakiplerin ne zaman puan kaybedeceğini hep bilir. Hatta kimi zaman  kendi maçlarının sonucunu bile tahmin eder. Hangi futbolcunun gol atacağını bile çoğu zaman tutturur.

Örneğin, İstanbul'daki Juventus maçı öncesi Terim, Suat'ı futbolcular sahaya çıkmadan yanına çağırır. "Bak Suat. Şimdi git otoban tarafındaki kaleye şöyle bir bak. Sen ikinci yarıda gireceksin ve oraya kafayla gol atacaksın. Şimdiden hazırlan" der. Suat önce şaşırır. Sonra gider kalenin içinde bir süre durur. İkinci yarıda da golünü atar, takımını yenilgiden kurtarır. Büyük bir sevinç içinde önce hocasına koşar.

Galatasaraylı Gibi Yaşayın (2. Bölüm)

Fatih Terim futbolcusu için her zaman "korkulu bir rüya" olmuştur. Hepsi Terim'in her zaman arkasında olduğunu bilir. Bu sezon devre arasında doğan ödeme krizinde futbolcularına, "Paranız ödenmezse ben istifa ediyorum. İşi bırakıyorum. Bunu yapacağıma dair de söz veriyorum" demesi oyuncular tarafından asla unutulmaz.

Terim hem baba, hem ağabey ve hem de teknik direktör görevini üstlenir. Futbolcu ile uğraşmanın zorluklarını çok iyi bilir. Her zaman onların yardımına koşar. Eşiyle kavga eden futbolcuları bile barıştırır. Futbolcusunun izin günlerinde sevgilileri ya da eşleri ile birlikte kaliteli yerlere gitmesini ister. Futbolcularına sık sık "Galatasaraylı gibi yaşayın" der. Özel yaşamlarını onlara hissettirmeden takip eder. Florya'ya sorun taşınmasını istemez. Herkesin derdini evinde bırakması O'nun için bir prensiptir. Florya'da sadece futbol düşünmek ise bir kuraldır. Bu yüzden oyuncu problemlerini yakından izler.

Önce Disiplin

Florya'da disiplin birinci kuraldır. Her futbolcu kurallara mutlaka uymak zorundadır. Birbirine saygı, disiplini takip eder. Dünya futbolunun en önemli yıldızlarından biri olan Hagi bile kapıyı çalmadan, önünü iliklemeden Terim'in odasına asla girmez. Hep O'na "sir" der.

İşte yıl içinde Florya'dan anılar... Bir gün Emre, antrenmana 5 dakika geç kalmıştı. Fatih Hoca bir şey söylemedi. Sadece Müfit Erkasap, Emre ile konuştu, saatlere uymasını istedi. Ama genç Emre, hiç beklenmedik şekilde ters yanıt verdi. Terim, yine bir şey söylemedi. Ama Emre iki hafta kadroya giremedi.

Emre ile ilgili bir olay daha... Genç oyuncu ehliyet aldı. Sonra yeni otomobili ile foto muhabirlerine poz verdi. Gazetelerde fotoğrafları çıktı. Televizyonların magazin programlarında ilk sıralarda yer aldı. Fatih Hoca, oyuncusunun ehliyet aldığını gazetelerden öğrendi. Bunun üzerine iki haftalık cezası beş haftaya çıktı.

Tugay, Milli Takım'dan sakat döndü. Bunu Terim'e söylemedi. Masör Rıza ile konuştu, "Sen hocaya haber ver" dedi. Oysa bu da bir suçtu. Suç işlediğini kadroya alınmayınca öğrendi.

Hagi Özür Diledi

Vedat, Adanaspor maçında sakatlandı. Buna rağmen ertesi gün sevgilisi ile Abant'a gitti. Burada gazetecilere yakalandı. Sonra Vedat tam bir ay forma yüzü göremedi. Karabükspor maçı. Hagi, ilk yarıda çok saldırgandı. Sürekli hakemle uğraştı. Fatih Hoca uyarmaya çalıştı ama Rumen Yıldız oralı bile olmadı. Ve Hagi ikinci yarıda yedek kulübesindeki yerini aldı. Acaba devre arasında soyunma odasında neler oldu? Bu sır gibi saklanıyor. Ama soyunma odası koridorunda dolaşanlar Terim'in Hagi'ye yükselen sesini duyduklarını etraflarına fısıldadılar.

Maçtan bir gün sonra... Florya'da Fatih Terim'in odasının kapısı çaldı. İçeri ceketinin önünü ilikleyip giren futbolcu Hagi'ydi. Rumen Yıldız, "Özür dilerim hocam" dedi, "Hatalıydım."

Ufuk'a Ders

Fatih Terimli Galatasaray'da dürüst davranan ise her zaman kazandı. Yalan en büyük suçtu. Fatih'in babası ameliyat oldu. Terim'den öğleden sonraki idman için izin istedi. "Hayır" yanıtını alınca şaşırdı. Ama Terim devam etti: "Bu süre yetmez. Git, iki gün sonra gel."

Hagi de babasını kaybedince "Bir gün izin" dedi. Şu yanıtı aldı: "Git, istediğin kadar kal. Kendini hazır hissedince dönersin." Hagi, iki gün sonraki antrenmana koşa koşa geldi.

Ufuk, Erzurumspor maçında ilk 11'deydi. Zemin sert ve kötüydü. Herkes özel kramponlardan giymişti. Ama Ufuk, yine bildiğini okumuştu. Oyun sürerken saha kenarına geldi, yedek kulübesine seslendi: "Yeni ayakkabı verin." Cevabı Terim verdi: "Ayakkabı burada kalsın. Sen kenara gel. Aklın başına yeni mi geldi?" Ufuk, yedek kulübesine çekildi.


Kocanla Gurur Duy

Galatasaray, devre arasında İspanya'daydı. Malaga'da Barcelona ile karşılaştılar. Maç öncesi soyunma odasında kaptanlık bandını Hakan Şükür takmıştı. Ama Terim, o bandı aldı, Popescu'ya uzattı. Amacı Popescu'nun eski takımına karşı gururlu çıkmasını sağlamaktı. Popescu, belki de hayatındaki en mutlu anlardan birini işte o an yaşadı.

Yine sezonun devre arası. Filipescu, artık Betis'e gitmeyi kafasına koymuştu. Doğru dürüst çalışmıyor, antrenmanlara "laf olsun" diye çıkıyordu. Terim, O'nu odasına çağırdı. Bir süre baş başa konuştu. Ertesi günkü idmanda en çok çalışan futbolcu Filipescu'ydu.

Hakan Şükür, bir türlü gol atamıyordu. Terim'e geldi. "Hocam, ben bir türlü gol atamıyorum. Ne yapacağım?" diye sordu. Terim, futbolcusuna güven verdi: "Senin gol atman önemli değil ki. Çık oyna, bu bana yeter."

Bülent, haftalarca kadroya giremedi. Ama ağzından tek laf çıkmadı. İsyan etmedi, çalışmasını sabırla devam ettirdi. Terim, bir gün Bülent'in eşi Banu Korkmaz'ı çağırdı. "Kocanla gurur duy" dedi. "Böyle iş disiplini çok az görülür" diye de ekledi. Sonra Bülent de formasına kavuştu.

Para Yoksa Oynamayız (3. Bölüm)

Arif, sezona iyi başlamadı. Takıma giremiyordu. Genellikle yedek kalıyordu. O sıralarda konuştuk Arif'le... Röportaj yapma isteğimizi kabul etti... Ve şöyle dedi: "Artık oynamak istiyorum. Hocam bana şans versin, yeter. Kulübe adamı değilim. Bir kez olsun 90 dakika oynamalıyım. O zaman beni kimse kesemez."

Ertesi gün Terim, bir araştırma yaptı. Acaba Arif, bu sözleri aynen kullanmış mıydı? Doğruluğunu öğrendi. Ve Florya'da şu ortak görüş çıktı: "Arif'e hoca çok kızacak."

Ama tersi oldu. Fatih Hoca, "Aferin Arif'e" dedi ve ekledi: "İşte bana böyle oyuncu lazım. Futbolcu cesur olmalı. Miskin ve küskün oyuncudan hayır gelmez."

İlk maça Arif ilk 11'de çıktı. Sonra sakatlanana kadar da formasını bırakmadı.

Suat'ın Kefili

Fatih Hoca, Florya'ya futbolculardan önce gelir. Onlardan sonra gider. O nedenle de her şeyden haberi olur. Suat'ın başına gelenleri de öğrenmesi o nedenle çok zor olmadı.

Suat, bir ev almıştı. Ama ödemelerde sıkıntıya düştü. Parasını zamanı gelince veremedi. İnşaat firması bunun üzerine devreye girdi. İstekleri belliydi: "Ya para, ya ev."

Bunun üzerine araya Fatih Hoca girdi. Kefil oldu, sorunu çözdü. Suat da evini kaybetmedi.

Florya'nın Mimarı

Fatih Hoca, tesislerde çalışan aşçıyı bile maç priminden yararlandırır. Florya'da her köşe başında güvendiği biri vardır. Bugün istifa etse, arkasından 20 kişi birden tesislerden ayrılır. Galatasaray'a emeği geçenlere de her zaman yardım elini uzatır. Muhammet'e olduğu gibi...

Bir gün talihsiz bir şekilde futboldan kopan Muhammet'i çağırdı. "Gel" dedi, "Alt yapıdaki takımlarımızın birinin başına geç. Böylece antrenörlüğe de ilk adımını at."

Ama aldığı yanıt şaşırtıcıydı. Muhammet, "Ben çocuk çalıştıracak adam değilim" dedi. O da Muhammet'e kapıyı gösterdi.

Terim, son oyuncu duşunu aldığı zaman duşa girer. Takımın izin gününde bile Florya'ya gelir. Üç dil bilen bir sekreteri vardır. Sekreterinden istediği birinci şart, ağzının sıkı olmasıdır. Basının kaynağını öğrenmek için insanları dener, tuzak bilgiler verir. Bu bilgileri basında görürse o kişiyi yakar. Sızmayı önlemek için inanılmaz önlemler alır. Mete Razlıklı ve Turgay Vardarlı ise onun eli koludur.


Terim sadece futbolcusu ile ilgilenmez. Florya Tesisleri'nin bugünkü mimarıdır. Değişen görünüm tamamen onun eseridir. Alt yapıdaki gençlerin tüm derdine çare bulur. Tüm kaynaklarını kullanır. Yeni yapılan alt yapı tesislerine yönetime külfet olmadan bir günde 15 adet televizyon, aynı sayıda bilgisayar, yatak bulur. Mali yönden yönetime büyük destek olur. Ökkeş Polat en büyük yardımcısıdır. Adidas ile anlaşması vardır. Ama tek kuruş almaz. Tek bir şartı vardır. Türkiye'de hiç kimsenin denemediği örnekleri giymek ister. Adidas Terim ile reklamını yapar, sonra piyasaya çıkarır. Ama Terim artık onu giymez. Bir gün malzemeci ile aynı T-Shirt'ü giydiğini görür. Dünyayı yıkar. Orhan Pamuk'un kitaplarını ise elinden hiç düşürmez.


Mangal Sefaları

Galatasaray teknik heyetinin mangal sefaları meşhurdur. Mangal işine hiç karışmaz. İşi uzmanı Müfit Erkasap'a bırakır. Kendisi Bülent Ünder ile masada oturur. Florya Menekşe'de bulunan seyyar köfteci değişmez uğrak yeridir. Sezon başında bazı transfer görüşmelerini bu köftecide yaptığı bilinir. Evine sıkıntı getirmez. Eşine hayrandır. Çocukları ise nadide bir çiçektir. Eşi Fulya Terim İsviçre'de okumuş, entelektüel bir insandır. Ama her zaman söylediği bir söz vardır: "Ben hayatı kocamdan öğrendim."

Para İsyanı

İyi ve güzel anıların yanında Terim'i üzen günler de geçti bu şampiyonluk yollarında. Örneğin, ilk yarıda oynanan Beşiktaş maçı.

Maçın başlamasına artık sayılı dakikalar kalmıştı. Fatih Hoca futbolcularıyla son konuşmasını yapacaktı ki... Ama oyuncuların yüzünden düşen bin parçaydı.

Paralarını aylardır alamamışlardı. Artık istiyorlardı ve ortak kararlarını bildiriyorlardı: "Hocam, biz maça çıkmayacağız."

Terim'in başından aşağıya adeta kaynar sular döküldü. Futbolcularına yarım saat dil döktü. "Alacaklarınızın kefili benim" dedi. Ve oyuncularını ikna etti. O günü anlatırken, hala terliyor: "Allah bana o günleri bir daha göstermesin. Yaşamayan anlayamaz. Sonra hiç taktik vermedim. Futbolcularım sahaya çıktılar, aslanlar gibi oynayıp, kazandılar."

Juventus Şoku

Şampiyonlar Ligi, Terim'in en büyük hedefiydi. İstanbul'daki Juventus maçı da bu nedenle büyük önem taşıyordu. Maça saatler kalmıştı artık. Terim, Florya'da odasında yardımcılarıyla toplantı yapıyor, taktiği belirlemeye çalışıyordu. İçeri Mete Razlıklı girdi: "Kötü haber. UEFA maçı bir hafta erteledi."

Fatih Hoca adeta donup kalmıştı. Bir haftadır oyuncularını tek tek hazırlamış, konsantrasyonu sağlamıştı. Büyük emek harcamıştı. Şimdi bunu oyunculara nasıl söyleyecekti? Bir gönüllü aradı. Ama kimse çıkmadı. Terim de o sırada yemekte olan oyuncularının yanına gitti. Kelimeler ağzından güçlükle çıkıyordu: "Herkes evine. Maç tehir edildi."

Hoca, Hakan'ın Juventus'a gitmesini de hiç istemedi. Ama Faruk Süren yönetimini hiçbir zaman yarı yolda bırakmadı. "Yönetim politikası" diyerek Süren'e destek çıktı. Ama sonra çok kızdı. Kızgınlığının hedefi Hakan'dı. Hakan bir türlü karar veremiyordu. Terim ise bekliyordu. İspanya kampından Hakan'a mesaj gönderdi: "Ya karar ver git, ya da dön. Ben de ne yapacağımı bileyim."

İstanbulspor ile yapılacak olan kupa maçı öncesi futbolcular paralarını alamadıkları gerekçesi ile yine isyan etti. Başkan Faruk Süren hemen Florya'ya geldi. Süren ve Terim saatlerce kafa kafaya verip sorunu çözmeye çalıştılar. İkili sonunda oyuncuları yine ikna etti. Ama Terim için o gece çok uzun ve sıkıntılı bir geceydi. Süren o gece hocasına söz verdi: "Bir daha bu sıkıntıları yaşamayacaksın."

"Kafa Koca!"

Sarı-Kırmızılı futbolcuların hepsinde de kaleci Taffarel'in yeri bir başka... Önce Taffarel'in transfer öyküsünü hatırlayalım.

Başkan Faruk Süren, Dünya Kupası devam ederken Monaco Teknik Direktörü Tigana'dan kaleci Barthez'i istedi. Tigana, "Olmaz" dedi, "Zaten gelmez. Ama size Taffarel'i tavsiye ederim. Şu anda hiçbir kulüpte oynamıyor."

Süren, Taffarel'le temasa geçti. Sonra da Terim'e bilgi verdi. Terim, önce tedirgin oldu. O sıralarda Suudi Arabistan'ı çalıştıran, Fenerbahçe'nin eski hocası Parreira'yı aradı: "Taffarel'i alalım mı?" Brezilyalı hoca, "Geliyorsa hemen alın" yanıtını verdi. Ve Terim de Taffarel'i transfer ettirdi.

Takım içinde Taffarel'in sevgisi apayrı. Futbolcuların neşe kaynağı. Kaptan Bülent, en yakın arkadaşı. Ailece görüşürler. Bülent'e bozuk ve komik Türkçesiyle "kafa koca" der. Kamplarda o inmeden kimse yemeğe başlamaz. Futbolcular hemen kapısına dayanır. Uykusu ağır olan Brezilyalıyı omuzlarda aşağıya indirirler.

Kahvaltılar Emre'den

Galatasaray'da birlik ve beraberlik hiçbir takımda rastlanmayacak şekilde. Bunda yine Fatih Terim'in rolü çok büyük.

Başka takımlarda bulunan "grupçuluk" belası Galatasaray'da yasakların en başındadır. Ama yine de yaşıt olanların birbirlerine olan bağlılığı göze çarpar. Örneğin; Arif, Okan, Küçük Hakan ve Emre birbirinden hiç ayrılmaz. K. Hakan evli olduğu için diğerleri Şenlikköy'de kiralık bir evde otururlar. Tam bir bekar hayatı yaşarlar. Kahvaltı işi en küçükleri olduğundan Emre'nin sorumluluğundadır. Akşam ise ya Kaşıbeyaz, ya da Carousel'in burgercıları mekan seçilir. Bu mekanda mutlaka Fatih de vardır.

En Cimri Galatasaraylı (4. Bölüm)

Galatasaray'da hayat Bakırköy'den öteye geçmez. Sadece Tugay ile Fatih Terim, Etiler ve Tarabya sırtlarında oturur. Diğerlerinin tümü Bahçeşehir, Florya veya Bakırköy'de mesken tutmuştur.

Ergün Bahçeşehir'de triplekste oturuyor. Büyük Hakan'ın artık yeni gelini bekleyen evi Florya'da. Hagi Yeşilköy'de yaşıyor. Popescu ile Taffarel komşu.

Yani bir, iki kişi hariç herkes bir taş atımı mesafede yaşar. Sokakta bile yürürken karşılaşırlar.

Futbolcuların eşleri haftada iki veya üç gün Florya Tesisleri'ne gelirler. Antrenman öncesi ve sonrası oyuncuların çocuklarının hepsi sahada oynar. Tam bir aile yuvası gibi. Ama tünelde Fatih Terim gözükünce çocuklar hemen kenarda bekleyen annelerinin yanına koşarlar. Onlar bile Florya'daki Terim kurallarını bilir.


Yönetim de Florya'da

Yediden yetmişe herke gününü Florya'da geçirirken yönetim de boş durmaz. Ali Dürüst ve Burak Elmas hep oradadır. Başkan Faruk Süren, haftada iki üç gün mutlaka gelir. Sezon içinde yaşanan sıkıntılar aradaki ilişkiyi asla bozmamıştır. Süren yönetimdeki az çalışan grubun omuzlarındaki yükün ağırlığı yüzünden yeni kongre yapmak zorunda kaldı. Kongre öncesinde ise Faruk Süren, Ali Dürüst, Burak Elmas, Mehmet Cansun, Osman Hattat ve Ateş Ünal Erzen dışında kalanlar Galatasaray'ı sadece basından takip ediyordu.

Krizli dönemlerde Süren, futbolcularına para bulmaya çalışırken, Mehmet Cansun da çalmadık kapı bırakmadı. Zaten Terim'i sıkıntılara rağmen Florya'da tutan yönetimin bu özverili çalışması oldu.

Yönetim hep hedef büyüttü. Dev stat projesi için düğmeye basarken, futbol takımı ve diğer giderler için de çalıştı, çabaladı.

"İnsan yaptıkları ile kendi heykelini diker" derler. Kim ne derse desin. Bunca eleştiriye, Türkiye gerçeğinde yaşanan mali krizin kulübe de yansımasına rağmen Galatasaray üçüncü kez şampiyon. Öyle ise, yiğidin hakkını vermek gerekli. Ne Terim efsanesi, ne de üç yıl kazanılan şampiyonluk... Yönetimin desteği ve çabası olmadan bunlar asla gerçekleşemezdi.

Çorapsız Hagi

Vefa, özveri, fedakarlık, cefa... Sarı-Kırmızılı futbolcular, bunların hepsini yaşadılar, yaptılar. Onlar, sonsuza kadar hatırlanacak. Ama bir var ki... O bambaşka. Hagi hiç unutulmayacak.

Takımda "gizli bir kaptan" Hagi. Bir lider, bir yönetmen.

O takımın saha içindeki eli, kulağı... Sihirli sol ayağı büyük bir güç. Kramponun içine çorap giymemesi ilginç bir özelliği. İlk geldiğinde bazı futbolcular O'nu taklit etti ama... Sonra facia!.. Hepsinin ayakları yara bere içinde kaldı.

O'nun için "Romanya ordusunda Albay" derler. Oysa eski Devlet Başkanı Çavuşesku O'na sadece beş dakika askerlik yaptırmıştı. Kendisine "Profesör" denmesini hiç sevmez. "Bana futbolcu deyin yeter" der. Saati saatine uymaz. Bir bakarsınız çok samimi... Ama sonra selam bile vermeyebilir.

Sezon içinde bir televizyon muhabiri Hagi'den randevu almıştı. Bir parkta röportaj yapacaktı. O sırada bir çiçekçi... TV muhabiri hemen çiçekçiyi alır, Hagi'nin yanına getirir. Birlikte görüntüsünü çekmek ister. Ama Hagi köpürür: "Sen Rumenler'i çingene mi sanıyorun?" Ve röportaj başlamadan biter.

Hagi içinde takım ruhu taşır. İşte bir örnek: Sezon içinde yönetim Hagi'ye transfer taksidini ödemek ister. Ama parasını almaz. "Önce arkadaşlarıma soracağım" der. Onların da parasının ödendiğinden emin olunca taksidini almayı kabul eder.

Hagi, iyi derecede İtalyanca ve İspanyolca konuşur. Biraz da İngilizce ve Türkçe.

En çok Fenerbahçe maçlarında tedirgin olur. Uche hayranıdır. Fenerbahçe Stadı'ndan ürker. Kendi seyircisini çok beğenir. "Kaliteli" der.

Popescu'nun devre arasında ülkesine giderken "Param ödenmezse geri dönmem" açıklamasına çok kızdı. Daha sonra Popescu'yu ikna edip elinden tutup İstanbul'a getirdi.

Hagi cimriliği ile de ünlüdür. Asla borç almaz, hiç de vermez. Kuruşunun hesabını yapar.

Barcelona'da oynarken teknik adamlar tüm futbolcuların IQ'sunu ölçtürmüş. Hagi en yüksek puanı almış. İnanılmaz zekidir. Penaltı kullanmayı sevmez. Şut atmaya bayılır. "Bu hissetme meselesidir. O ışığı gördüğüm anda vururum. Hem de nereden olursa olsun. Özel bir şey yapmıyorum. Öylesine vuruyorum. Topun odak noktasına vurmak gerekiyor. Önce inanmak, sonra ışığı görmek gerekir. Mesafe fazla önemli değildir" der.

Hagi, Hakan'ın Juventus'a gitmesine ise kahroldu. Hakan için o zamanlar "O Dünya'nın en büyük santrforu. Keşke gitse. Avrupa O'nu görse. O olmadan biz çok sıkıntı çekeriz. Ama kendisi için çok iyi olur" diyordu.

Hakan Kartal Gibi

Ligin devre arasında yaşanan Hakan öyküsü ise bu yıl Galatasaray'ın en çok sıkıntı duyduğu olayların başında geliyordu. Devre biter bitmez ortaya çıkan transfer olayı günlerce kamuoyunu meşgul etti. Gidip gitmeyeceği konusunda iddialar ortaya atıldı. Ama Hakan gitmedi. Yönetim ile arası açıldı. Köşe kapmaca oynadığı basın karşısına dikildi. O'na cehpe aldı. Bunalımlı günler geçirdi. Uzun süre kendini futbola veremedi. Bu nedenle bu yıl istediği gol sayısına ulaşamad. Vasat bir sezon geçirdi. Ama attığı kritik gollerle ve mücadeleci gücü ile yine takımını birçok kez kurtaran adamdı. Popescu, Fenerbahçe maçı sonrası O'nun için şu açıklamayı yapmıştı:

"İlk golde bir futbolcunun bu kadar yükselebileceğine kimse şahit olmamıştır. Hakan havada bir kartal gibiydi. Gözlerimle görmesem inanmazdım. O kafa şutunu hayatım boyunca unutmayacağım."

Hakan şimdi 10 Haziran'ı bekliyor. Evlenecek. Özel hayatında mutluluğu bulunca da eminiz ki daha başarılı olacak.

Bir şampiyonluk daha geride kaldı. Öykü bitti, yenisi başlayacak. Başta da dediğimiz gibi, bazı isimler değişecek, fotoğraflar yenilenecek.

Ama şimdi eğlenme zamanı. Ve bu da Galatasaray camiasının en doğal hakkı. Kutlu olsun Cim-Bom'a...

19 Ekim 2010 Salı

Yalan Olmuş...


Haziran 1981...

Derbi Öncesi Güven


3 haftada alınan 9 puan ve atılan 13 gol. Galatasaray maçına daha iyi bir şekilde girilemezdi herhalde. Gerçi özellikle Kasımpaşa ve Konya güçsüz olduğu için bu kadar gol atabildik ama takımda skorlardan bağımsız bir performans artışı var. Örneğin, Mehmet Topuz... Maç öncesi oyunun kilidi Mehmet Topuz ve Özer ikilisi demiştim, Mehmet Topuz maç içinde spikerlerin de hakkını verdiği gibi gayet güzel oynadı ve derbi öncesi güven verdi.

Emre, Özer ve Mehmet Topuz'u bir arada görünce ben 4-3-3 oynayacağımızı düşündüm maçtan önce. Ama Aykut Hoca Alex'in bölgesinde Özer'i düşünmüş, 4-2-3-1'i planlamış. Özer'in sakatlanmasıyla birlikte önce Niang geçti o bölgeye, birkaç dakika sonra da Semih.

Konyaspor yakaladığı ilk önemli fırsatı değerlendirdi ve güzel bir gol attı. Oyun 1-1'e geldiğinde dahi içimde bir şüphe yoktu puan kaybına karşı. Ziya Doğan'ı ve Konyasporlu futbolcuları çok eleştirdi Fenerbahçeliler Twitter'da gördüğüm kadarı ile, ama bu noktada biraz düşünmek ve dengeli davranmak gerekir. Elbette ben de hiçbir futbolcumuzun sakatlanmasını istemem. Tamam, gereğinden fazla sert oynadılar. Ama Konyaspor'un gücü belli. İlk 11'lerinden Fenerbahçe'ye, Galatasaray'a veya Beşiktaş'a isteyeceğiniz bir futbolcu dahi var mı soruyorum size? Çok değil, örneğin bir Emenike, bir Cangele falan olsa bu takımda çok değişirler ama yok. Yumuşak oynasalar, maçın sonucu daha başlamadan belli olur. Bu oyuncularla, Fenerbahçe karşısında 6-7'den az yemezler. Konyasporluların futbolcularımızı kasti sakatlamak istediğini söyleyenler, "Emre Belözoğlu, Baros'u bilerek ve isteyerek sakatladı" diyenlerle aynı düşüncede olmuş olmazlar mı? 7 sene önce Elazığ'ı 7-1 yendiğimiz maçı aklınıza getirin. Elazığ 1-0 öne geçmişti, fakat hocaları Ümit Turmuş buna rağmen ofansif futbola devam ettirmişti takımını ve o gün 13-14 tane gol atabilirdik. O kadar uzağa gitmeye de gerek yok, Kasımpaşa-Trabzon maçının özetine bakın bir. Ziya Doğan'ın oyun anlayışını hiç sevmiyorum ama Konyaspor'un başına geçsem ve elimde bu oyuncular/imkanlar olsa, belki ben de bu şekilde oynatırım.

Mehmet Topuz'un dışında Stoch, Dia, Emre, Volkan... Hepsi iyiydi, sırıtan futbolcumuz yoktu bugün.

Derbide Alex'i son yarım saat oynatırım Aykut Hoca'nın yerinde olsam. Niang, Dia, Stoch üçlüsünden biri formsuz olsa tamam ama üçü de formda. Ayrıca Alex'in son 30 dakika oynayıp tüm gücünü sahaya yansıtması daha mantıklı. Diğer türlü oyun zora girerse, son dakikalarda yorulduğu için duran toplar dışında etkili olamıyor. Neyse, derbiye daha çok var, buna tekrardan değinirim.

Özer'e de çok geçmiş olsun, ilk başta çok kötü haberler aldık ama durumunun o kadar kötü olmadığı ve hatta haftaya oynayabileceği söylendi.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Kaptanlar

Bırak Be Kaptan!


Bu akşam Roberto Carlos'u izleyeyim dedim biraz, baktım Ronaldo da oynuyor. Uzun zamandır oynamıyordu. Ama bu halini görünce üzüldüm, Sergen'i bile bu göbekle görmemiştim...

Servet Başkan


Galatasaray'ı Galatasaraylılar kadar takip etmeme imkan yok, doğal olarak bugün Servet'e kızıyorlarsa haklıdırlar diyebiliyorum sadece. Fakat bir sorum var...

Servet'i bizde de 3 yıl oynadığından artık mahallemizden biri gibi tanıyorum. Rijkaard onu istemiyordu, tam gidecekti, son anda kaldı. Üstüne Rijkaard'ı eleştirdi, tüm bunlara rağmen de formayı geri aldı. Bir tarafta Servet, bir tarafta tüm kariyeriyle Rijkaard, diğer yanda da Adnan Polat ve arkadaşları.

Bunun bizde olduğunu düşünmek istiyorum da, düşünemiyorum bile. Takım içinde çok daha önemli, hiçbir şartta vazgeçilemeyecek bir oyuncu olur, anlarım. Şu anki kadrodan Baros örneğin. Ama Adnan Polat, "Rijkaard'ın arkasındayız ve sözleşme imzalamak istiyoruz" demesine rağmen Servet'i hizaya sokamıyorsa veyahut gönderemiyorsa, sorun esasında Servet'te midir?

Bir Zamanlar...


Fotoğraf: Milliyet Arşiv

Konyaspor Maçı Öncesi


Blog'a yazmadığım şu 3-4 günlük süre boyunca birçok maç izledim, fakat maç izlemekten hiçbiri hakkında bir şey yazacak vakit bulamadım... Gerçi canım da istemiyordu. İlerleyen postlarda izlediğim takımları yazarsam zaten bahsederim, sadece şunu söyleyeyim, bu akşam Sevilla karşısında Sporting Gijon'u çok beğendim.

Bizim maça geçecek olursam... Konya'ya şu 19 oyuncu götürülmüş; "Volkan Demirel, Serkan Kırıntılı, Mert Günok, Gökhan Gönül, Fabio Bilica, Joseph Yobo, Diego Lugano, Andre Santos,Caner Erkin, Bekir İrtegün, Issiar Dia, Mehmet Topuz, Emre Belözoğlu, Gökay İravul, Özer Hurmacı, Miroslav Stoch, Semih Şentürk, Mamadou Niang, Kazım Kazım." Alex, Gökhan Ünal, Cristian, Selçuk, Uğur Boral, İlhan Eker ve Okan Alkan kadroda olmayan oyuncularımız. Alex'e zaten değineceğim. Gökhan Ünal eksiklik sayılmaz lakin şöyle bir durum var, Niang'ın sakat olduğu biliniyor, yarın ilk 11'de çıkıp çıkmayacağı belli değil, durumunun belirsiz olduğunu Aykut Kocaman da söyledi. Eğer yedek oturacaksa, Galatasaray maçı öncesi onun yerine Gökhan'ın götürülmesi daha doğru olmaz mıydı? Veya G. Ünal'ı da götür, duruma göre orada al ilk 18'e. Selçuk ve Cristian uzun bir süre sonra aynı anda kadroda yoklar ve Emre'nin yanında kimin oynayacağını merak ediyorum. Kazım'ın şans bulup bulamayacağı da merak edilen bir başka konu.

Galatasaray ve Beşiktaş'ın evinde kaybetmesi, Bursa'nın da 2 puandan olmasıyla yarınki maçın önemi katbekat arttı. Alex bu tarz maçlarda kilitleri hep açmıştır, onun yokluğunda üstelik Niang oynamazsa neler yaparız, bol gol pozisyona girer miyiz tartışılır. Kişisel fikrim şöyle bir 11'le çıkarız sahaya, "Volkan/Gökhan-Lugano-Yobo-Andre Santos/Mehmet Topuz-Emre-Özer/Stoch-Semih-Dia. 4-4-1-1 gibi de oynayabiliriz, bu durumda Stoch Semih'in arkasında serbest oynar, ki bence çok etkili olur. Uzun zamandır yedek ve kendini göstermek isteyecektir. Gerçi onun da sakatlığı vardı, belki o da oynamaz ve Kazım'la başlarız.

Konyaspor ligde oynadığı 7 maçta sadece 1 kez 3 puan aldı, 3 de beraberliği var. Evlerinde oynadıkları son 2 maçta berabere kaldılar (Buca ve Karabük ile). Geçen hafta ise bu hafta da Galatasaray'a 4 gol atan Ankaragücü'ne 4-1 mağlup oldular. Ziya Doğan maç öncesi iddialı açıklamalar yapsa da, maçı 0-0'a kilitlemeye çalışacaktır. Şöyle de ilginç bir istatistik var, Ziya Doğan şimdiye dek Fenerbahçe'ye karşı 1 kez gülebilmiş 15 maçta.

Oynarsa Stoch'tan şov yapmasını bekliyorum ve maçın kilidi yine Özer ve Mehmet Topuz olacaktır Cristian-Selçuk'un yokluğunda. Eğer bu iki oyuncu formanın hakkını verirlerse rahat galip geliriz ama yine vasatın altında kalıp bizi üzerlerse büyük sıkıntı yaşarız. İnşallah derbi öncesi sakatlık vs. olmaz...

13 Ekim 2010 Çarşamba

Yabancı Kontenjanı Efsanesi


Post fotoğrafını bilerek seçtim. Emre'nin "Geçen sene yılın takımı olan İnter'de oynayan İtalyan yok gibiydi, e İtalya Milli Takımı'nın da bulunduğu durum ortada." cümlesinin üzerine koydum. 2006'nın Dünya Şampiyonu İtalya. Şimdi AB dışından tek yabancı transfer edebiliyorsunuz. O dönemde 11 tane Brezilyalı'yla çıkabilirdiniz sahaya.

Milan 2005'te İstanbul'da Liverpool'a yenilirken ilk 11'inde dört İtalyan vardı. 2003'te İtalyanların arasında geçen Şampiyonlar Ligi Finali'nde maça başlayan 11'lerde ise 12 İtalyan futbolcu vardı. Sonuç 2006 Dünya Kupası'nın Şampiyonu İtalya.

İspanya'da AB dışından üç yabancı oyuncu oynatabiliyorsunuz. AB içindense dilerseniz 11 tane alabilirsiniz. Mesela 2006'da Şampiyonlar Ligi Şampiyonu olan Barcelona'nın finaldeki 11'inde sadece 3 İspanyol var. 2009'da bu rakam altıya çıkmış. Real Madrid ve Inter meselelerine girmiyorum bile.

Bu iki lig de dinamikleri açısından bizimkine benziyor. İki ligden de yurtdışına fazla oyuncu ihracatı olmaz. Almanlar, Fransızlar gibi değillerdir o konuda. İyi oyuncuları genelde kendi liglerinde oynar. Bir dönem baş altı İtalyan topçular İngiltere'ye gitmişti. Ama Pirlo, Totti, Del Pierro gibi isimler yurtdışına gitmeyi sevmez. İspanyollar da bu konuda benzerdir. Hatta buna İngilizleri de ekleyebiliriz.

Dolayısıyla yurtdışına oyuncu ihraç etmiyoruz, yabancı oyuncu kısıtlaması da kalkarsa Milli Takım çöker önermesi bana pek geçerli gelmiyor. Zira elimizde biri tarihinde ilk defa biri de 24 sene sonra Dünya Kupası kazanan iki antitez var. Sorun çok daha farklı.

Kaybolan Yıllar: Abdülkadir Kayalı


Biz bu çocuğu büyük umutlarla aldık değil mi? Sonra şans bulsun diye Abdullah Avcı'ya teslim ettik, çoğu maçta şans buldu geçen sene kiraladığımız ocak ayından itibaren. E bu sene hiçbir maçta oynamamış? Son Ümit Milli Takım maçında ise kadrodaydı. Madem İstanbul BŞB'de de oynamayacak, geri çağırsanıza... Bizim altyapımız onlardan daha mı kötü? Sakatlığı varsa bizim doktorlar daha iyi tedavi etmezler mi? 18-19 yaşındaki bir genci oynasın diye kiralıyoruz ve hiç oynamıyor. Sonra da uzun yıllar sonra arkasından kendini harcadı vs. diyoruz.

Durumu hakkında geniş bilgi sahibi olan varsa ve bizi bilgilendirirse çok iyi olur...

İkilem...


Hem yabancı sınırlaması kalksın, 20'nin üzerinde yabancı alalım, hem de Milli Takım süper oynasın, Dünya devlerini dağıtsın isteyenler var. Arkadaşlar, bu mümkün değil maalesef. Azerbaycan yenilgisinin hiçbir mazareti olamaz, bir numaralı hocam Hiddink dahil herkes eleştirilebilir bu noktada ama başını bizim başkanımız Aziz Yıldırım'ın çektiği takım kadrosunu yabancıyla dolduralım isteğinde olanlar, Milli Takım iyi gitmeyince bir zahmet eleştirilerinde makul olsunlar...

Yılda 10'un üzerinde -bu sayının çok daha fazla olması gerekir de 10 diyorum ben- futbolcumuzu Avrupa'ya göndersek, bunların büyük bölümü kulüplerinde fazlaca şans bulsalar, sorun yok. Al istediğin kadar yabancıyı, istersen 11 yabancıyla oyna. Ama yurt dışına transferini gerçekleştirdiğimiz oyuncu sayısı belliyken ve maalesef bu uzun yıllar değişmeyecekken, Milli Takım'ı gönülden destekleyen bir insan yabancı sınırlaması üzerinde iyi düşünmeli.

Milli Takımımızın temel direği 3 büyük kulübümüz. 90'ların 2. yarısı ve 2000'lerin başında gelen başarılarla birlikte doğal olarak Galatasaray ağırlıklı bir Milli Takımımız vardı, bu daha sonra Fenerbahçe'ye döndü biraz yapılan transferlerle. 3 büyük takımın golcüleri yabancı. Niang, Baros, Bobo. 10 numaraları yabancı. Fenerbahçe'nin 2 stoperi yabancı, hatta 3.'sü de yabancı. Beşiktaş'ın orta sahası yabancılardan kurulu. E Fenerbahçe'nin kanatları? Şampiyon Bursaspor'dan Ömer Erdoğan kadroya çağrılıyor sonunda, oynayınca herkes kem küm ediyor. Servet'i Rijkaard istemiyordu, hocasına resti çekmesine ve ağır eleştirilerde bulunmasına rağmen nasıl formayı kaptı anlamış değilim.

Hem Almanya'ya, hem de Azerbaycan'a gol atamadık. Golcü sıkıntısı çektiğimiz bariz. Geçen sezon ligimizin açık ara gol kralı Makukula oldu ve sıralamada ilk 5'te tek Türk var, Necati Ateş... Bu sezon ise şimdiye kadar en çok gol atan 10 futbolcunun "tamamı" yabancı. Tuncay'ı hocası kendi takımında istemiyor, Halil ve Sercan'ın attığı gol sayısı ortada. Fatih Tekke desen ortalarda yok hala. Bizim Semih'in durumunu bilmeyen yok. Mevlüt geçen seneki Mevlüt olsa tamamdı ama bu sezon ligde 8 maçta sadece 1 golü var.

E peki biz bu kadar yabancıyla bir Hakan Şükür, bir Alpay daha çıkartabilir miyiz soruyorum size? Fenerbahçe'nin tandeminde bir Türk'ün oynamasına ihtimal veriyor musunuz? Geçen sene yılın takımı olan İnter'de oynayan İtalyan yok gibiydi, e İtalya Milli Takımı'nın da bulunduğu durum ortada.

Ben 6+2+2'nin de çok fazla olduğunu düşünüyorum -4+2 yeterlidir- Milli Takımı düşünerek, bir de hala sınırsız olsun isteyenler var bizim başkan gibi. Milli Takım'ı takmayan, ben sadece kulübümü düşünürüm diyen bir insan bunu isteyebilir tabii ki, diyecek bir şeyim yok. Lakin ikisini birden istemek, çelişkiden ibaret...

11 Ekim 2010 Pazartesi

Ali Osman Vs. Ramiz


Bizden Olmak...


Mesut Özil konusu hazır yeniden gündeme gelmişken, ben de örnekler üzerinden düşüncemi belirteyim.

Mustafa Doğan Fenerbahçe'ye 1996 yılında -yani 20 yaşındayken- transfer olmuştu. Hatta o dönem birçok gurbetçi futbolcu almıştık, Özkan Koçtürk, Müjdat Karagöz gibi.. Türkiye'ye transfer olduğunda Alman Ümit Milli Takımı'nda forma giyiyordu. O zaman kural farklıydı ve bu A Milli Takımımız için mücadele edemeyeceği anlamına geliyordu. Yanlışım varsa düzeltin, şu an Ümit Millilik önemli değil, isterse bir futbolcu 30 kez Ümit Milli olsun, başka bir ülkenin A Milli Takım formasını sırtına geçirebiliyor. Alttaki fotonun solunda da yazdığı gibi, Mustafa Doğan transferinden 15 gün sonra, "En büyük üzüntüm Türk Milli Takımı'nda oynayamayacak olmam. Ancak her şeyimi Fenerbahçe'ye vereceğim." demiş. Hatırlanacağı üzere daha sonra Milli Takımımıza karşı da mücadele etti Mesut gibi (Almanya'da 0-0 berabere kaldığımız maçta son dakikalarda oyuna girmişti). Hakan'ın golüyle Bursa'da 1-0 kazandığımız maçta ise kadrodaydı fakat ilk 18'de değildi. O maçtan sonra şu açıklamayı yapmış, "Ben Almanya forması giyiyorum. Ama bu yenilgiye üzüldüm diyemem".


Mustafa Doğan'ın avantajı Türkçe'sinin iyi -en azından Mesut'a göre çok daha iyi- olmasıydı. Artı genç yaşta Türkiye'ye transfer oldu. Daha sonradan iki Milli takımdan birini seçebilme şansı olsa ve hiç düşünmeden Almanya'yı seçse, Mustafa'ya kızardım (hem de bayağı). Neden? Çünkü bize yakın, senden benden "pek" farkı yok... Dil çok önemli nihayetinde. Zaten daha sonra Meryem isimli bir bayanla evlenmişti yanlış hatırlamıyorsam, ve hala da görüldüğü gibi burada yaşıyor. Kendini Almanlara daha yakın hissetse, Alman olarak görse, gidip orada yaşardı futbolu bıraktıktan sonra. Nasıl olsa yeteri kadar para kazandı...


İkinci örnek, Mehmet Scholl. Babası Türk annesi Alman Mehmet Scholl'ün ve babasıyla ilk kez 90'lı yılların sonlarında oynanan Beşiktaş maçı öncesi görüşmüştü. Açıklaması da var, "Babam Türk. Ama ben onu hiç tanımıyorum. Türk kanı da taşımıyorum. Türk değil Almanım."


Mehmet Scholl'ün bu duygular içinde olması çok normal. Normal olmayan, bizim yıllarca Mehmet Scholl'e özel ilgi göstermemiz. Tamam, iyi futbolcuydu, futbolunu konuş ama Avrupa'nın diğer yıldızlarından ne farkı vardı ki? Adının Mehmet olması ve hiç görüşmediği babasının Türk olması bu kadar ilgi göstermemiz için yeterli miydi? Uzun yıllar ülkemizde oynayan, çatır çatır Türkçe konuşan, burayla bağını koparmayan kaç yabancıya Mehmet Scholl kadar ilgi gösterdik? İnsanların kendilerini nereye ait hissettiği önemlidir. Bizden olmalarına bakarım. Baliç, Boliç gibi futbolcuların bizden ne farkı vardı ki? Çoğumuzdan iyi Türkçe konuşuyorlar.


Bir de şimdi gündemimizde olan Mesut Özil var. Mustafa Doğan'la Mehmet Scholl'ün ortası... Türkçesi kötü, o da orada doğup büyümüş. Türkiye'de hiç uzun süre yaşamadı, ailesi, arkadaşları, ortamı Almanya'da. Belli ki Mustafa Doğan, Tayfun, Ali Güneş vs. gibi iyi Türkçe öğrenecek ortamı olmamış. Kendini oraya ait hissediyor olabilir. Belki de sadece Alman Milli Takımı'nda oynaması kariyeri için avantajlı olduğundan seçmiştir kendini iki tarafa da ait hissetmemesine rağmen. Mesut'u anlayabiliyorum, hiç kızmadım desem yeridir. Tam tersine Mehmet Scholl örneğinde yazdığım gibi Mesut'a değil, ülkem insanlarına kızıyorum. Mesut Türk ailesinin çocuğu olabilir, tamam da bir Ümit Karan, Tayfun vs. diğer gurbetçiler gibi değil ki... Evinde kardeşleriyle Türkçe konuşmuyor bile. Sen ülkemizde uzun yıllar oynayan, bizden biri olan yabancılara ilgi göster, sonra istediğin kadar Mesut'u konuş, kafaya takmam.



Sorun belki de bendedir ama Baliç'ten Coulibaly'ye birçok yabancıyı Mesut'tan daha yakın buluyorum bize. Mesut'un Alman Milli Takımı'nı seçmesine değil, bizim ülke olarak Mehmet Scholl, Mesut vs.'nin bu kadar üzerine düşmemize, onları her gün haber yapmamıza anlam veremiyorum...

Not: Mesut'u oyuncu olarak çok beğeniyorum.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Hakan Ceylan Ve Yedi Yabancı

Ahmet Çakar bugünkü yazısında önemli bir konuya parmak basmış. Ek olarak bir şey söylememe gerek yok.

 "İŞGÜZARLIĞIN BÖYLESİ"

"Pazar gecesi Trabzon'da oynanan Beşiktaş maçında çok ilginç bir olay yaşandı. İkinci yarıda Ernst çıktı; Bobo girdi. Fakat daha sonra öğrenildi ki; Beşiktaş kenar yönetimi aslında Aurelio'yu oyundan alıp Bobo'yu sahaya sürmeyi düşünmüş. Değişiklik kağıdı hazırlanmış ve maçın dördüncü hakemi Hakan Ceylan'a verilmiş. İşte ne olduysa bu dakikada olmuş. FIFA kokartlı eski hakem Hasan Ceylan'ın oğlu Hakan Ceylan da bu değişiklik kağıdı eline ulaştığında kenar yönetimine "Bir Türk oyuncu çıkıyor, yabancı giriyor. Bunu yapamazsınız. Zira sahada 7 yabancı olacak" diyerek uyarıda bulunmuş. Sana ne kardeşim? Senin böyle bir görevin var mı? Dördüncü hakemin oyuncu değişikliğindeki görevi hakemi uyarmak, yedek oyuncunun teçhizatını kontrol edip sahadaki oyuncu oyun alanından çıkmadan yedeğini sahaya sokmamaktır. Bir dördüncü hakem böyle bir işgüzarlığı niye yapar? Yarın bir gün, bir başka dördüncü hakem böyle bir uyarıyı yapmazsa sorumlusu kim olur? 7 yabancı sahada olduğunda cezayı hükmen yenik sayılacak kulüp mü öder, yoksa buna müdahale etmeyen dördüncü hakem mi?

YA BEŞİKTAŞ KAZANSAYDI...
 
Çıkan Aurelio, giren de Bobo olduğunda her şey çok kolay. Çünkü ikisinin de neredeyse çocukluklarını biliyoruz. Ama yarın bir gün, Süper Lig'de diğer takımlarda böyle bir oyuncu değişikliği yaşandığında bir dördüncü hakemin çıkan ve giren oyuncuların milliyetini bilmeme olasılığı var. Ya o maçı Beşiktaş kazansaydı ne olacaktı? Bugün Trabzonspor bangır bangır bağırmayacak mıydı? Ya da Hakan Ceylan karışmasa, Trabzon 1-0 kazandığı maçı 3-0 almış sayılmayacak mıydı? Bugünkü 1- 0 sonrasında sezonun ikinci yarısında İstanbul'daki maçı Beşiktaş 2-0 kazanırsa, sonra da iki takım sezonu aynı puanla 1-2 bitirirlerse Beşiktaş ikili averajla rakibini geçmeyecek mi? Hakem sıralamayı etkilemiş olmayacak mı?"

5 Ekim 2010 Salı

Futbol Dünyası 1996'ya Girerken


Fenerbahçe ve Galatasaray kaptanları -Bülent Korkmaz ve Oğuz Çetin- eşleriyle birlikte gelmişler. Bülent Uygun ve Hakan Şükür de onlarla. Zaten alttaki iki foto o zamanlar "bir çılgın" olduklarını kanıtlıyor Hakan ve Bülent'in...



Şu ağızlarındaki şeye ne deniyordu? Yıllardır üflemedim...


Boliç, Yılmaz Vural ve ailesi ile eğleniyor. Yılmaz Hoca'yı Salih Kalyon'a benzeten bir ben miyim?


Tarık evinde Serkan Aykut'u ağırlamış ve eklemiş, "Bu yıl benim yılım olacak." Böyle mi olacaktı?..


Hami ve Saffet Sancaklı daha ağır takılmış Hakanların grubuna göre. Kötü bir olay da yaşanmış olabilir o an, kadınların suratlarına baksanıza...


Sergen her zamanki gibi... Ebru Gündeş yazıyor Milliyet'te yalnız ben arkadaki şarkıcıyı Pınar Eliçe'ye daha çok benzettim, ama yanlış yazacak halleri yok...


Kemalettin de ailesiyle yılbaşını evinde geçirenlerden. Tombala da oynamışlardır muhtemelen...

Sweet Smell of Success


Film tavsiyelerini yine aksattım, arayı fazla açmamak lazım. Yine eskilerden gidiyorum, 1957 yapımı bir Film-Noir Sweet Smell of Success. Başrollerde Burt Lancaster ve Tony Curtis var. Canınız sıkılıyorsa hemen indirin ve bu harika filmin tadını çıkarın. Yaklaşık 1 yıl önce yazdığım entry'yi şuradan okuyabilirsiniz.. Keyifli izlemeler...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Bir Zamanlar...

"Rekabette Dostluk Olmaz"


Aziz Yıldırım, başkan olduktan 6.5 ay sonra - 2 Eylül 1998'de- Milliyet'e çarpıcı açıklamalar yapmış. İlgi çekici birçok nokta var. Bakalım bundan 12 yıl önce Gürcan Bilgiç ve Yalçın Türk'e neler demiş sevgili başkanımız...

Fenerbahçe'nin TSYD Kupası'nda aldığı yenilgiler ve ligin ilk maçındaki Çanakkale Dardanelspor beraberliği sonrası, Başkan Aziz Yıldırım hedef tahtası olmuştu.. Taraftar umutsuzluğa kapıldı.. Camia ve spor kamuoyu transferlerin yanlış yapıldığı, Sarı-Lacivertli ekibin geçen yıldan daha kötü olduğu eleştirilerinde bulundu..

Ancak Aziz Yıldırım tüm tenkitlere kulaklarını tıkayarak futbolculara ve teknik kadroya büyük destek verdi.. Hep Fenerbahçe'nin iyi bir takım olduğunu ve en kısa zamanda patlayacağını savundu.. Ve sonunda Aziz Yıldırım haklı çıktı.. Sarı-Lacivertliler ligde arka arkaya galibiyetler alarak gücünü gösterdi.. UEFA Kupası ön eleme maçında güçlü Göteborg'u saf dışı bırakarak camia ve taraftarla yeniden kucaklaştı.. Son Samsunspor galibiyeti ile de herkesi mest etti..

Yıldırım yarınlara da umutla bakıyor.. Fenerbahçe'nin Parma'yı eleyecek güçte olduğunu savunan Aziz Yıldırım, kulübün iki yıl içinde tesis zengini olacağını söyledi... Sarı-Lacivertli kulübün başkanı gelir getirecek tesisler, reklam girdileri ve maç hasılatlarıyla Fenerbahçe'nin 60 milyon dolar gelir hedeflediğini vurguladı.. Taraftara ve camiaya şampiyonluk sözü veren Aziz Yıldırım, yoğun maç trafiği, divan toplantıları ve mali kongre sonrası dayısı Faruk Yalçın'ın yarattığı Bayramoğlu Kuş Cenneti'nde stres attı. Uzun süre doğa ile iç içe kalan ve hayvan sevgisini gideren Aziz Yıldırım'ın yanında sadece Milliyet ekibi vardı. Fenerbahçe'nin çıkışıyla bir hayli keyiflenen Aziz Yıldırım, düşüncelerini ve ideallerini şöyle sıraladı:

"Önümüz çok açık. Sadece maçları kazandığımız için değil, kulübün müesseseleşmesi yolunda da emin adımlarla ilerliyoruz. Finansal olarak iyi duruma gelmemiz, kulüp tarihinde belki de ilk defa kasamızda para olması herkesi rahatlattı. Personel morallendi, düzene girdi. İstikrarı sağladık. Bütün borçlar ödendi. Şimdi de kulübün reorganizasyonu için bir şirket çalışıyor. Onların yapacağı yönetim modeliyle şirketleşme yolunda da ilk adımı atacağız.

Bugün profesyonel kulüpler çok büyüdü. 15 trilyon bütçesi olan bir takım dernekler masası kanunu ile yönetilemez. Türkiye'nin bir çok büyük şirketinde bu kadar nakit para dönmüyor. Şu anki sistemde her şey kulüplerin aleyhine. KDV ödüyorsunuz, ancak verdiğiniz KDV'yi geri alamıyorsunuz. Yeni vergi kanunu ile işler daha da çıkmaza girecek. Devletin kulüpleri koruması, yaşamasını sağlaması gerekiyorsa, spor kanunu hemen devreye sokulmalı. Çünkü bu kulüpler Türkiye'yi yurt dışında temsil ediyor, başarılı oluyor, ülkenin çıkarı için uğraşıyor. Futbolcu satıp ihracat yapıyor, ancak hiçbir muafiyetten yararlanamıyor.

İyi futbolcu almak bugün çok önemli bir yatırımdır. Okocha örneğinde olduğu gibi. Biz Balic'e 9 milyon dolar ödedik ama bugün 20 milyon dolara taliplisi var. Satmaya kalksak belki de çok daha yüksek rakamlar elde edebiliriz. Sergio da öyle. 2 milyon dolara bize maloldu. Ancak kendisini geliştirdiği anda çok daha yüksek rakamlara alıcı bulabilir.

Transfere başlarken en az iki yıldız futbolcu almaya niyetliydik. Birici Balic'ti, Türk takımlarının yanı sıra İtalyanlar ve Paris Saint Germain de devredeydi. 8 milyon doları bir ayda ödeyerek bu transferi gerçekleştirdik. Balic'in de Fenerbahçe'yi çok istemesinin bu transferde önemli rolü oldu. Metin ve Erkan'ı kadronun gücünü arttırmak için aldık. Ancak Metin oynadığı futbol ile değişmez oldu. Salou transferi çıkmaza girince, Löw bize altı kişilik bir liste verdi. En üstünde Moldovan'ın ismi vardı. Murat Yakın'ı ise ilk konuştuğumuzda istedi.

Başkanlık seçimine girerken Fenerbahçe üyeleri beni tanımıyordu. Kişilik olarak geri planda kalmayı severim. Sekiz yıldır camianın içindeyim ama hiç ön plana çıkmadım. Kadıköy ve Birleşik Grup Derneği beni destekliyordu ancak üyelerin büyük bölümü tanımıyordu. Başkan olduktan sonra yaptığım icraatlar ve iyi niyetim üyelerin beni gerçek anlamda tanımasına neden oldu. Destek başladı. Kendi yönetimimle çalışmalıydım. Arkadaşlarımdan oluşan ekibi kurduğumda da hemen çalışmalara başladık. Büyük bir uyumumuz var. Bunu da bozmak isteyenler olabilir. Ben iki yıl sonra başkanlığı bırakacağım ancak şu andaki yönetimden birçok kişi başkan olabilir.

İki yıl sonrası için altyapıyı şimdiden hazırlıyorum. Sonrakiler devam ettirecekler. 90 yıllık alışkanlıkları bir kalemde silip atamıyorsunuz. Her şey için zaman lazım. Şu anda tek adam, yani başkan yönetimi devam ediyor. Bunu inkar etmiyorum. Ancak yönetimdeki arkadaşlarım işleri ele almaya başladılar. Çok değil 3 ay sonra ben sadece "Ne oldu?" diye soran kişi olacağım. Reorganizasyon tamamlandığında profesyoneller işin başına geçecek ve yönetim kurulu sadece icra mercii olacak.

Ligler artık eskisi gibi kolay değil. Geçmiş yıllarda dört takım vardı. Şimdi her takım kendine göre güçlü ve büyükleri yenmesi sürpriz olmuyor. Şampiyonluk adayı Fenerbahçe, Galatasaray, Trabzon, Beşiktaş ve İstanbulspor'dur. Bunların arasında en şanslı olarak kendimizi görüyorum. Galatasaray Şampiyonlar Ligi'nden etkilenebilir. Biz ise geçen yıl ikinci olan kadroyu çok kaliteli futbolcularla güçlendirdik. Liglerin en iyi takımı olduk.

Löw mükemmel bir antrenör ve çok iyi bir insan. Kendisinden çok memnunuz. Ben başkan olduğum sürece de bu takımın başında kalacak. Sözleşmesi bir yıl ama uzatacağız. Çünkü dün Osieck'i eleştirenler, takımdan ayrıldığı zaman keşke gitmeseydi diyorlardı. Türkiye'nin kaderi bu. Görevi verdiğimiz hocaya en az iki yıl süre tanımalıyız. Başarılı olsa da, olmasa da...

Kulübün tesisleşmesi konusunda kesin ve emin adımlar atıyoruz. Samandıra'yı yönetim olarak yeniden başlattık. Yöneticimiz Mehmet Aydın bu işi üstlendi. Çim sahanın ekimi yapıldı, tesisler tamamlanıyor. Eski müteahhit Şefik Gül ise bizim değerlendirdiğimiz hak ediş bedelini kabul etmedi. Onunla mahkemelik olacağız.

Kayışdağı tesisleri okul oldu. Ancak sözleşme şartlarını yeniden oluşturuyoruz. Bizim istediğimiz gibi olursa, desteğimizi de veririz. Bu anlaşmayı divan ve gerekirse genel kuruldan geçirdikten sonra imzalamayı düşünüyorum.

Antrenman tesislerine yeni çim sahalar yapılıyor. Buraya bir de benzin istasyonu koyacağız. Taahhütlerimiz arasında yer alan alışveriş merkezi için ise yap - işlet - devret modeli ile ihale açma hazırlıklarını sürdürüyoruz.

Fenerbahçe Stadı'nın 40 bin kişilik yapacağız. Sezon sonunda kazma-kürekle soyunuyoruz. Nihat Özdemir ve Mithat Yenigün projeleri hazırlıyorlar. Seyircilerimiz statta yalnızca maç seyretmeyecek, yemeklerini yiyecek, aileleriyle keyif sürecekler. Müzeyi de stada taşıyacağız. Böylece herkes Fenerbahçe'yi öğrenecek. Çevreye yapacağımız alışveriş merkezlerinde ise kulüp ürünlerini satacağız.

Fenerbahçelilik başka bir şeydir. Bizim ruhumuzda, büyük olmamızda Kurtuluş Savaşı rol oynar. Fenerbahçelilerin bu savaşta yaptıkları hizmetlerle kulüp halk tarafından sevilmiş ve baştacı edilmiştir. Bunu gerçekleştirmek için Fenerbahçe belgeseli hazırlatıyoruz. Bütün arşivler taranıyor. Herkes Fenerbahçe'nin neden büyük olduğunu belgeleriyle öğrenecek.

Normal şartlarda 6. hafta Kadıköy'de Galatasaray'ı yenerek lider oluruz. En büyük hedefimiz şampiyonluk. Sezonu önde bitirdiğimiz zaman Şampiyonlar Ligi için daha büyük ve güçlü transferler yapacağız. Ufkumuz artık açıldı. Türkiye'nin en iyi kadrosu bizde. Bu futbolcuların hepsine güveniyorum. Geçen sezonlarda olan olaylar geride kaldı. Bütün takımlar en iyisini elde etmek için rekabet içindeler. Rekabette ise dostluk olmaz. Her takımı yenmek zorundasınız. Sahaya çıkacağız ve galip gelmek için tüm gücümüzle oynayacağız.

Geçmişte hakem camiası içinde eski yönetimden kaynaklanan sorunlar nedeniyle Fenerbahçe'ye karşı lobicilik vardı. Şimdi kalktığını düşünüyorum. Ancak hakemler sezona iyi başlayamadılar. Ligin sonucunu hakemlerin değil, futbolcuların belirlemesi gerekir. Bunun için de herkes üstüne düşen görevi yapmalıdır.

Parma'yı eleyeceğiz. İstanbul'daki ilk maçta kesinlikle gol yemeden galip gelmemiz gerekiyor. Bunu başarırsak, turu da geçeriz. Fenerbahçe'nin lig şampiyonluğunun yanı sıra en büyük hedeflerinden biri de Avrupa'da çıkış yapmaktır. Parma'yı elediğimiz taktirde UEFA'da ilk dört takım arasına girme şansını yakalarız.

Sayın Ali Şen beni gazetedeki köşesinde eleştirdi. Hiçbir zaman cevap vermedim. Çünkü bir basın mensubu olarak yorum yapmakta ve düşündüklerini yazmakta özgür. Herkesin düşüncesi kendine. Bizim yaptıklarımızda haklı olduğumuzun ortaya çıkması için zaman gerekiyordu. Nitekim zaman da bizim haklı çıkardı.

Mali kongreyi yapma zorunluluğumuz yoktu. Çünkü bütçe bize yeterdi. Aşsak bile bu miktarı cebimizden karşılayacaktık. Kongre sonunda da aynısı oldu. Ancak ben başkan olduktan sonra üyelere söz verdim. Sizin karşınıza hesapla çıkacağım dedim. Bu sözümü tutmuş olmak için olağanüstü mali kongreyi yaptık. Fenerbahçe'nin yıllık bütçesi 60 milyon dolardır. Bunun gerçekleşmesi gerekir. Burada en büyük pay stat gelirlerinde olacak. Önümüzdeki sezon 20 milyon dolar gişe geliri, 13 milyon dolar TV, 10-15 milyon dolar ürün pazarlaması, 10 milyon dolar reklam geliri bekliyoruz. Geri kalan kısmı da diğer gelirlerden karşılamayı düşünüyoruz. Bu düşündüklerimiz gerçekleşirse Fenerbahçe paralı yönetimden kurtulup, kendi kendine yeten bir sisteme kavuşacak."

Alexcan!

Hafta Sonundan Kısa Kısa...


- Bizim maçın yazısını yazmadım çünkü dışarda olduğum için maçın ilk 60-65 dakikasını izleyemedim. Özetten gördüğüm kadarıyla iki takım da fazla pozisyona girmemiş. Zaten Doll'ün Gençlerbirliği'ni hiç tutmuyorum ya, neyse... Maç başlamadan önce Belgarath'a "Gol yemeyiz, 2-0 alırız" demiştim, son gol de işin kaymağı oldu.

- 7 maçta 20 gol attık ve çok uzun süre sonra ilk kez ilk 7 maçlık süreçte 20 golü görebildik. Daha önce en son 1996/97 sezonunda ilk 7 maçta 20 golü aşıp 22 gol atmıştık. Bu gollerin 10'unu Boliç ağlarla buluşturmuştu, gereksiz bir ayrıntı ama yazayım.

- Galatasaray maçı öncesi bu hafta yaşanan puan kayıplarıyla beraber oynayacağımız Konya maçının önemi bir kat daha arttı. Güiza sonrası Drogba etkisi yaratan Niang'tan ise herkes derbide Atkinson performansı beklemeye başladı...

- Yarım yarım birçok maç izledim şu iki günde. Galatasaray'da Rijkaard'ın kalmasını başkan mı istedi bilmiyorum ama bu belki de Neeskens'e güvenilmediği anlamına geliyor. Ne yani, Rijkaard özel durumu yüzünden ülkesine gitseydi ve Karabük maçında takımın başında Neeskens olsaydı her şey çok daha mı kötü olacaktı? Baros ve Mehmet Batdal'ın yokluğunda 3. bir santrforun olmaması büyük bir yönetim/teknik adam yanlışıdır, Galatasaray en azından alt yapısından çıkardığı genç golcülerin birini kadroda tutabilirdi. Örnek mi, Özgürcan... Yeni bir transferi de şöyle en azından 1.5-2 ay beklemek gerekli ama Misimovic'un performansından memnun olan bir Galatasaraylı var mı? Uyum süreci elbette önemli ama bu kadar silik kalmasını beklemiyordum şahsen. Pino'nun FM diliyle finishing'i de 20 üzerinden 6.

- Trabzonspor-Beşiktaş maçıyla ilgili sadece şunu söylemek istiyorum. Keita, Kaka'ya yaptığı "yanlış" sonrası yerin dibine sokulmuştu ülkemizde. E İbrahim Toraman'ın kendini birden yere atışına ne demeli? Çok büyük bir fark var mı Keita ve Toraman'ın yaptıkları arasında? Bunu neden yazdım, Toraman'ı hareketi yüzünden eleştiren fazla insan görmedim de. Keita'nın suçu yabancı olması mı yani?

- Bayern Münih berbattı. Dortmund sonuna kadar hak etti galibiyeti. Nuri de süper bir frikik attı.

- Benfica zorlanmasına rağmen Braga'yı mağlup etti. Cardozo tribündeydi. Maçın tamamını izlemedim ama Aimar ve Saviola'yı bir arada görünce insan 2000'lerin başına dönüyor ister istemez...

- Eyüpspor'un kötü gidişatı sürüyor. Bugün yine yenildik, gerçi hakeme büyük tepkiler var. İzlemediğim için yorum yapmam doğru olmaz. Ama Cihat Arslan'la olmuyor işte... Fazla da zorlamanın manası yok.

- Chelsea'de Alex'in frikiği, Milan maçında da Pirlo'nun harika ötesi golü izlenmeli.

- Geçen sene Eyüpspor'da süper işler yapan Hamza Hamzaoğlu, Denizli'de kaldığı yerden devam ediyor. İleride bir gün Galatasaray'ı çalıştırırsa şaşırmam.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Hatırlayan?


İpucu vereyim, dünden beri hatırlayan çıkmadı çünkü. Baş harfi "E", 90'lı yılların sonunda Beşiktaş'a transfer olmuş ve kısa bir süre forma giymişti.. Zaten 3. bir ipucu versem herkes bilir, o yüzden şimdilik bu kadar yeter.

Edit: Aslında Lakerda'da da tam bilmiş sayılmaz -birçok isim saydın çünkü- ama uzatmanın alemi yok, evet Beşiktaş'ın Dardanel'den aldığı genç kaleci Ekrem Köse...

1 Ekim 2010 Cuma

El Öpme Merasimi...

Halk Çocuğu Yobo


Yorumsuz...

"Çakıcı Canım Ciğerim"


27 Ağustos 1998 tarihli Milliyet Gazetesi'nden foto.. Orhan Gencebay, Mehmet Ali Yılmaz ve Alaaddin Çakıcı.. Fotoğrafın yanında şu yazıyor, "Tarih 16 Ağustos 1991. Yer İstanbul'daki Büyük Kulüp. Alaaddin Çakıcı'nın kız kardeşi Gamze Çakıcı'nın düğünü. Davetliler arasında Mehmet Ali Yılmaz da var. Hatıra fotoğrafı çekilirken Çakıcı, Yılmaz'ın koluna giriveriyor."

Haberin de Mehmet Ali Yılmaz ile ilgili kısmı şu şekilde;

"Alaaddin Çakıcı'nın 1992 başlarında göz altına alınması sırasında dönemin bakanları Mehmet Ali Yılmaz ve Ömer Barutçu'nun devreye girdiği iddialarını yanıtlayan spordan sorumlu Devlet eski Bakanı Mehmet Ali Yılmaz, 'Alaaddin benim canım ciğerim. Tabii ki konuşurum da, yemek de yerim' dedi."

...
...
...

'Delikanlı Çocuktur'

Mehmet Ali Yılmaz ise Çakıcı ile olan ilişkisini anlatırken, Trabzonlu olması sebebiyle kendisini tanıdığını belirtirken Ankara'da yemek yediklerini doğruladı. 'Alaaddin benim canım, ciğerim' diyen Yılmaz, şunları söyledi; 'Delikanlı çocuktur. Konuşur da yemek de yerim. İnsan tanıdığı biri ile oturup konuşmaz mı? Üstelik Trabzonlu olması sebebiyle benim hemşerimdir. Alaaddin'le konuşma yasağı mı var? Sene 1992, ben o zaman politikacıyım, politikacı herkesle konuşur. Konuşma yasağı mı var? O söylenen günde oturup arkadaşlarla yemek yemiştik. Başka işlerini, ne iş yaptığını bilmem. Hukuk dışı adaletsiz bir işi varsa, gidin onu MİT'e sorun.'

Mehmet Ali Yılmaz, Sedat Peker için de, 'O da bizim yeğenimiz. Onun daha genç olması sebebiyle yeğenimiz diyorum. O da Karadenizlidir, iyi çocuktur. Onunla da zaman zaman beraber olmuşluğumuz vardır. Yemek masamızda bulunmuştur. İnsan sevdiği insanlarla bir arada oturmaz mı? Konuşmamak diye bir kural mı var?' diye konuştu."