24 Mart 2010 Çarşamba

Güle Oynaya


Karşılaşma beklediğim gibi geçti. Yazacak fazla şey de yok aslında 90 dakika için. Orkun'un çok büyük hatası sonrası gelen gol, ardından gelen 2. gol maçı daha o dakikada bitirdi. Bazı maçlar vardır, pek pozisyona girilmez, ne olduğu anlaşılmadan art arda goller gelir, taraftarlar da mutlu mesut evlerine dönerler. Bu da o maçlardan biriydi işte.


Özer, Mehmet Topuz gibi büyük beklenti içerisinde olduğumuz futbolcular yine "ben buradayım, bana güvenin" diyemediler. Alex, Gökhan ve diğerleri de kendilerini sıkmadılar. Manisa zaten son 5 deplasmanda sadece 1 gol atabilmişti, goller yüzünden moral bozukluğu+rotasyon gelince golü bulmaları çok zorlaştı. Bir Yiğit'in pozisyonunu hatırlıyorum ilk yarıda az farkla auta giden.

Oynanan oyundan çok Emre'nin sakatlığı ve binlerce Fenerbahçelinin Özhan Başkan'ı alkışlarla uğurlaması maça damgasını vurdu. Büyük iş yaptı Fenerbahçe taraftarları. Orada olmak isterdim. Emre'nin de inşallah çok önemli bir şeyi yoktur, derbide ona çok ihtiyacımız var.

Manisaspor Maçı Öncesi


Yine bir Türkiye Kupası maçı geldi çattı. Fenerbahçeli futbolcularda kupanın çok uzun yıllardır alınamaması büyük baskı yaratıyor, özellikle 2000'li yıllarda kupada genelde başarılı olunmasına rağmen kupa bir türlü kaldırılamıyor. Bu yüzden de kupayı alırız falan diyemiyorum açıkçası. Baktığımız zaman;

- 2000/01 sezonu Gençlerbirliği'ne karşı penaltılarda kaybedilen dramatik final.
- 2003/04'te Gençlerbirliği'nin gayet güzel futbol oynadığı bir karşılaşma sonucu yarı finalde elenişimiz.
- Bir sonraki sezon yani 2004/05 sezonunda finalde Galatasaray'a karşı yaşanan ağır hezimet.
- 2005/06'da yine oynadığımız bir finalde Tümer'in 115. dakikada attığı golle kupayı Beşiktaş'a kaptırmamız.
- 2006/07'de yarı finalde yine Beşiktaş'a karşı uzatmalarda atılan golle elenmemiz.
- 2007/08'de 8 kişi tamamladığımız olaylı karşılaşma sonucu Galatasaray'a çeyrek finalde elenerek kupaya veda etmemiz.
- 2008/09'da yani geçen sezon yine finalde Beşiktaş'a kaybetmemiz.

Yani son 9 sezonun 4'ünde final oynamışız, 2'sinde yarı final, 1'inde çeyrek final. Bu sezonu da katarsak son 7 sezon 6'sında yarı finale kadar geldik.

Önce Manisaspor ile ilgili düşüncelerimi yazayım. Bilindiği gibi kötü gidişin ardından teknik direktör değişimine gidildi, takımın yeni hocası Reha Kapsal. Sevdiğim bir hocadır, başarılı olmasını isterim. Takımın başına geçtiğinden beri büyük çıkışa geçtiklerini söylemek zor ama en azından Manisa'da başarılılar ve çok kritik 2 karşılaşmayı kazandılar. Diyarbakır ve İstanbul Belediye maçlarını kazanamasalardı, şimdi işleri çok ama çok zordu. Gerçi kalan haftalarda çok zorlu maçları var, sondan bir önceki hafta İnönü'ye gidecekler, yine 31. hafta Kayseri deplasmanı, 30. hafta içeride Galatasaray ile oynayacaklar. En büyük avantajları 32. haftada oynanması gereken Ankaraspor maçından 3 puanı almış olmaları, 30 puanları var diyebiliriz.

Bugüne gelirsek, Kapsal'ın açıklamalarını okudum, rotasyona gidebiliriz kadroda diyor. Normalde düşmeye oynayan takımlar kupaya önem vermezler, normaldir bu ama yarı finale kadar gelmişken ben ellerinden geleni yapacaklarını tahmin ediyorum. Deplasmanda son 5 maçta sadece 1 golleri var, o da Denizlispor'a, bugün de gol atamazlarsa, bir de üstelik Reha Hoca rotasyona giderse işleri çok zor olur.

Bizim tarafa döneyim. Daum 1-0'a yatmaya, kontrollü oynamaya devam ediyor. "Takım her maç gol yiyor, böyle her maç gol yersek 3. bile olamayız" diyordum, en azından gol yeme sorununa Lugano-Bilica ikilisinin de yeniden bir araya gelmesiyle çare bulmuş olduk. Gerçi ben hala oynadığımız oyuna güvenemiyorum, Galatasaray'ı yensek bile işimizin zor olduğunu düşünüyorum. Bizim haricimizde ligin ilk 7 sırasında bulunan 6 takımın 5'iyle maç yapacağız. Kalan 2 maçımızın biri ligin en çok gol atan takımlarından biri olan Kasımpaşa'yla, diğeri de Ankaragücü'yle. Bu 21 puanın 17'sini alsak bile çok büyük başarıdır bence. Biz alalım 17 puanı, şampiyon oluruz olamayız orası ayrı.

Daum'un bu karşılaşmada en azından 3-4 isme şans vermesi en iyisi olurdu fakat kenardaki isimlerin de sakatlıkları var. Semih oynasın dersek sağ kasığında ödem bulunuyormuş. Deniz zaten yok, derbide de yok. Cristian hala iyileşmedi, o mevkide tek alternatif Selçuk. En azından Alex'i dinlendirse, yenik duruma düşersek oyuna alsa hiç fena olmaz. Volkan Babacan'ın da oynaması gerekir, çocuk çürüdü kenarda.

Eğer oynarlarsa en çok Mehmet Topuz ve Özer'e dikkat edeceğim 90 dakika boyunca. Vasatı aştıkları takdirde takımın hücum varyasyonlarında büyük gelişme olacak, derbi öncesi de moral bulacaklar. Özellikle sezonun hayal kırıklığı olan Mehmet Topuz'a kalan son 7 haftada büyük ihtiyacımız var.

Sakatlığın yaşanmadığı, bol gollü bir karşılaşma olur inşallah.

23 Mart 2010 Salı

Nereye Bakıyor Bu Adamlar?


İdmandan Kareler



Unutulmayacaksın / Samimiyetsizlik


Özhan Canaydın'ı yıllardır tanıyoruz. Seveni vardır, sevmeyeni vardır. Kimse kimseyi zorla sevecek değil. Benim gerçekten çok sevdiğim bir insandı. Tabii hiç birebir konuşmuşluğum yok, ekranlarda gördüğüm ve röportajlarında okuduğum kadarıyla. Gayet iyi bir insan olduğunu düşünüyordum. Uzun süre önce de Ekşi Sözlük'te görüşlerimi kısaca belirtmiştim kendisiyle ilgili,



Gerçekten çok üzüldüm öldüğü için. Hatta cenazesi Bursa'da kaldırılacakmış, yarın uygun olursa gitmeyi planlıyorum. Sevenlerine, eşine, çocuklarına baş sağlığı diliyorum.

Bu olayın 1. kısmı. İkinci kısmına geleyim.

Dünden beri Özhan Canaydın'la ilgili o kadar çok şey okudum ki, insanlığımdan utandım.. Söyleyenler adına ben üzüldüm. Daha düne kadar Özhan Canaydın'a demediğini bırakmayanlar, kaç yaşında adama küfredenler, şimdi bakıyorum "büyük başkan"dı, süper insandı falan yazıyor. Bunun adı samimiyetsizliktir. İki yüzlülüktür. Özhan Canaydın'ı sevmeyen biri, ölümüne üzülmüş olabilir pek tabii ki. Ölüm, adı üstünde. Daha önce küfredenler, şimdi üzülmesin demek de kimsenin haddine değil. Fakat Türkiye'de olan bir şey bu. Riyakarca açıklamalar yapılıyor gidenin ardından. Üzüldüm de, başsağlığı diliyorum de, geç. Büyük başkandı falan demenin ne anlamı var gerçekten böyle düşünmüyorsan?

Ben Aziz Yıldırım'ı sevmem, hatta nefret derecesindeyim şu an. Ölse üzülebilirim belki, o ayrı. Ama yıllar içinde çok büyük değişimler geçirmediği sürece, öldüğünde "çok çok üzüldüm, büyük başkandı, unutulmayacaksın, senin gibisi bir daha gelmez" falan yazarsam, insanlıktan çıkmışım demektir. Şimdilerde Kenan Evren'e sabah akşam küfredenlerin de adam öldüğünde neler yazacağını çok merak etmeye başladım. Sevdiğim iki insanın entry'leriyle postu sonlandırayım,


22 Mart 2010 Pazartesi

"Bursaspor Şampiyonluğu Hak Etmiyor"


Bursaspor şampiyonluğa yaklaştıkça bu sözü daha sık duymaya başladım. Bursa şampiyon gibi oynamıyormuş, Ertuğrul Sağlam iyi bir hoca değilmiş, Beşiktaş'ta yaptıkları unutulmamış, Anadolu takımları onlara yatıyorlarmış, maçları şansa kazanıyorlarmış falan da filan da. Yahu daha ne yapması lazım adamların şampiyonluğu hak etmek için? Anlatın da bilelim. Cidden merak ediyorum. 2 senedir Sivasspor'a yapılan şey Bursa'ya da yapılmaya başlandı şimdi. Ki belki de kadrolar değerlendirildiğinde Sivas'ınki daha büyük başarıydı. Sivas defans yapıyormuş, 1-0'ı yakalayıp üstüne yatıyormuş vs. vs.

Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş'ın bu bütçeleri ve kadroları varken, başka bir takımın çıkıp 80 küsür gol ve puanla şampiyon mu olmasını bekliyorsunuz? Adamlar 5 puan öndeler, üstelik Ankaraspor maçından dolayı 3 puanları da cepte.

Tabata+Güiza+Elano'nun bonservislerini toplasan Bursaspor'un bütçesi eder mi?

Eldeki imkanlara bakıldığında, 3 büyük takımdan biri kalan maçların hepsini kazanarak şampiyon olsa dahi en başarılı takım açık ara Bursaspor'dur, onları da Kasımpaşa ve Antalya takip ediyor bana göre. Sizin yıldızlarla dolu takımınız 70 puanı zar zor toplayıp şampiyon olunca hak ediyor, Bursa olunca hak etmiyor. Oldu canım. Taraftarıyla, camiasıyla, teknik adamıyla, futbolcusuyla sonuna kadar hak ediyor Bursaspor şampiyonluğu. Bursa'nın en çok gol atan adamı Ozan İpek'i 2 yıl önce ortalama bir futbol seyircisine sorsan kadife sesli genç türkücü zannederdi, siz hala neden bahsediyorsunuz?

Haftanın Maçlarından Kısa Kısa


Perşembeden beri son zamanlarda hiç olmadığı kadar maç izledim, hiçbiri hakkında blog'a yazacak fırsat bulamadım. Yavaştan toparlayayım.

Fulham-Juventus: Maçtan sonra Cannavaro ile ilgili bir post atmıştım, maçla ilgili yazacaklarım da pek farklı şeyler olmayacak. Juventus Cannavaro kırmızı kart görmeseydi bu kadar "silik" bir futbol oynamazdı kesinlikle. Turu da geçerdi bana göre yenilse bile. Ama Juventus gibi bir takımın isterse 10 kişi olsun, bu kadar ezik bir futbol oynamaya hakkı yok. Rezaletti. Tabii Fulham'ın müthiş arzusu, baskısı da es geçilmemeli. Fulham yerine Fenerbahçe, Galatasaray veya Beşiktaş olsaydı, 10 kişilik Juventus'a karşı turu geçmek bir yana, oyun olarak üstünlük bile kuramazdı bence. Premier Lig'in önemi bu noktada ortaya çıkıyor.

Bremen-Valencia: Maçın gollü geçeceğini düşünüyordum, zaten ona göre de bahis oynadım ama bu kadarını da beklemiyordum açıkçası. David Villa faktörü olmasaydı Valencia turu geçemezdi. Gerçi kim elense yazık olacaktı, 4-4 biten bir karşılaşmada bana bu kadar gol izlettirdikleri için iki tarafa da kızamıyorum. :) Bremen'in defansı hücum hattının yarısı kadar iyi olsa bambaşka bir konumda olurlar.

Perşembe gecesi 8'de başlayan bu 2 maçta toplam 13 gol atıldı, gözler bir o ekranda bir bu ekrandaydı ve son zamanlarımın en güzel 2 saati geçti diyebilirim.

Liverpool-Lille: Karşılaşma Lille açısından aynı İstanbul'daki maç gibi geçti 2-0'dan sonra. Çünkü İstanbul'da nasıl bir gol onlara yettiyse, İngiltere'de de yetecekti. Maç boyu Liverpool üstündü, özellikle Torres formda olduğunu gösterdi. Lille çok pozisyona girmedi, İstanbul'daki maçtaki gibi 2. yarı dengeyi de kuramadı ama gole ve dolayısıyla tura çok yaklaştıkları bir an da oldu. Kale dibinde dokunamadı bir oyuncu topa, o gol olsa maçın gidişatı çok değişirdi. Liverpool hak ederek geçti turu özet olarak.

Anderlecht-Hamburg: Hamburg ilk maçta büyük avantaj yakalamıştı, turu geçeceğine kesin gözüyle bakıyordu herkes. Aslında ben de bahis oynamasam bu karşılaşmayı izlemeyecektim. Twitter'da bir arkadaş, "Anderlecht'in turu geçmesini bekliyorum daha da ileri giderek" demişti, az daha dediği oluyordu. Ben maça üst oynadığım için sadece ilk yarısını izledim, çünkü ilk yarının sonlarında ilginç bir biçimde 3 gol birden oldu. Çok bahsedilen mayıs 1993 doğumlu Lukaku'yu da ilk kez izledim, golünü çaktı. Drogba'ya da çok benziyor. İlk maçı 3-1 kaybeden Belçika ekibi, ilk yarıyı 2-1 önde kapamasına ve oyun içinde 4-2'lik skoru yakalamasına rağmen devamını getiremedi ve karşılaşma 4-3 bitmiş. Yine de unutulmaz bir maç olmuştur taraftarlar için. Hamburg'ta Boateng'in golü harikaydı, belirtmeden geçmeyeyim.

Kasımpaşa-Beşiktaş: Maç goller gelene kadar gayet sıkıcıydı bana göre. Gerçi maçın başında Holosko'nun kaçırdığı pozisyonlardan biri gol olsaydı oyunun gidişatı değişebilirdi. Sakatlıktan çıkan Moritz istenilen düzeyde değildi, ilerleyen haftalarda toparlanır inşallah. Tabata oyuna girmesiyle sonuca direkt etki etti. Kişisel görüşüm kalan maçlarda ilk 11'de oynamalı. Ne zaman izlesem iyi oynuyor. Özellikle Beşiktaş'ın yediği goller bireysel hatalardan kaynaklandı ama Yılmaz Vural'ın Kasımpaşası dışında bir takım olsaydı Beşiktaş öne geçmişken skoru korurdu. Maçın hakkı beraberlikti, skor da adil oldu.

Werder Bremen-Bochum: Thomas Schaaf ve öğrencileri yine yapacağını yaptı. Maçın üst olacağı o kadar belliydi ki.. İlk yarıyı 1-0 geride kapadılar. İkinci yarı baskıyı arttırdılar, beraberliği yakaladılar, ama savunmada yine açıklar verdiler ve 2. golü yediler. 2-2'ye getirdiler skoru, kaçırdıkları bir sürü golün yanında Bochum'un da atamadıkları var. 3.'yü de atıp gol şölenine son verdiler ama maç 5-3 gibi bir skorla da bitebilirdi. Mesut zaman zaman şov yaptı.

Frankfurt-Bayern Münih: Dönüşümlü izledim Bremen maçıyla bu maçı ama Trt3'te yayınlanmasının da avantajıyla gözüm daha çok bu karşılaşmadaydı. Van Gaal'in ekibi maçın başında öne geçti, sonrası da uzun süre sıkıcıydı. 1-0'ın üzerine yattılar eksiklerin de etkisiyle. 1-0'ın üzerine yatan takımları hiç sevmem ve hep karşı tarafı desteklerim. Van Gaal'i de severim ama 1-0'a yatınca Skibbe ve Halil'li Frankfurt'u destekledim çünkü gayet iyi oynadılar güçlerine göre. Üstün olan taraftılar. Üstünlüğe rağmen gol atamadılar son dakikalara kadar fakat ilahi adalet ortaya çıktı, son dakikalarda golleri attılar ve 2-1 kazandılar. Halil de gayet iyi oynadı ve daha fazla da atabilirlerdi. Bayern'de ise Robben geliyor geliyor, çok büyük yetenek ama işte son noktada saçmalıyor. Bu 90 dakika için çok rahatlıkla "Van Gaal < Skibbe" diyebilirim.

Fenerbahçe-Gaziantep: Bizim takımla ilgili bugün yarın uzunca bir şeyler yazarım ama bi özet geçeyim. Güiza'nın öyle mükemmel bir gol atmasına benim kadar sevinen az insan vardır herhalde. Alex'in iyi oynamadığı bir karşılaşmaydı, inşallah derbide her zamanki Alex olur. Alex'in vasatı aşamaması, Özer'in henüz "olmaması" ve Mehmet Topuz'un çizgiye inmek yerine sık sık içeri girmesi Fenerbahçe'nin oyununu etkiledi. İkinci yarıda da Emre çıkınca -bana göre gayet doğru bir davranışta bulundu Daum Emre'yi çıkararak- "bitse de gitsek" dakikalarına geçtik. Aynı Van Gaal gibi 1-0'a yattı Daum ve maç sırasında sık sık aklımda Frankfurt'un attığı goller geldi. Allah'tan Gaziantep de etkili olamadı ileri uçta. Galatasaray'ın kaybetmesi ve Beşiktaş'ın berabere kalmasıyla bu galibiyet 3 puandan da daha önemli bir hale geldi. Derbiyi kazanır isek -ben beraberlik bekliyorum, tabii şartlar değişirse başka yorum yaparım- en azından ilk 2 için çok büyük avantaj yakalarız.

Real Madrid-Gijon: Barcelona ve Real Madrid'in bu efsane kadrolarından iyice sıkılmaya başladım. Cumartesi akşamı da yine bir Real Madrid klasiği yaşandı. İlk yarı gol atamayan ve 2. yarı geriye düşen takım farka gitti. Evlerinde de puan kaybetmediler yine, 14'te 14 yaptılar. İçerideki maçlardan çok, deplasmanda yapacakları şampiyonu belirleyecek.

Milan-Napoli: Nette yayınla uğraşmak istemedim, Manu-L'pool maçı yerine bu karşılaşmayı izlemeyi tercih ettim. Zaten Napoli'yi son 2 yıldır çok yakından takip ediyorum. Milan cephesinde Pato maçın başında oyundan çıkmak zorunda kaldı ve bence bu Milan'ı çok etkiledi. Zaten zorlandıkları açık, Pato çıkınca Ronaldinho'yu ayrı tutarsak sıradan bir takıma dönüşüyorlar. Yalnız Pato'nun yerine Huntelaar'ı sokabilirdi Leonardo, son dakikalara kadar Hollandalı golcüyü oyuna sokmayarak hayal kırıklığına uğrattı beni. Napoli çok acayip bir gol attı, golün adı "İnzaghi" karşılık verdi. Maç neredeyse 1-1 başladı ama devamı gelmedi. Napoli deplasmanda olmasına rağmen üstün olan taraftı, oynadılar Milan'la resmen. Zaten Napoli'den 3 büyüklere 2'şer adam ver, takımlar çok değişirler. Ronaldinho zaman zaman şov yaptı fakat onu tutan futbolcu da gayet iyi oynadı. İnter'in de berabere kaldığı haftada kazanamayarak çok büyük bir avantajı tepmiş oldular.

Trabzon-Galatasaray: Maç Onur'un önemli kurtarışlarıyla başladı ve o pozisyonlardan biri gol olsaydı Galatasaray yenilmezdi bana göre. Ama futbol bu işte, deplasmanda Trabzonspor'a karşı yakalıyorsan atacaksın en azından bir tanesini. Zaten Galatasaray'ın deplasmanlarda oynadığı oyun ve yaşadığı puan kayıpları ortada. Trabzonspor'un golünde ise Umut'un presi -tabii diğer 2 oyuncunun da- çok önemliydi, Emre Güngör için üzüldüm açıkçası. Galatasaray oyunun geri kalan bölümünde baskı kuramayınca puan kaybı kesinleşmişti. Beraberliği yakalayabilirlerdi, iki taraf da çok pozisyona girdi, ama kaleciler gollere izin vermediler. Leo Franco çıkış içerisinde, derbide bu performansını sürdürürse skora etki edebilir. Onur'un ise ilk 11'de oynayacağı garanti değilse 3 büyüklere transfer olmaması lazım. Harcanmasını istemiyorum.. Şenol Güneş'in geldiğinden beri takıma çok katkı yaptığı ortada, Galatasaray cephesinde ise Rijkaard'a hala laf söyletmeyenler Skibbe gönderilirken neredeydiler merak ediyorum bir Skibbesever olarak.

Zaragoza-Barcelona: Maçı yarım yamalak izledim, dolayısıyla yorum yapmam doğru olmaz. Hatta 4-2 bittiğini az önce farkettim, son dakikalarda 3 gol birden olmuş. Fakat sadece iki noktada görüş belirtmek istiyorum. İbrahimovic'in kaçırdığı gol inanılmazdı. Şampiyonluk İbrahimovic'in yapacaklarına bağlı bence. Tamam, Messi, İniesta, Xavi ve takımın oyununa diyecek laf yok ama elbette gün gelecek bunlar duracak, İbrahimovic'in devreye girmesi gerekecek. Yükselişe geçmezse "bu iş zor yonca".

İkinci konu ise Messi'nin performansı. Küçükken izlediğim futbolcuların, efsanelerin yeri bende çok ayrıdır. Ama sanırım böyle devam ederse, 40'lı yaşlarıma geldiğimde çocuklara "izlediğim en iyi futbolcu Messi'ydi" diyeceğim. Anlatılmaz işler yapıyor. Gerçi ben hep onu Barcelona'dan alsak -aynısı C. Ronaldo için de geçerli- yine büyük ama işlerin iyi gitmediği bir takıma koysak ne yapar merak ediyorum. Örneğin, Diego'yu çıkarıp Messi'yi koysak Juventus'a, aynı Messi'den bahsedebilir miyiz?

19 Mart 2010 Cuma

Çifte Standart


Olay yaşandığından beri söylenenleri yakından takip ediyorum, karar açıklanana kadar yorum yapmamayı tercih ettim. Verilen karar "çifte standart"tan başka bir şey değil.

Öncelikle söyleyeyim, ben karşılaşmanın seyircisiz oynanmasına karşıyım/karşıydım. Sadece derbi coşkusu açısından değil, ben bütün karşılaşmaların taraftarlarla güzel olduğuna inananlardanım. Gerekirse maçı Van'da, Urfa'da oynat veya Tekirdağ'da küçücük statta oynat ama taraftar olsun. Ceza adı üstünde. Verilen karara bu açıdan katılıyorum, yani ben de olsam, iki kişinin kavgası yüzünden binlerce insanı -ki kombinesi olanların hakkı yeniyor bu durumlarda- karşılaşmayı evlerinde/kafelerde izletmek zorunda bırakmazdım.

Fakat işte bu noktada adalet denen kavram devreye giriyor. Daha önce benzer olaylardan dolayı Beşiktaş ceza aldı mı? Aldı. Fenerbahçe aldı mı? Aldı. Bu iki kulüp o zaman ceza almasaydı, şimdi de Galatasaray'a verilmemesinde sakınca yoktu.

İlla işin içinde silah, "bir ceset", yaralı vs. mi olması gerekiyor? Aşağı "atlamak zorunda kalan" kişi ölseydi, yine aynı karar mı verilecekti?

Ben sadece adalet istiyorum, çifte standart son bulsun yeter. 10 maç mı ceza, tamam biz de 10 maç alalım. Ama bir öyle bir böyle olmuyor. Haluk Ulusoy federasyonundan kurtulduktan sonra gelen herkese razıydım ama yeni federasyonumuz da yaptıklarıyla beni şaşırtmaya devam ediyor. Diyarbakırspor ile ilgili verdikleri yine "çifte standart" barındıran kararlar apayrı bir yazı konusu.

Eminim ki, ligin ilk maçları olsaydı ve Galatasaray Fenerbahçe yerine x bir takımla oynasaydı, sahası kapanırdı...

Son olarak "insan"ın her şeyden önemli olduğunu bir kez daha hatırlayalım.

Cannavaro & Bu Kez İşe Yaramadı

Dünkü maçlarla ilgili yazılacak çok şey var da, ben şimdi başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Cannavaro'nun yeri bende ayrıdır. Nick'imin Scugnizzi olması da Cannavaro sayesinde. Şimdi geçmişe dönelim.


Sene 1998. Fenerbahçelilerin hiçbir zaman unutamayacağı Parma maçları. Parma'nın efsane kadrosu zamanı. İstanbul'da Parma'yı 1-0 yeniyoruz, İtalyan ekibi maçı 9 kişi tamamlıyor. İlk kırmızı kartı 60. dakikada Dino Baggio görüyor, ikincisini ise Cannavaro. Fotoda da görüldüğü üzere Baliç'i düşürerek. Pozisyon son dakikada yaşanmıştı ve Cannavaro Baliç'i düşürmeseydi, formda Baliç'in golü atmaması için hiçbir sebep yoktu. Bir anlamda kırmızı kart görerek maçın 2-0 bitmesini önledi Cannavaro, rövanşın da 3-1 bittiği düşünüldüğünde ne kadar önemli olduğu görülüyor bu hareketin. Çünkü o Parma şampiyon olmuştu.


Aradan 11.5 yıl geçiyor, Cannavaro 36-37 yaşına geliyor. Yine önemli bir UEFA Kupası, yeni adıyla Avrupa Ligi karşılaşması. Yine kupayı almaya yakınlar. Cannavaro yine gole giden adamı düşürüyor, yine kırmızı kart görüyor. Fakat bu o zamanki gibi işe yaramıyor, Juventus'un felaketi oluyor. Gerçi dün Fulham gerçekten çok çok iyi oynadı, hiçbir Türk takımının 10 kişi kalan Juventus'a karşı böyle top oynayabileceğini düşünmüyorum ama dün karşılaşma 11'e 11 oynansaydı belki şimdi turu geçmişlerdi ve kupaya doğru ilerliyorlardı.

Ne denir buna, kader mi?

15 Mart 2010 Pazartesi

Kulübeden Çıkmayan Bir Dahi

Fenerbahçelilerin geneli onun hakkında ne düşünüyor bilemiyorum ama ben Daum'u severim, gayet de iyi bir hoca olduğunu düşünürüm. Bu sezon 3. olsak bile "tanıdığım" Daum'un takımın başında kalmasını isterim çok ekstra bir adam göreve getirilmediği sürece. Fakat bu sene sanki Daum gitmiş, yerine ikizi veya tıpatıp bir benzeri gelmiş bazı filmlerde olduğu gibi. Bunlar geçmiş yıllardan manşetler;








Daum eskiden eserdi, gürlerdi, kulübeye girmezdi. Şimdi ise kulübeden çıkmıyor. Gol olunca yüz ifadesinde değişiklik olmuyor, gol yesen yine aynı. Ben o "psikopat ruhlu", deli-dahi karışımı Daum'u geri istiyorum. Gerektiğinde 4-1-5 oynatan Daum'u istiyorum, son dakikalarda Selçuk'u ve Deniz'i sokan değil. 34 maçta 90 gol atan takımın hocasını istiyorum, 1-0'a yatmak isteyen değil.

Bir rahatsızlığı varsa söylesinler bilelim. Daum'un kulübeden çıkmamasına feci kafayı takmış durumdayım. Eski Daum'u özlüyorum...

13 Mart 2010 Cumartesi

12 Mart 2010 Cuma

Çat Çat Makinesi & Bayrak & Füze Balonu



Sene 1989, gazete Milliyet. Bayrak tamam da, şimdiki taraftarların füze balonuna, çat-çat makinesine ihtiyacı yok mu, soruyorum size?

11 Mart 2010 Perşembe

360° Alley-oop

Dün gece oynanan ve Nuggets'ın Timberwolves'u deplasmanda 110-102 mağlup ettiği maçın son periyodunda, konuk takım oyuncusu JR Smith, Chauncey Billups'ın asistini ender görülecek bir şekilde bitirdi.



Videosu burada. Fotoğraf ise Yahoo! Sports'tan.

not: Video linkini değiştirmek zorunda kaldım. NBA.com videoları ülkemizde yasakmış. Eskiden ne güzeldi oysaki internet.

10 Mart 2010 Çarşamba

İnter Günlerinden

Bu Çocuk Kim?


Sadece Fenerbahçeliler ne kadar hatırlıyor diye merak ettiğim için soruyorum. Kennet Andersson ile Serhat'ın arasındaki futbolcu kimdir?

Edit: Yorum bölümünde arkadaşların da belirttiği üzere Ömer Karabacak. Fotoğraf da yanlışım yoksa 22 Temmuz 2000 tarihinde oynanan Aachen maçının öncesinde çekilmiş.

9 Mart 2010 Salı

Aykut Kocaman Üzerine

Foto: Milliyet Arşiv

Şimdi çocukluk günlerime dönüp uzun uzun yazmaya, okuyanları yormaya gerek yok. En sevdiğim 3-5 Fenerbahçeli futbolcunun listesini yapsam, Aykut o listede her zaman yer alır. Kredisi bende sonsuzdur. "İstenilen şartlarda" Fenerbahçe'nin teknik direktörü olsun, her türlü kötü sonuca razıyım. Ağzımı açmam. Eğer olur da hakkında tek kötü söz söylersem bu post'u hatırlatırsınız. İster Galatasaray'dan 7 yiyelim, ister Pendik'e değil mahalle takımına elenelim. Bunu Aykut'un teknik direktörlüğüne çok güvendiğimden, elbet başarılı olacağından söylemiyorum. Sadece "Aykut Kocaman sevgisi".

Fenerbahçe'de sportif direktör olarak göreve getirildiğinde çok sevinmiştim. Sevinmiştim ama Aziz Yıldırım varken istediklerini yapamayacağını biliyordum. Hüzünlü bir sevinçti benimkisi. Sırf Fenerbahçe'de görev almak için kabul etmişti bence Aziz Yıldırım'ın teklifini. Üstelik bu görevi reddetse çok büyük tepki alırdı. Yazılarımı okuyanlar ve beni az çok tanıyanlar, Aziz Yıldırım'ı pek de sevmediğimi bilir. Görevi uzun süre önce bırakmalıydı bence, bırakmadı. O başkanken ne sportif direktöre ihtiyaç var, ne de menajere.

Bu hep tartışıldı, tartışılmaya da devam ediliyor. Başkan çıkıp "Sayın Aykut Kocaman'ın görevleri bunlardır." diye net bir açıklama yapmadıkça da devam edecektir. Aziz Yıldırım varken, Aykut Kocaman Daum'u gönderebilir mi? Göndermesini geçtim, fırça atabilir mi? Oyuncu tercihlerine karışabilir mi? Transferleri yaptığı söyleniyor, Daum'un istemediği bir adamı transfer edebilir mi?

Evet soruyorum, Aykut Kocaman'ın neler yaptığını, yetkilerini, görevlerini biri bana anlatsın. Ciddi ciddi çok merak ediyorum.

Onun durumuna çok üzülüyorum. Şu an Fenerbahçe'nin gidişatından bile çok üzüldüğümü söyleyebilirim. Adamın güldüğünü görmedim sene başından beri. Zaten fazla gülmezdi, şimdi hepten gülmez oldu. "Nerden kabul ettim ben bu görevi?!?!" dercesine bakışları. Çevremde onu eleştiren Fenerbahçeliler görüyorum, biriyle ciddi bir tartışmaya gireceğim en sonunda, o olacak. Lille maçından eve dönerken, otobüste iki Fenerbahçeli gidişatı değerlendiriyordu. Biri Aziz Yıldırım'ı eleştiriyordu, diğeri şunu dedi: "Yahu işte büyük başkan artık işlere karışmıyor, sen ne diye hala Aziz Yıldırım'ı eleştiriyorsun ki?! Futbolun sorumlusu Aykut, git onu eleştir. Bak, diğer kulvarlarda ne kadar başarılıyız!" Böyle düşünen birçok Aziz Yıldırım hayranı var.

Aziz Yıldırım gibi "her şey benden sorulur" tipi bir başkanımız, Daum gibi işine zerre karıştırmayan bir teknik direktörümüz varken, sportif direktörlükmüş, menajerlikmiş, hepsi boşa. Olan Aykut'uma oluyor, ben ona üzülüyorum...

Bu yapıda Aykut Kocaman'ın görevi bırakmasından başka bir yol göremiyorum. Fakat bu bir başarısızlıktan sonra olacaksa, çok yazık olur. Yani sezon sonu şampiyon olamazsak ve Aykut istifa ederse/görevi bırakmak zorunda kalırsa, hiç de iyi olmaz. Ama bana şampiyon olsak bile görevi bırakacakmış gibi geliyor.

Dileğim, onu Aziz Yıldırım'sız bir Fenerbahçe'de teknik direktör olarak görmek.

Zamanı Geldi de Geçiyor Bile


Yılmaz Vural'ın seveni var, sevmeyeni var. Beğeneni var, beğenmeyeni var. Ama yaptıkları ortada. Kariyerini sonlandırana kadar çalıştırır mı bilmem ama 3 büyüklerden birini çalıştırmayı fazlasıyla hakediyor bence. Bu sezon ilk 4 maçta puan alamayan Kasımpaşa'nın başına geçti bilindiği gibi. Fenerbahçe son 17 haftada 27 puan toplarken, Kasımpaşa da aynı sürede 27 puan topladı. Üstelik bir maçı eksik. Maçların çoğunu da son dakikalarda kaybettiği/kazanamadığı gerçeği var.

Fenerbahçe'nin kadrosu, bütçesi, taraftarı, mazisi bir yanda, Kasımpaşa'nınkiler bir yanda. Daha ne yapmalı Yılmaz Vural merak ediyorum.

7 Mart 2010 Pazar

Gol Yememeyi Hatırlamak



Son zamanlarda hep yazdığım bir şey var, Fenerbahçe'nin en büyük sorunu gol yemek. Herkes Güiza'ya, Semih'e, Alex'e vs. yüklense de, asıl eleştirilmesi gereken takımın savunması. Direkt savunma oyuncularını da suçlamıyorum bireysel hatalarla yenen goller dışında. Sonuçta savunma da 11 kişiyle yapılmalı. Ligde son 14 maçın 13'ünde gol yemiştik. E neredeyse her maç gol yiyen takımın da süper ofans hattı yoksa şampiyon olması imkansıza yakın. Blog'a yazmadığım süre zarfında Ekşi Sözlük'te bu konu ile ilgili görüşlerimi belirtmiştim. Yeniden uzun uzun yazmama gerek yok bir şey değişmediği için.

Antalyaspor'u bu sezon birçok kez seyrettim. Mehmet Özdilek'i de çok başarılı bulduğumu belirtmek istiyorum. Hani zaten belki de gelmiş geçmiş en çok sevdiğim Beşiktaşlı oyuncudur Fenerbahçe'de forma giymeyenlerden, başarılı olması beni sevindiriyor. Ortalama bir futbol seyircisine sorsanız, Antalyaspor'un kadrosundan çoğu futbolcuyu sayamaz. Sedat'mış, Korhan'mış, Ertuğrul'muş... Sezon başı küme düşecek takımlar arasında ilk sıralarda gösteriliyordu Antalya ekibi, şu anda 30 puanla 11. sıradalar ve kupada yaptıkları da ortada.

Bu akşama dönelim. Son maçlardaki eksikler düşünüldüğünde -özellikle Lille maçı- bu akşam Alex yokmuş, Özer yokmuş, çok da düşündürmedi beni. Nihayet Gökhan-Lugano-Bilica ve Andre Santos savunma dörtlüsü bir arada oynadı uzun süre sonra. Biletler 22 tl yapılmışken, stat bu soğukta doluyken, gol atamayacağımızı düşünemiyorum açıkçası. Güzel futboldan falan da umudu kestiğim için bu sezonluk, gol yemememiz halinde kazanacağımızı biliyordum. Öyle de oldu.

İlk yarı boyunca gözüme çarpan iki şey vardı. Birincisi, Güiza ve Semih'in hiç mi hiç anlaşamaması. Hatta bir pozisyonda Semih Güiza'ya pas vermek yerine kendi denedi. Semih'i de çok severim, çok da iyi birine benziyor ama son yaşananlardan sonra en azından Güiza'ya karşı bir tavrı olduğunu hissediyorum. Gerçi oyundan çıkarılınca direkt soyunma odasına gitmesi, yüzünün şekli, onun da moralinin bozuk olduğunu gösteriyor. Alex'in cezası 1 maça indirilmezse, yani önümüzdeki maçta da çift santrfor oynayacaksak, yanında kim oynar bilemem ama Gökhan Ünal'ın oynaması taraftarıyım.


İkinci konuda, ilk yarıda hep sol kanattan atak geliştirmemiz. Hani senin sağ bekinde Önder, sağ açığında Deniz oynar tamam da, rüzgarın oğlu Gökhan Gönül'ü Gökhan Gönül yapan sık sık ileri çıkması. Belki de Deivid'in savunma yönü zayıf diye Daum fazla çıkmasını istememiştir, ki haklı da bir açıdan ama neredeyse hiç çıkmadı. Deivid de sık sık sağ bölgeden içeriye kat edince sağ kanadımız hiç işlemedi. Vederson oyundan çıkana kadar -çok geçmiş olsun dileyelim- Andre Santos'la beraber gayet iyi kullandı o kulvarı. Antalyaspor da Erhan ve Korhan'la o bölgeden gelmeye çalıştı.

Golde Mehmet Özdilek'in oyuncularına bu kadar kızması, adeta kendini paralaması, direktifi onun vermediğini gösteriyor. Hatırlanacağı gibi ilk maçta bundan da çok açık vermişlerdi golü attığımız pozisyonda. Yıllarca üst düzey futbol oynamış ve kalitesi belli bir teknik direktörün böyle bir hata yapacağını sanmıyorum. Hem de iki defa... Bizim açımızdan da gayet güzel bir goldü, Semih, Emre ve Andre Santos çok güzel anlaştılar, gol vuruşu tipik Andre Santos vuruşuydu. Bu tarz golleri daha sık atmalı zaten kanat adamlarımız.

İkinci yarıda Fenerbahçe ağırlığını oyuna koyamadı. Tamam, Alex ve Özer'in yokluğu çok önemli tabii ama özellikle büyük umutlarla transfer edilen ve sonradan oyuna giren Mehmet Topuz'un Alex'in yokluğunda kendini göstermesi gerekiyor. Sol açık onun alışagelmiş mevkisi değil, bu yüzden de Deivid gibi o da sık sık içeri kat ediyor. Çok da ağır eleştirmek istemiyorum ama Mehmet Topuz gibi oyuna etki edebilecek isimler form grafiklerini yükseltmezlerse ilerleyen haftalarda çok sıkıntı çekeriz.

Hatırladığım iki net pozisyon var ikinci yarıda. Biri Emre'nin vuruşu, Ömer'in kurtarışı. Diğeri de Veysel'in çaprazdan dışarı giden şutu. Her maç 3-4 gol atmasını beklemiyorum Fenerbahçe'den ama en azından içeride orta sıra takımlarıyla oynadığımız maçlarda daha fazla pozisyona girmeliyiz. Üstelik son 10 dakikada geriye çekilmemiz, milyonlarca insanın "acaba gol yer miyiz? Bilica vs. yine hata yapar mı?" diye düşünmesi -daha doğrusu insanların bunu düşünmesine yol açılması- Fenerbahçe'ye hiç yakışmıyor. Tırnak kalmadı vallahi yemekten. :)


Maçın Fenerbahçe adına iyileri, Andre Santos -gol attığı için yazmıyorum, genelde de gayet iyiydi- ve Emre. Hayal kırıklığı yaratanları ise Gökhan Gönül -defansif görevini yerine getirdi, ama biz seni sırf defans yapasın diye sevmedik- ve Daum. Yazıda değinmediğim isimlerle ilgili de sırasıyla görüşümü yazayım,

Volkan: Fazla iş düşmedi. Neredeyse kurtarışı yok.
Deivid: Yeni oynamaya başladı diye laf söylemiyorum, kimse de söylememeli.
Cristian: Yine çok çalışsa da istediğim gibi oynayamıyor.
Bilica: Son dakikalarda yaptığı faulle yine gol yememize sebep oluyordu, "alıştık artık, dert çekmeye".
Güiza: Cristian gibi o da çok çalıştı. Fakat pozisyona giremedi, girdiği bir pozisyon var hatırladığım, onu da atamadı.
Lugano: Antalyaspor'un fazla pozisyonu olmadığı için defans çok iyiydi de demek yanlış olur ama en azından hatasız oynadı. Bu takım şampiyon olacaksa Lugano'nun da çok büyük payı olacak.

Son iki notla yazıyı tamamlamak istiyorum. İlki hakem. Hani henüz ne %100 Futbol'u, ne Telegol'ü izlemedim, maç bittiğinden beri yazıyla uğraşıyorum ama maçın sonucuna tesir edecek önemli bir hata yaptığını düşünmüyorum. İlk yarıda bizim oyuncularımıza çıkardığı kartlar bence doğruydu. Eleştirim ise, Emre'nin penaltı istediği pozisyona penaltı vermedi, fakat Emre'ye neden hakemi aldatmaya yönelik hareketten dolayı sarı kartını çıkaramadı? Orda Emre'nin takılıp düşme gibi bir durumu yok. Ayrıca Emre hakeme o kadar çok itiraz ediyor ki... Ben hakem olsam kesin bir sarı kart çıkarırdım. Emre'nin bu hırsını, tavırlarını seviyorum ama biraz daha kontrollü olması lazım. Bunu hep söylüyorum, hakemlerde nedense sarı kart çıkarmıyorlar.

İkinci konu ise Melih Gümüşbıçak. Hani geçenlerde Okay Karacan'ı eleştirmiştim/eleştirmiştik, hala da o gün çok yanlı bir maç anlattığını düşünüyorum. Tamam, güzel futbol oynayan takımı destekleyebilir normalde ama o spiker. Milli maç anlatmıyor. Antalyaspor'un bu bütçeyle, bu kadroyla Barcelona gibi oynamasını bekleyemezsin. Okay Karacan'ı eleştirdikten sonra Melih Gümüşbıçak'ı eleştirmezsem ben de yanlı davranmış olurum. Gümüşbıçak'ı severim, iyi niyetli olduğuna, maç anlatırken taraf tutmadığına inanırım. Fakat bugün ilk yarıda Özer'in sakatlığından bahsederken, "Özer riske edilmedi, haftaya oynaması bekleniyor. Umarım da haftaya yetişir" dedi. Spikerlerin sevmediğim bir yanı bu. Yorumcu olsan tamam, istediğini de. Ama sen spikersin. Bunu iyi niyetli bir şekilde de söylemiş olabilirsin, ama "Özer umarım haftaya oynar" demek maç içerisinde Fenerbahçe'yi tutuyormuş gibi anlaşılmasına yol açıyor. Devamında da "bir de gol atar inşallah" falan deseydi tam olurdu. Bunlar belki çok önemli konular değil, Melih Gümüşbıçak bunu söylerken belki de hiç böyle anlaşılacağını düşünmedi ama benim dikkatimi çekti, belki başkalarının da çekmiştir.

Özet olarak, Fenerbahçe kazanması gereken bir maçı kazandı. Gol yemedi üstelik, son 14 lig maçının 13'ünde gol yemişken. Fakat oyun olarak taraftarlarını tatmin etmedi, Daum 1-0'ın üstüne yattı ve son 10 dakikadaki görüntü Fenerbahçe'ye yakışmadı.

Herkese iyi akşamlar...

4 Mart 2010 Perşembe

Honduras Bu Kez Honduramadı



Milli futbol takımımız, 2010 yılı içerisinde çıktığı ilk müsabakada, Dünya Kupası'na gitmeye hak kazanan Honduras ile karşılaştı ve maçtan 2-0 galip ayrıldı. Gün itibariyle FIFA Dünya Sıralaması'nda bizden daha yukarda yer alan Honduras, ön elemelerin dördüncü turunda, ABD ve Meksika'nın ardından üçüncü sırada yer alarak Dünya Kupası'na gitmeyi garantilemişti. Aynı grupta dördüncü olan Kosta Rika ise Güney Amerika'dan gelen rakibi Uruguay ile play-off oynamış ve 0-1 ve 1-1'lik sonuçların ardından Dünya Kupası hayaline veda etmişti. Hatırlarsanız, Uruguay'ın Kosta Rika'yı deplasmanda 1-0 mağlup ettiği maçın tek golü de Fenerbahçeli Lugano'dan gelmişti.

Honduras bundan evvel yalnızca bir kez, 1982 Dünya Kupası'na katılabilmiş ve grubunu Kuzey İrlanda, İspanya ve Yugoslavya'nın altında dördüncü yani sonuncu olarak, yalnızca iki puanla tamamlamış. Uluslararası arenada kayda değer bir başarıları yok yani. Dünkü maçta da oldukça zayıf bir takım görüntüsü verdiklerini söylesek başımız ağrımaz. İngiltere'de oynayan birkaç futbolcusu ve yıllardır İtalya'da top koşturan David Suazo dışında pek kayda değer bir futbolcusu da yok Honduras'ın. Ama takım hüviyetiyle buralara kadar gelebilmişler.


Zayıf rakibi karşısında topu yerde tutmaya yönelik bir kadro ile çıkan millilerimiz, teknik üstünlüğün verdiği rahatlıkla ortaya koyduğu kontrollü futbolla ve ayağa paslarla göze hoş gelen bir futbol sergiledi. İlk yarıda Emre Güngör, ikinci yarıda ise Hamit Altıntop'un attığı gollerle maç Türkiye'nin 2-0 üstünlüğüyle sonuçlandı.

Göze çarpan artılar ve eksiler ise şunlar;

- Mevlüt haftasonu Marsilya karşısında aldıkları mağlubiyetin verdiği moral bozukluğunu atmış görünüyor. Oldukça diri, istekli ve hareketliydi.

- Sabri fizik kondisyon olarak eski günlerinden biraz uzak görünse de, bu seviyede futbol oynamaya devam edebileceğinin sinyallerini verdi. Yine de Hiddink gelince ve Gökhan Gönül iyileşince ne olur bilinmez.

- Mehmet Aurelio kaldığı yerden devam ediyor. Allah Marco Paşa'yı başımızdan eksik etmesin.

- Colin Kazım yine her zamanki gibiydi. Bu haliyle milli takımda forma şansı bulması oldukça güç. Sadece Fenerbahçe'den bile kendisini kesebilecek Özer ve M. Topuz gibi iki isim var.

- Volkan Şen'in takıma uyum sağlaması için sanırım biraz daha zaman gerekiyor.

- Caner takımın oyun sistemi gereğince pek fazla etkili olmadı; ancak kritik bir hata da yapmadı.

- Emre Güngör ve Servet Çetin göbekte bir "Bülent/Popescu" esintisi yakalamışlar. Emre'yle ilgili konuşmak için henüz çok erken, ancak Servet Çetin'den milli takım stoperi olmayacağını, hatta Galatasaray stoperi de olmayacağını artık birilerinin anlaması gerekiyor. Alternatifi olmadığı gün gibi ortada. Ancak alternatif yaratmak da herhalde bana düşmüyor? Şayet milli takım uzun dönemde başarıyı hedefliyorsa Servet Çetin ve Gökhan Zan gibi oyunculardan medet ummayı bırakmalı. Aksi taktirde sonuç yine hüsran olur, benden söylemesi.

- Hazır Servet Çetin demişken, ilk yarıda Honduras'ın net bir penaltısı verilmedi. Savunmanın arkasına şişirilen pasta Servet topu koluyla kontrol etti. Hakem görmedi.

- Arda ve Emre Belözoğlu doğrularıyla da yanlışlarıyla da her zamanki gibilerdi. Allah kaza, bela, sakatlık vermesin. İki isim de gün itibariyle kulüplerinin en formda isimleri.

- Volkan'a bu maçta pek iş düşmedi. Umarım milli takımın ABD turnesinde daha çekişmeli maçlar izleriz.

- Milli takım Tuncay, Halil, Nuri Şahin gibi isimlerle oldukça geniş ve alternatifi bol bir kadro görüntüsü verdi. Umarız bu isimler resmi maçlara kadar mevcut formlarını yitirmez, ön elemelerde takıma fayda sağlayabilirler.

Diğer Maçlardan Kısa Kısa...

- İngiltere Wembley'de yedek ağırlıklı bir kadroyla çıktığı maçta Mohammad Zidan'ın golüyle öne geçen Mısır'ı Crouch ve Shaun-Wright Philips'in golleriyle 3-1 mağlup etmeyi başardı. Ancak Peter Crouch'ın kaydettiği son gol açık bir ofsayttı. Futbol emektarı ve TV yorumcusu Chris Waddle ise Theo Walcott için "İyi çocuk ama kafası futbola basmıyor" yorumunda bulunmuş.

- Cüneyt Çakır'ın yönettiği maçta Hollanda, ABD'yi 2-1 mağlup etti.


- Daniel Güiza'nın da yaklaşık 10 dakika forma giydiği mücadelede İspanya, Fransa'yı 2-0 gibi net bir skorla mağlup etti. Maçın ardından Henry "İspanya Dünya Şampiyonu olur, bizden de bu gidişle bir bok olmaz" minvalinde bir demeç verdi. Domenech ise her zamanki gibi oyuncularına yüklendi. İspanya cephesinde ise sessizliği Jesus Navas'ın "Real Madrid'e gidersem süper olur" beyanatı bozdu.

- Almanya evinde Arjantin'e 1-0 kaybederken, Arjantin'in tek golünü Real Madrid'li Higuain kaydetti. Higuain bu sene formayı Karim Benzema'ya kolay kolay geri vermeyecek gibi görünüyor. Maçın ardından Lucas Podolski kendisini eleştiren bir basın mensubuna meydan okudu. Basın mensubu da sözlerini geri aldı.

- İtalya ile Kamerun ise Fransa'nın Monaco kentinde karşı karşıya geldiler. İki ekibin de gol kaydetmeyi başaramadığı müsabaka 0-0'lık beraberlikle neticelendi. Kayserispor'un da kalesini koruyan Kamerunlu file bekçisi Suleymanou Hamidou beraberlikte önemli pay sahibiydi.

Karışan!


Ölümüne isyan, alayına ceryan Tevez bu sefer de Terry'nin skandalına el atmış. Zat-ı muhterem "Terry'nin yaptığını bizim muhitte yapmaya kalksan adamın dalağını sökerler, bacağını eline verirler" şeklinde bir açıklama yapmış.

Nostalji: Hiddink, Rıdvan ve Oğuz



 Foto: Milliyet arşiv

3 Mart 2010 Çarşamba

Yeniden...


Blog'a ara vereli yaklaşık 1 ay oluyor, en son 5 Şubat'ta yazmışım. Az önce dikkatimi çekti, o günden beri galibiyetimiz yok. 7 maçta 4 mağlubiyet, 3 beraberliğimiz var. Aslında bir süre daha yazmayı düşünmüyordum ama bu gidişle ilk 3'e bile giremeyeceğiz. :) Yavaştan başlıyorum yine yazmaya, bakalım sonuçlarda bir düzelme olacak mı? Herkese selamlar, sevgiler...

2 Mart 2010 Salı

Şubat Biterken...



Geride bıraktığımız şubat ayının son haftasında, hem ülkemizde hem de dünyada futbol adına oldukça çarpıcı gelişmeler yaşandı. Scugnizzi ekibi olarak daha fazla kayıtsız kalamazdık. İşte o gelişmelerden bir demet;

- Galatasaray evinde aldığı şok bir mağlubiyetle Avrupa kupalarına veda ettiği hafta, moral bozukluğunu hızla üstünden atarak lige bomba gibi bir dönüş yaptı. Transferleri çokça tartışılan Meksikalı dos Santos ve Brezilyalı Jo, Galatasaray'ın Kasımpaşa'yı 4-1 mağlup ettiği maçta ortaya koydukları güzel futbolla kredilerini biraz daha artırdılar. Bir sürpriz olmazsa, Galatasaray sezon sonunda bu iki futbolcunun transferi için para harcar.

- Rijkaard ile Servet'in arası bozuk mudur değil midir bilinmez ama Servet ilk 11'deki yerine kavuşmuş görünüyor şu an için. Uzun sayılabilecek bir sakatlık döneminin ardından takıma geri dönen Sabri ise Galatasaray'ın yediği golde hatalı olsa da vasatın altına düşmedi.

- Ortaya koyduğu pozitif futbolla bu sezon taraflı tarafsız herkesten alkış alan Kasımpaşa ise oyunun büyük bölümünde maça ortak olmasına rağmen Koray Avcı'nın gördüğü kırmızı karttan sonra havlu attı. Yılmaz Hoca'nın Galatasaray'ın iki ağır stoperinden istifade edecek bir atak şeması oluşturamaması ve Cenk İşler'in gol yollarındaki beceriksizliği de Galatasaray'ın ekmeğine yağ sürdü. Yekta'nın çabası ise Kasımpaşa'ya puan kazandırmaya yetmedi.

- Fenerbahçe evinde (yani o ortama "deplasmanda" yazmaya dilim varmadı, lütfen idare edin) İstanbul Büyükşehir Belediyespor'a 2-1 mağlup olarak ligde bir iddiası kalmadığını dosta düşmana deklare etmiş oldu. Kimine göre kadro derinliğinin yetersizliği, kimine göre sakatlıklar, kimine göreyse Daum - Kocaman çekişmesi derken takım lider Galatasaray'ın 5 puan gerisine düştü. Üstelik bu süreçte şampiyonluktaki rakipleri Bursaspor ve Galatasaray moral/motivasyon olarak da ciddi bir üstünlük sağlamış oldular. Elbette ligde daha 11 maç ve kazanılacak 33 puan var. Ancak gerçekçi bir değerlendirme yapmak gerekirse, bu saatten sonra Fenerbahçe'nin hedefi ligi ne olursa olsun ikinci bitirmek ve gelecek sezon Şampiyonlar Ligi'ne gidebilmek olmalı.


- İtalya'da bir süredir bir takımın ligdeki pozisyonunu Inter ile arasındaki puan farkıyla tarif eder olduk. 58 puanlı Inter'i gün itibariyle 54 puanlı Milan takip ediyor. Inter bu hafta evinde Udinese'yi 3-2 mağlup ederken; Milan ise Atalanta'yı 3-1'lik skorla geçti. Milan'da özellikle Ronaldinho'nun eski günlerini hatırlattığını söylemek gerekiyor. Bugün Messi'ciler de Ronaldo'cular da (bir de Rooney'ciler çıktı gerçi şimdi) formda bir Ronaldinho'nun dünyanın en iyi futbolcusu olduğu konusunda benimle hemfikirdir eminim.


- Bu sezon pek fazla yankı uyandırmasa da bir Rangers - Celtic derbisi oynandı geçtiğimiz günlerde. Evlere şenlik bir kırmızı kartla on kişi bırakılan Celtic maçı 90+2. dakikada yediği golle 1-0 kaybetti. Ben şahsen katolik azınlığa mensup olsam dağıtırdım ortalığı... Bir de yıllardır kafama takılır; bu iki takımın maçında görev alan hakemler katolik mi oluyor protestan mı? Eyyamcılıkta zirve yaptım an itibariyle, neyse...

- Olağanüstü tesadüfler yaşandı bu hafta bir de. Örneğin Galatasaray - Atletico Madrid maçında verilmeyen penaltı ve kırmızı kart pozisyonunun aynısı bu hafta Atletico Madrid - Valencia maçında yaşandı. Ancak İspanyol hakem çizgi hakemine danışarak kırmızı kartı da penaltıyı da esirgemedi. Bu penaltı golüyle öne geçen Atletico maçı da tıpkı Galatasaray - Kasımpaşa maçı gibi 4-1'lik skorla kazandı. Anlaşılan hakemler bu sene Atletico'yu seviyor.


- Fransa liginde pek ilgi çekici birşey olmadı. PSG - Marsilya maçını izleme fırsatı buldum. PSG maalesef kan kaybetmeye devam ediyor. Aslında maç 0-0 devam ederken Mevlüt oldukça net bir pozisyondan yararlanamadı; hatta birkaç pozisyonda da gole yaklaşmasına rağmen ne kendisi ne de arkadaşları Marsilya ağlarını havalandırabildiler. Öyle bir takım düşünün ki, Kezman oyuna giriyor kurtarıcı olarak... Netice itibariyle PSG, Marsilya'ya Paris'te 3-0 yenilmeyi başardı. Taraftarlar da takımı protesto ettiler falan. Neyse ki kimse ağlamadı.

- Zidane, Materazzi'den özür dilememekte kararlı olduğunu açıkladı. Dünya tersine dönse, gökteki güneş sönse özür dilemem dedi. Materazzi ise duruma ilişkin yorum yapmaktan kaçınmış.

- Yılmaz Vural radyoda Christoph Daum hakkında zehir zemberek açıklamalar yapmış. Adam haklı.


- Tugay Kerimoğlu altyapı koordinatörü olarak Galatasaray'a geri dönüyor. Elbette antrenörlük yaşantısına Ada'da devam etmesini isterdik; ama bize şu saatten sonra yalnızca hayırlı olsun demek düşer. Resmi sözleşme 4 Mart Perşembe günü kameralar karşısında atılacak, imza töreninde Fatih Terim de hazır bulunacakmış. Nedendir anlamadım... Fatih Terim ile Tugay'ın arası bozuktu diye aklımda kalmış..!

- Özer Hurmacı ameliyat olmak için Almanya'ya gitmiş ve büyük ihtimalle sezonu kapatmış. Bir dönem Washington gibi Appiah gibi isimleri "futbol oynayamaz" teşhisiyle gönderen Fenerbahçe'nin bu sezon bu kadar sağlam(!) futbolcuyu bir araya getirebilmiş olması da takdire şayan. Özer'e geçmiş olsun diyoruz. Bizi Özer'i izleme keyfinden mahrum bırakan kadere(?) isyan ediyoruz.

- Bu hafta benzerlikler haftası oldu demiştim. Sizce de Fenerbahçeli Alex'in ve Galatasaray'lı Caner'in gördüğü kırmızı kartların tabiatı aynı değil mi? Hakeme sinirlenip, hıncını rakipten alma anlamında... bilemedim.

- Ruhr derbisi oynandı; Schalke, Dortmund'u 2-1 mağlup etti. Nuri Şahin'in penaltıdan attığı gol dışında kayda değer birşey olmadı. Klasik Schalke işte... Rakitic attı galibiyet golünü de zaten.

- Hamburg'u güç bela (1-0) yendikleri maç sonrası, namağlup Leverkusen'in Köln ile berabere kalması sonucunda liderlik koltuğuna oturan Bayern Münih teknik direktörü Van Gaal "Param olsa hepsini Bayern'in şampiyonluğuna basarım, yüklü girerim" demiş. Allahtan parası yok. Leverkusen'in Köln ile 0-0 berabere kaldığı maça ise kaleci Mondragon damgasını vurmuş.

- Bir futbolsever olarak Beşiktaş'la pek ilgilenmiyorum, ancak Nobre'nin çocuğunun başına gelenler herkes gibi beni de ziyadesiyle üzdü. Durumu iyi olmasına rağmen yanılmıyorsam bir hafta daha yoğun bakımda kalacakmış. Kendisine acil şifalar, Nobre'ye ve ailesine de sabırlar diliyorum.

Ne alakası var?

Bu hafta ile hatta genel anlamda şubat ayı ile bir alakası yok, ama söylemem gerek, bilmeyenler var. Arada duyuyoruz ya hani "Türkiye niçin Brezilya gibi, Afrika ülkeleri gibi süperstarlar üretemiyor?" diye. Hani ülkelerin dinamiklerini birbirine çok benzer falan zannedenler var. Arkadaş iyi hoş da Brezilya'nın nüfüsu 200 Milyon, senin haberin var mı? Bizim nüfus kadar orada lisanslı futbolcu vardır be!? Misal, Nijerya'nın da yaklaşık 155 Milyonmuş nüfusu. Evlere şenlik. Adamlar işi gücü bırakmış seks yapmışlar. Yani bizden en iyi ihtimalle Brezilya'dakinin üçte biri kadar futbolcu çıkar. Ona da razıyız gerçi ya, neyse... Bir de tabii Afrika'da doğa koşulları falan süper ağır olduğundan adamlar doğal seleksiyonla geliyor; bizdeki gibi sağ çapraz yan baz diz bağı kopan, bir sezonda sekiz defa omzu çıkan insanlar yok yani.

Şubat ayı böylece bitti. Bakalım mart kapıdan baktırıp kazma kürek yaktıracak mı...